edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Haziran 2026 Pazartesi

DREAM SCENARIO -Bir Başkasının Rüyasında



Eskiden ünlü olmak için bir şey yapmak gerekirdi. Bir kitap yazmak, bir şarkı bestelemek, bir dağa tırmanmak... Şimdi bazen hiçbir şey yapmadan da tanınabiliyorsunuz. Hatta birilerinin rüyasına girerek.

Dream Scenario tam da bunun filmi. Paul Matthews sıradan bir adam. Öyle kahraman değil, dahi değil, kötü de değil. Belki de bu yüzden milyonlarca insanın rüyasına girebiliyor. Çünkü hepimiz biraz sıradanız.

Filmi izlerken aklıma şu geldi: İnsanlar bizi gerçekten tanıyor mu, yoksa bizimle ilgili oluşturdukları hikâyeyi mi tanıyorlar?
Belki de hayatımızın büyük kısmı başkalarının zihninde yaşadığımız bir karakterden ibaret. Bir arkadaşımızın anlattığı kişi, eski sevgilimizin hatırladığı kişi, mahalledeki bakkalın bildiği kişi... Hepsi aynı insan değil. Hepimiz, farkında olmadan, başkalarının zihninde çoğalan küçük kopyalar bırakıyoruz.

Paul'un başına gelen şey aslında çok tanıdık. Sadece biraz büyütülmüş hali.
Film boyunca şu düşünce peşimi bırakmadı: Bir insanın başına gelebilecek en tuhaf şey unutulmak mı, yoksa herkes tarafından yanlış hatırlanmak. Sanırım ikincisi. Belki de bu yüzden Dream Scenario bu kadar rahatsız edici bir film. Film bize yeni bir şey anlatmıyor. Sadece her gün yaşadığımız bir şeyi fantastik bir büyüteçle önümüze koyuyor.

Paul Matthews bir üniversite hocasıdır. Ne bir kahramandır ne de bir kötü. Hayatını büyük ölçüde fark edilmeden geçirmiştir. İnsanlık tarihinde milyarlarca kişinin yaptığı gibi sabah kalkar, işine gider, eve döner ve kendisini önemli hissetmek için küçük nedenler arar. Sonra bir gün dünyanın dört bir yanındaki insanların rüyalarına girmeye başlar.

Filmin en zekice tarafı burada ortaya çıkar. Paul rüyalarda olağanüstü şeyler yapmaz. İnsanları kurtarmaz. Nasihat vermez. Sadece durur. Seyreder.
Tıpkı bugün sosyal medyada birbirimizi seyrettiğimiz gibi.
Belki de filmin asıl kahramanı Paul değil, görünürlüktür.
Eskiden görünür olmak bir sonuçtu. Önce bir şey yapar, sonra tanınırdınız. Şimdi ise bazen tanınmak başlı başına bir başarı ölçüsüne dönüştü. Bir insanın neden ünlü olduğu sorusu önemini kaybetti. Yeter ki ünlü olsun.
Paul'un yükselişi bu yüzden günümüz kültürüne çok benzer. İnsanlar onu tanımadıkları halde onun hakkında konuşmaya başlarlar. Daha sonra da onun hakkında fikir üretirler. En sonunda ise onu yargılarlar.
Bu noktada Paul ortadan kaybolmaz ama Paul'un yerine "Paul fikri" geçer.
İnsanlar artık adamı değil, onun hikâyesini konuşmaktadır. Hakkında oluşan suçlama görünmezdir ama sonuçları gerçektir. Modern çağın trajedisi de budur zaten. İnsanlar bazen gerçeklerden dolayı değil, anlatılardan dolayı mahkûm edilirler.

Filmin bir başka katmanı ise rüyaların doğasıyla ilgilidir. Rüyaların yalnızca bireysel değil, kolektif bir tarafı olduğunu düşünüyordu. İnsanlığın ortak korkuları, arzuları ve sembolleri rüyalarda görünür hâle geliyordu.

Paul önce sıradanlığın sembolüdür.
Sonra korkunun sembolü olur.
En sonunda ise günah keçisine dönüşür.
Aslında değişen Paul değildir. Değişen insanların ona yüklediği anlamdır.

Belki de film boyunca izlediğimiz şey bir adamın hayatı değil, toplumun anlam üretme mekanizmasıdır. İnsan zihni boşluk sevmez. Bir hikâye eksikse tamamlar. Bir neden yoksa yaratır. Bir suçlu bulunamıyorsa icat eder.
Bu yüzden film bana hep şu soruyu düşündürdü:
İnsanlar gerçekten kimi seviyorlar?
Bizi mi?
Yoksa bizim hakkımızda kurdukları hikâyeyi mi?
Belki de hayatımız boyunca tanıştığımız insanların hiçbiri bizi bütünüyle tanımıyor. Herkes kendi zihninde farklı bir versiyonumuzu taşıyor. Eski bir arkadaşın hatırladığı kişiyle, çocukluk komşusunun hatırladığı kişi aynı değil. Hatta bazen kendi hatırladığımız kişi bile aynı değil.
Dream Scenario işte bu çatlağın içine yerleşiyor.
Nicolas Cage'in performansı da tam bu yüzden olağanüstü. Yıllar boyunca çılgın karakterlerin, abartılı oyunculukların ve kült filmlerin yıldızı olarak anıldı. Burada ise tam tersini yapıyor. Sessiz, silik, hatta zaman zaman rahatsız edici derecede sıradan bir adamı oynuyor.
Cage'in başarısı karakteri sevdirmesinde değil; gerçek kılmasında.

Paul'u izlerken bazen ona üzülüyoruz. Bazen onun adına utanıyoruz. Bazen de hak ettiği şeyleri yaşadığını düşünüyoruz. Bu karmaşık duygu, oyunculuğun en zor alanlarından biridir. Çünkü gerçek insanlar da böyledir. Tamamen iyi ya da tamamen kötü değildirler.

Film boyunca Nicolas Cage yüzündeki küçücük bir ifadeyle bile şunu hissettiriyor:
Paul'un en büyük arzusu ünlü olmak değil.
Görülmek.
Fark edilmek.
Hatırlanmak.
Belki de hepimizin arzusu bu.
Filmin sonunda geriye bir korku kalıyor.
Bir gün unutulmak korkusu değil bu.
Daha tuhaf bir korku.
Bir gün herkesin seni tanıması ama hiç kimsenin seni gerçekten bilmemesi.
Çünkü unutulmak sessiz bir kayboluştur.
Yanlış hatırlanmak ise insanın kendi hayatında yabancıya dönüşmesidir.


2 Haziran 2026 Salı

“Yazı Olmayan Yıl” Frankenstein’ın Doğuşu



 

Çünkü kelimeler, kalpler gibi yanmaz…

Yıl 1816. Gökyüzü rengini kaybetmişti; o yaz küllerle başlamıştı.
Endonezya’daki Tambora Yanardağı patlamış, kül bulutları bütün yeryüzünü sarmıştı. Avrupa o yılı tarihe “Yazsız Yıl” olarak geçirecekti. Patlama o kadar büyüktü ki kül ve gaz atmosfere karışmıştı. Küresel sıcaklık ortalaması 2–3°C düşmüştü. Güneş solgun, gökyüzü griydi; gündüzler bile akşam kadar karanlıktı. Yağmurlar hiç dinmiyor, nehirler taşıyor, kıtlık kapıdan giriyordu.

Ama o gri göğün altında, Cenevre Gölü kıyısındaki bir villada tarihin en parlak fikirlerinden bazıları doğuyordu. Villa Diodati’de beş kişi vardı:
Lord Byron, Percy Shelley, Mary Godwin (Shelley), Claire Clairmont ve Dr. John Polidori. Dışarıda gök gürlüyor, gökyüzü mor bir kederle parlıyordu.

Geceleri şömine başında felsefe konuşur, doğa yasalarını tartışırlardı.
Bir gece Byron gülümseyerek, “Herkes bir korku hikâyesi yazsın,” dedi. Bu cümle tarihe geçecekti. Çünkü o gecenin sonunda Mary Shelley Frankenstein’ın tohumlarını atacak, Dr. Polidori ilk modern vampir hikâyesi The Vampyre’ı yazacak, Byron dünyanın sonunu anlattığı Darkness şiirini tamamlayacak, Percy Shelley ise doğa ile insanın kaderini sorgulayan dizelerine yenilerini ekleyecekti.

Villa Diodati o gece bir ev değil, bir yaratılış laboratuvarıydı. Dışarıda gökyüzü karanlıktı ama içeride insan ruhu alev alev yanıyordu. O laboratuvarın bir köşesinde sessizce oturan Mary Shelley, Prometheus’un ateşine baktı ve Frankenstein’a hayat kıvılcımını verdi. Bu kıvılcım yüzyıllar boyu parlaklığını koruyacaktı.

Mary Godwin Shelley 30 Ağustos 1797’de Londra’nın Somers Town semtinde dünyaya geldi. Annesi, kadın haklarının öncü sesi Mary Wollstonecraft; babası ise radikal filozof William Godwin’di. Annesi doğumdan kısa bir süre sonra hayata gözlerini yummuştu. Mary ömrü boyunca dinmeyecek bir kalp ağrısıyla yaşadı. Baba Godwin kısa süre sonra Jane Clairmont ile evlendi. Böylece Mary’nin hayatına üvey anne ve yeni kardeşler girdi. İleride Yazı olmayan bir mevsimde bu kardeşlerden Claire Clairmont kendisine Villa Diodati’de eşlik edecek, Byron’la ilişkisiyle tarihe sızacaktı. 

Ev kitaplarla doluydu. Mary daha çocukken hayal gücünü felsefe, şiir ve masallarla besledi. 1814’te Mary, babasının evine gelip giden genç bir şairle tanıştı: Percy Bysshe Shelley. Ateşten yapılmış gibi konuşan, rüzgâr gibi düşünen, yasak fikirlere gözü kapalı yürüyen bir adamdı Percy. Aralarında büyük bir aşk doğdu. Fakat Percy evliydi ve kasabada söylentiler yükselmeye başladı. Okuldayken yazdığı The Necessity of Atheism (Tanrıtanımazlığın Zorunluluğu) adlı makale yüzünden Oxford’dan atılan, babası tarafından reddedilen Percy’yi ülke de artık istemiyordu. Böylece Mary, Percy ve üvey kız kardeşi Claire İngiltere’den Fransa’ya, oradan Avrupa’ya kaçtılar.

Karısını ve iki çocuğunu ardında bırakan Percy’e kısa süre sonra acı haber ulaştı: Terk edilmeye dayanamayan, hamile ve yalnız eşi Harriet, Thames Nehri’ne kendini bırakmış ve yaşamına son vermişti.
Ama bu, onların hayatındaki ilk ölüm olmayacaktı. Avrupa’da evlenen Mary ve Percy’nin üç çocuğu da fazla yaşamadı. Her birini toprağa veren yaslı karı koca, Kasım 1819’da doğan Percy Florence Shelley dışında tüm evlatlarını yitirdiler. Bu kayıplar yalnızca bir annenin acısı değildi; Mary’nin edebiyatında “yaratma, sorumluluk, yas” kavramlarını derinleştirdi.

O yazsız yılda Villa Diodati, bir canavarın doğumuna tanıklık etmişti. Frankenstein; ya da Modern Prometheus 1817’de tamamlandı ve anonim olarak yayımlandı. Çoğu kişi yazarın Percy olduğunu sandı.
1831’deki genişletilmiş baskıya ise Mary kendi adını koydu ve önsözünü yazdı.
Frankenstein yalnızca bir gotik gerilim romanı değildi. Victor’un “yaratma hırsı”, aslında erkek egemen bilimin “doğurmadan doğurma” tutkusunun alegorisidi. Yaratık, reddedilmiş bir çocuğun ruhuyla dolaşır: sevgi arayan, insan olmak isteyen, sevgisizlikle canavarlaşan biridir. Mary’nin annesizliği, kaybettiği çocukları, aşk ve ölüm arasındaki o ince sınır Victor’un mutsuzluğunda yankılanır.

Ne yazık ki ölüm Mary’nin yakasını yine bırakmadı.
Zincirlerinden Kurtulmuş Prometheus, Adonais, Bir Tarla Kuşuna, Batı Rüzgârına İlahi Percy İtalya’da en büyük şiirlerini yazmıştı ta ki deniz onu alana kadar. Temmuz 1822’de, Lerici Körfezi’nde Percy “Don Juan” adlı küçük teknesiyle denize açıldı. Fırtına çıktı; tekne battı, şair boğuldu. Henüz 29 yaşındaydı.
Kıyıya vuran cesedinin cebinden Keats’in şiir kitabı çıktı.
Cenazeyi yakma törenine Lord Byron, Leigh Hunt ve Edward Trelawny katıldı.
Alevler söndüğünde yerde, Percy’nin yanmamış kalbi duruyordu.
O kalp Mary’ye verildi. Bazı rivayetlere göre Mary onu bir ömür Adonais nüshasına sarılı halde, çalışma masasının çekmecesinde sakladı.

Mary, 1823’te İngiltere’ye geri döndü. Artık yalnız bir anne, bir yazar, bir editördü.
Kocasının eserlerini özenle derledi, toplu basımlarla Percy’nin mirasını korudu.
Kendi yazarlığını da sürdürdü: Frankenstein ya da Modern Prometheus, Valperga ya da Lucca Prensi Castruccio’nun Yaşamı ve Serüvenleri, Son İnsan, Perkin Warbeck, Lodore’un Hikâyesi...

1840’ların sonunda sağlığı giderek bozuldu. Şiddetli baş ağrıları ve kısmi felç nöbetleri geçirdi. 1 Şubat 1851’de, Londra’daki evinde, 53 yaşında hayata veda etti.
Birleşik Krallık’ta Bournemouth, St Peter’s Kilisesi Mezarlığı’na defnedildi.
Mary Shelley, Percy’nin kalbiyle birlikte gömüldü.
Percy’nin bedeni Roma’daydı, ama kalbi İngiltere’de; Mary’nin kalbindeydi.

Işıkla gölge arasında bir hayat sürdü Mary Shelley;
yazarak ölümü yendi.
Çünkü kelimeler, kalpler gibi yanmaz…

Candan Selman

Pakildas Dergi / Nisan 2026


19 Şubat 2024 Pazartesi

“Palyaço Söyledi Ben Yazdım”

 


Pek çok kültürde eğlence figürü olarak kabul edilen palyaçolar, maskelerinin altına sakladığı yüzlerinden olsa gerek, komik oldukları kadar ürperticiler de. Koulrofobi, Yunanca'da tahtabacak anlamına gelen ""κωλοϐαθριστής"" kelimesinden türemiş. Anlamı; Palyaço Korkusu. Dayak yiyen, yere düşen, ıslanan, şaşıran kısaca insanları güldürmek için komik hareketler sergileyen bu kadar renkli bir tiplemeden korkmak, kapatılmış bir yüzün yarattığı bir duygu olsa gerek. Gizlenmiş bir yüzün ardında yatanın iyi mi kötü mü olduğuna karar verememek, varlığı bir tehdit unsuru olarak algılamak, bu özgül fobinin kaynağı olabilir.

Palyaço fobisinin altında yatan nedenlerin başında çocuklukta izlenmiş, bilinçaltında yer etmiş korku filmlerinin de olduğunu söylesek hata yapmış olmayız sanırım. Hangimiz romandan sinemaya uyarlama Stephen King’in palyaçosu Pennywise’dan, O’dan korkmadık ki? Kimi filmlerde karakterler saklanmak, kaçmak yerine korkularının üzerine gidiyorlar. Tıpkı 2009 yapımı Zombieland filminde olduğu gibi. Yaşanan zombi felaketinin ardından, post apokaliptik bir dünyada karakter lunaparkta karşılaştığı zombi palyaçoyu öldürerek, korkusundan arınır.



Genelde korku filmlerini kurbanın gözünden görür, hikayeyi kurbanın bakış açısıyla değerlendiririz. Bu bağlamda katilden, yaratıktan, kötü varlıktan korkarız. Kurbana üzülür, kaçsın, saklansın, kurtulsun isteriz. 2014 yapımı Jon Watts filmi Clown “Palyaço” bu zincirin dışına çıkıyor ve bizi canavarın psikolojisiyle tanıştırıyor. Filmin yapımcıları Jon Watts ve Christopher D. Ford 2010 yılında filme sahte bir fragman çeker ve videoya “Korkunun ustası Eli Roth’tan” yazarlar.

Fragmanı izleyen Roth fikirden hoşlanır ve filme desteğini verir. Ve film 2014’te izleyicisiyle buluşur.

Jack’in doğum günü partisi vardır. Partinin sürpriz konuğu ise bir palyaço olacaktır. Ama organizasyonda bir sorun olur ve palyaço gelemez. Bunu haber alan Jack’in babası Kent soruna bir çözüm bulacaktır. Emlak işiyle meşgul olan Kent, evin birinde eski bir sandık içerisinde tozlu bir kostüm bulur. Zamanlama mükemmeldir. Kent palyaço kostümünü giyer, eve gider ve partiyi kurtarır. Fakat bir sorun vardır. Kostüm Kent’in üzerinden çıkmayacaktır.



Bedeniyle adete bütünleşen, derisine yapışan, etiyle kaynaşan palyaço kostümü Kent’in ve çevresindekilerin hayatını zindana çevirmeye başlar. Şeytan, Kent’in bedeninde vücut bulmaya başladıkça, Kent’in de bu kötü varlığı beslemesi, diri tutması gerekmektedir. Bunun için de çocukları yemesi gerekiyordur. Bu noktada şeytan tarafından henüz tamamen ele geçirilmemiş Kent, iç dünyasında büyük bir savaş vermeye başlar. Bedeni açlıkla tatmin olmayı beklerken, ruhu böylesi vahşi bir eylemi gerçekleştirmemesi için direnç gösterir. Kent çözümü kaçıp, saklanmakta bulur. Eğer kendine engel olamazsa, zaman tanrısı Kronos gibi kendi çocuğunu yiyerek büyüyecek, güçlenecektir.

“Uyuyamıyorum, palyaçolar beni yiyecek,” diyen Alice Cooper’ın şarkısında olduğu gibi Jack ve annesini zorlu bir süreç bekliyordur. Jack’in annesi ne olursa olsun eşini yanlarında isterken, Jack de çok sevdiği babasını doyurmaya çalışır. Clown’u izlerken 1980 yapımı The Shining’i de hatırlamadan edemiyor insan. “Güvendiğim dağlara karlar yağdı” nidasıyla, ürkütücü baba figürünün filmin merkezine yerleştiren ve babayla izleyiciyi korkutmayı hedefleyen Stanley Kubrick’in aksine Jon Watts palyaço babaya karşı empati kurmamızı sağlıyor. Ne kadar vahşileşirse vahşileşsin, izleyici olarak Kent’e acıyor ve düştüğü bu çıkmazdan kurtulsun, mutlu günlerine geri dönsün istiyorsunuz.

Tüm geriliminin altında Clown içten içe hüzünlü bir film. Turgut Uyar’ın şiirinde dediği gibi,

“bunu palyaço söyledi,

palyaço söyledi ben yazdım

yazdım, yazmasam ağlayacaktım.”

 

Candan Selman

20 Eylül 2022 Salı

Okumayın Beni Size Yalan Söyledim

 


Eğer kâğıda uzanabilseydim, size bir mektup daha yazacak ve beni neden okumamanız gerektiğini anlatacaktım. Ama eylül çoktan gitti ve dostu ekime, uzaktan ıslık çalıyor. “Hadisene be,” diyor. “Şişt sarı, yürü!’ diyor. Ağzı bozuk eylülün, yazdan kalma bir rehavet.

Sonbahardan ve gözlerimi kör eden bu yapraklardan kurtulabilseydim size bu mektubu yazacak ve ‘şiirimden uzak durun!’ diyecektim. Eskiden beri bilirim; “Dokunabilir ve sessiz olmalı şiir yuvarlak bir meyve gibi.” Oysa benim şiirim lirik soprano, üstüne basılmış bir muz kabuğu gibi. Ne yuvarlak ne meyve. Görmeden okur, basarsanız kelimelerime kayar gidersiniz. Çünkü o bir kabuk. Yangınlardan ve reçine kanallar kazıp çıktığım istilalardan kalma bir yaranın kabuğu. Annem üflerken, babam tentürdiyot sürerken.

Bilirim “Yosun tutmuş pencere pervazındaki aşınmış taş gibi suskun - Kuşların uçuşu gibi sözsüz olmalı şiir.” Oysa benim martılarım var. Çığlık çığlığa bağıran yeri göğü köpük ve kanat yapan martılar. Peşimi bırakmayan nereye gidersem gideyim, arkamdan saçlarıma takılan. Size adadan bahsedebilseydim şayet çam limanından ve kafamdaki terk-i dünyadan, o zaman görürdünüz şehir nerede, siz neredesiniz.  Ama siz adımınızı atar, beni okur ve o vapura binerseniz, bir martı olarak geri dönersiniz. Çünkü vapur uzaklaştıkça şehir küçülür, yakınlaştıkça büyür. O şehirden ne zaman ayrılsam bende her şey büyür.

Martılardan, adadan ve vapurdan söz edebilseydim, size denizi de anlatırdım. O fırtınayı. Bir o yana bir bu yana savrulan italik adımlarımı. Ve lodostan arta kalan kafiyesiz tuzlu dudaklarımı. Yutarak dalgaları kıyıya yanaşır, suni olmayan bir teneffüsle karşılardım sizi karada. Çünkü öyle çok deniz var ki içimde can yeleklerim paramparça.

Gemiler var büyük, adalar var kıpırtısız, aşk da var tadı tuz. Kim bilir belki size o denizciden de bahsederdim. Avutuşlarında kayıp, kıyısında ayıp, gezdiğim koyunda. Ama anlatamam çünkü bilirim. “Gerçeğe eşit olmalı şiir: Gerçeğin kendisi değil.”

Farz edelim ki ben yazdım bu mektubu tüm gerçekliğe inat. O zaman bastırın teninize, şiirden bir merhem. Yaranızım sizin, okumayın beni.

Bakmayın siz gün gelir ve gün gider, değişiverir mevsim.  Göğe kokar ıhlamur, toprakta kavuşur yağmur  “Kış yapraklarının gerisinde anı anı bellekte kalır ya” bilirim “Zamanda kımıltısız olmalı şiir” okumayın beni size yalan söyledim. Ben aslında kışı severim.

Candan Selman


12 Eylül 2022 Pazartesi

"Nöbet Çiçeği" romanından / Candan Selman

 


“Şarkı bitince herkes kendi içine döner

Sessizliği bozacak yeni bir sokak arardı.

Yalnızlığı bazalı, yastığı mimozalı gecelerde

Her şey ansızın kendine sönerdi.

Metrodaki keman sesi

Masadaki hardaldı.

Yokluğu fark yaratmaz, varlığı anlamdı.

Öyle bir çiçek

Kendi yeşil, aklı pembe

Kuytuyu sever

Penceremde görünmez bir yerde.

Bir tohum ki göğe taşmış

Geceyle dost, saçlarımda lodos

Ben uyurken

Nöbet çiçeğim aşktan açmış.”

  “Ne oldu? Ben şiir bilemez miyim? Nöbet Çiçeği… Nüvit’in en sevdiğim şiiri. Vahe babam tanırdı Nüvit Alkan’ı. Sadece onu değil, sanat camiasından pek çok tanıdığı insan vardı. Ressamlar, şairler, müzisyenler. Şişli’deki evi hafta sonları dolup taşardı. Rakı sofraları kurulur, sabahlara kadar sohbetler edilirdi. Annesi rahmetli eski tiyatrocuymuş. Babası da modacı. Zamanında bütün sanatçıları o giydirmiş. Vahe babam da güzel sanatlarda resim okumuş aslında. Ama ticareti seven bir adam, resim para kazandırmıyor o dönem.  Hoş bu dönem de kazandırmıyor ya neyse. Ticaret adamı olmuş ama sanatçılardan da uzak kalamamış. Evinin kapısı herkese açıktı. Odanın birinde mutlaka o dönem yatılı kalan biri olurdu. Ya evinden kovulmuş bir şair, ya eşinde kaçmış bir ressam ya da o ay kirayı denkleştirememiş bir yazar. Sabahlara kadar memleketin hali ve sanatın durumu konuşulur, varoluşsal sancılara çözümler üretilirdi. Şarkılara şiirlerle eşlik edilir, doğan gün uykulu gözlerle karşılanırdı. Yirmi yaşında falandım, ilk kez evine gittiğimde. Sudan çıkmış balık gibiydim. Yani bizim evimizde de yenilir, içilir, sazlı sözlü sohbetler edilirdi ama buradaki gibi değil. Bu başkaydı. Herkes kitap gibi konuşuyordu. Kadınlar yerinden kalkmıyordu. Tabağa boşalan kendi kalkıp dolduruyordu. Kavga eder gibi her konuyu bağıra çağıra konuşuyordu herkes. Kadınlar erkekler bir an geliyor birbirlerine girecekler zannediyorum sonra birden bir kahkaha patlıyor, ben espriyi anlayamadan herkes birden kendi sakinliğine geri dönüyordu. Bilmediğim şarkılar söyleniyor, etrafta daha önce hiç duymadığım isimler dolanıyor ve kitaplar ve kitaplar konuşuluyordu. Gözlerim parıldadı. O güne kadar hiç parıldamadığı gibi parıldadı. Sanatçı değildim, öyle bir yeteneğim yoktu. Onlar gibi olamazdım. Vahe babama baktım. Ama onun gibi olabilirdim. Konuşulanlardan anlayan, softasını güzel insanlarla paylaşan bir adam olabilirdim. Benim de yerinden kalkmayan, benimle kavga eder gibi tartışabilen ama sonra kahkahasıyla sakinleşen bir kadınım olabilirdi. Karım değil, bir kadınım olabilirdi. Ve sanırım başardım bunu. Şu an bu evin anahtarına sahibim. Bir insanın anahtarına sahibim, bir kapının değil.

Şu tabloya bakın Marc Chagall’ın Doğum günü tablosu. Bu tabloyu Ayten’e ben aldım. Doğum günümde. Evet yanlış duymadığınız kendi doğum günümde aldım. Öyle doğum günü falan seven bir insan değilim. Annemi babamı da sevmem. Doğduğum günü hatırlamıyorum elbette ama hatırlayabilecek olsam, hatırlamak istemem. Ama o gün tütün almaya benim işyerinin yanındaki eski bir pasaja girdim. Daha önce dikkatimi çekmemişti. Ayten’den önce yani böyle şeyler dikkatimi çekmezdi. Kitaptı, resimdi, heykeldi falan. Tam çıkacağım pasajdan, küçücük bir dükkân var resim mesim satıyor. Gözüme çarptı bu tablo. Kadını nedense Ayten’e benzettim galiba. Ya da bu eve. Baktım altında ‘birthday’ yazıyor. Çok şaşırdım. O gün doğum günümdü. Ben bile unutmuştum. O tablo bana günün tarihini ve önemini hatırlattı. İçeri girip hemen satın aldım. Ama kendi evime asmak beni hüzünlendirecekti. Hemen Ayten’i aradım. Günlerden perşembeydi, hani normalde adada olmaz, cumadan gider adaya. ‘Neredesin?’ dedim ‘Evdeyim, adada.’ dedi. Şaşırdım, meğer dersi yokmuş o hafta erkenden gitmiş. ‘İyi dedim, geliyorum akşam sekiz vapuruyla, evde ol,’ dedim. ‘Tamam,’ dedi. Elimde tabloyla kapıdan girince şaşırdı. O güne kadar ona bir hediye almamıştım. ‘Bugün benim doğum günüm de,’ dedim. ‘Sana bir doğum günü tablosu almak istedim,’dedim. Şaşırdı, gözlerinin içi öyle bir parladı ki yıldızlar sönük kalır. Ayaklarım yerden kesildi, bu tablodaki adam gibi. Diyeceğim o ki, hiçbir şeyi zorlama hayatta. Akışına bırak. Hayat çıkaracaksa çıkarır karşına, önüne bir tabloyu getirir koyar. Hem kendi doğumunu hatırlarsın, hem de bir aşkı doğurursun.”


Candan Selman

Nöbet Çiçeği 

 

24 Aralık 2021 Cuma

"Ejder Meyvesi Kadar Pembe" Candan Selman




“Artık varsa yoksa Metin’di. Benden üç yaş büyük ağabeyim. Beşiktaşlı babam, abimle bana Metin ve Tekin adını takmış. Bizi, tuttuğu takım kadar sevdi mi bilemiyorum. Her zaman bir mesafe vardı aramızda. Gidişinden sonra da aramızdaki mesafe fiziksel olarak da boy gösterdi. Annem ise babama inat ağabeyime bağlandı. Metin de bu teselliye sessizce boyun eğdi, annemin bir dediğini iki etmedi. Görünmez gibiydim. Ne annem, ne babam ve ne de ağabeyim vardı. Bir gölge gibi evin içinde dolaşıyor ve kendimi kanatırcasına özgürlüğümün tadını çıkarıyordum. Bir hafta sonu tam kapıdan çıkarken arkamdan bağırdı annem. ‘Metin, geç kalma!’ Üçlü kanepeye yayılmış mizah dergisi okuyan ağabeyimle göz göze geldik. Bir şey söylemeden evden çıktım. Artık bir adım bile yoktu. Şunu anladım ki metin olmam gerekiyordu…
Yanlış oğula bağlanmıştı. Tekin olmayan oydu, ben değildim. Ama yine de Metin olmak bana düşmüştü.”



Candan Selman dördüncü öykü kitabı EJDER MEYVESİ KADAR PEMBE’de kuzguni bir dünyanın solgun renklerini dile getiriyor. Ötekine karşı kör olanları, birbirine tıpatıp benzeyen, tükettikçe tükenenleri ve uyuyamayan bir gezegeni anlatıyor. Her bir öykü ‘belki de yanlış olan anahtar değil, kapıdır’ diye sesleniyor. 



"Şehrin Sakini" Candan Selman



Şehrin Sakini 

Aslına bakarsanız kim kimi büyütür bilinmez. Büyümek Alice’in, harikalar diyarındaki, üzerinde “Beni Ye” yazan sihirli keki yemesine benzemez. Kapıdan geçecek kadar küçülmek, masadan inecek kadar büyümek, her zaman masallardaki kadar kolay olmaz. Bebeklikten çocukluğa, çocukluktan gençliğe ve gençlikten yetişkinliğe uzanan yol, harikalar diyarının çiçekli bahçesine benzemez. Sancılıdır büyümek…

Zombilerden transandantalizme, Milgram Deneyi’nden Harry Potter’a uzanan bir yolculuk. Şehrin Sakini, Candan Selman’ın 2000'lerin başından beri dergilerde ve kitaplarda çıkan yazılarından oluşuyor.


25 Aralık 2019 Çarşamba

Tehlikeli Yaş




Bir zamanlar soğuk ay, yanan güneş gibiydi; Ateşimle onu söndürdüm. Şimdi o soğuk ve ölü; Yansıması az ve yalan.

Şu an gece. Yıldızlar başımın üzerinde parıldıyor. Sana neden tüm bunları yazdım Joergen Malthe?  Senden asıl istediğim ne?

Hayır, hayır!.. Bu dünyada asla olamaz…
Bu mektubu asla okumamalısın. Asla asla! Seni seviyor olmamdan başka bilmen gereken ne var ki? Seni seviyorum ! Seni seviyorum!

Sana sakin ve mütevazi bir şekilde tekrar yazmalı ve sana basit bir gerçeği söylemeliyim; Gelecekten ve bir gün beni sevmekten vazgeçeceğinden korkuyordum. Bu yüzden kaçtım.

Hala gelecekten ve beni sevmeyeceğin zamanın gelmesinde korkuyorum. Ama direncimi kıran tek bir gerçek var o da seni seviyor olmam. Hayatımda ilk defa. Bu yüzden bana gelmen için sana yalvarıyorum; Ama şimdi, hemen. Bir hafta ya da bir ay bekleme. Üzerinde çiçekleriyle ıhlamur ağaçlarım kokuyor. Seni istiyorum Joergen. Şimdi, ıhlamurlar çiçek açarken. Gelirsen ne yapmamı istiyorsan, yapacağım.

Eğer benden karın olmamı istersen, sahiplerinin peşinden giden yaşlı kadınlar gibi neşeyle bunu kabul edeceğim. Ama bunun için bana biraz zaman vermen gerekiyor çünkü hevesli misafirler için evi hazırlamam gerekecek.

Vereceğin karar ne olursa olsun bundan mutluluk duyacağım ve hepsinin beni çok heyecanlandıracağına eminim.

Öyleyse yılların geçmesine ve yaşının benimkine yaklaşmasına izin ver!

Seninle ilgili pek çok güzel anı ektim. Ve bundan sonra güzel duygular ormanımda ölüm gelip beni alıncaya dek gezineceğim.

Güneş, pencere camımı aydınlatıyor; yaydığı ışıklar gökkuşağımın renklerini mutlulukla kıpırdatıyor gibi.

Sen çocuk! Nasılsın?

Gel ve benimle yaşa  ya da birlikte geçirdiğimiz mutlu saatlere geri dön.

Mektup gitti. Jeanne onu alıp, kasabaya doğru kürek çekti.

Akşam postasını kaçırmaması için çabuk hareket etmesini söyleyip, mektubu ona verdiğimde sorgulayan gözlerle bana baktı. İkimizin gözleri de yaşlandı.

Jeanne’den hiçbir zaman ayrılmayacağım. Onun yeri ben de ayrı  Joergen yeri de ayrı. Pencereden beyaz botun içerisinde kürek çekişine baktım. Kürekler ona ağır geliyor. Daha güçlü olsaydı… Kasaba uzakta…

Hiçbir zaman akşamüstleri bu kadar sakin olmamıştı. Her şey dinlenmeye geçmiş ve sessiz. Gökyüzü ve yeryüzü çok haşmetli görünüyor. Ormanda ve bahçede öylesine bir şey düşünmeden gezindim. Bastığım yeri hissetmiyor gibiydim. Çiçekler harika kokuyordu ve ağır ağır yürüdüm.

Nasıl uyuyabilirim ! Mektubumu elime alıncaya kadar ayık olmak zorundayım.

Şimdi sakin gecede ona doğru hızla gidiyorum. Mektubum benden önce ulaşacak ona.

Tekrar gencim… Evet genç, genç! Gece ne kadar da mavi! Denizde tek bir ışık bile görünmüyor.

Eğer bu gece hayattaki son gecem olsaydı  bundan şikayetçi olmazdım. Mutluluk çok yakınımda. Kalbim; susuz kalmış bir bitkinin çiyi içmesi gibi  geceyi açıp yudumluyor.

Her şey öylece durmuş gibi. Tekrar Elsie Bugge’yum. Bütün genişliği ve güzelliğiyle tekrar hayatın kapı girişinde duruyorum.

O geliyor…

Sabah treniyle geliyor. Bu çok yakın bir zaman.

Neden bir iki gün beklemedi ki? Kendimi toplamak için zaman istiyorum. Yapacak çok şeyim var.

Ellerim titriyor!

Telgrafını kalbime yakın tutuyorum. Şimdi biraz daha sakinleştim. Jeanne neden yatağa gitmem için ısrar ediyor? Hasta değilim.

Yarın solacağı için bu geceden vazoları çiçekle doldurmamız gereksiz diyor. Evde yeterince yemek olduğuna dair  Torp’a güvenebilir miyim? Başım dönüyor. Çimenler biçilmeli ve çitlerin yanındaki çalılar kesilmeli!… Of ! ne kadar aptalım ! Çimenleri ve çalıları fark edecek!

Jeanne; “Beyefendi nerede uyuyacak?” diye sordu. Cevabını veremedim. Sanırım üst kattaki küçük odayı hazırlayacak. En çok güneş alan odayı.

* * * * *

Jeanne, düşüncelerimi mi okudu? “Arkadaşım” buradayken aşağı katta Torp’la yatmak istediğini söyledi.

Üç dişli tarağımı Lillie’ye verdim ne kadar aptalım. Kibarca onu kırmadan nasıl geri isteyebilirim acaba? Joergen, ona alışmıştı. Şimdi arayacak.

Bütün elbiselerimi dolaptan çıkarttım. Ama hangisini giyineceğime karar veremiyorum. Sabahleyin gece kıyafetiyle karşısına çıkamam. Beyaz bir elbise.. yaşıma uymaz… Tüm bunlardan sonra, neden olmasın ?.. Beyaz nakışlı olan… Üzerime güzel oturuyor. Joergen'in şehirde bizi ziyaretinden beri giymedim bunu. Dolapta asılmaktan üzerinde hafif sarı bir iz oluşmuş ama o bunu asla fark etmez.

* * * * *

Bu gece –uyumalıyım—derin bir uyku çekmem lazım. Sabah kalkar, banyo yapar, uzun bir yürüyüşe çıkarım. Sonra gelir bahçede oturur, beyaz teknenin yanaşmasını beklerim.

* * * * *

Bir doz uyku ilacı almalıyım. Ama öyle ayarlamalıyım ki akşam 9’dan sabah 9’a kadar etkili olsun. Bahçıvan tekneyle açılır ve giyinmek için iki saatim olur.

Benim neyim var? Mutluluk ellerimin arasına gelmek üzere ve içimde bir sıkıntı var.

* * * * *

Jeanne biraz makyaj da yapmamı önerdi. Hayır! Joergen benim doğal halimi sever.

* * * * *

Beyaz işlemeli elbisemin içine giremediğim zaman, ağladığımı duyunca bana kim bilir nasıl gülecek! Benim hata. Bu aralar çok yemek yedim ve yeterince eksersiz yapmadım.

Başka bir beyaz elbisemi giyeceğim. Ama diğeri kadar üzerime tam oturmadığı için mutsuzum.

* * * * *

Tekneyi gördüm…

* * * * *

İKİ GÜN SONRA

Sabah treniyle geldi ve aynı akşam gitti. Evvelsi gün oluyor bunlar. Ve o günden beri uyumuyorum. Hiçbir şey düşünmedim. Düşünecek çok vaktim olacak.

Aynı akşam gitti. En azından gece boş kaldım.

Onun okumadığım mektubunu yaktım. İçinde yazılı bilmediğim ne olabilir ki? Bana bundan daha fazla nasıl bir acı çektirebilir ki?

Gerçekten acı çekiyor muyum? Acıyı artık kanıksamadım mı? Bir zamanlar soğuk ay, yanan güneş gibiydi; Ateşimle onu söndürdüm. Şimdi o soğuk ve ölü ; yansıması az ve yalan.

* * * * *

Gözlerindeki ilk bakış , her şeyi anlattı bana. Belki de beni tekrar incitmemek için gözlerini yere indirdi… Ve ben – korktum—onun yumuşak ve ilgili sözcüklerini kesmeden dinledim onu…

Fakat gözlerimiz ikinci defa birleştiğinde aramızdaki her şeyin bittiğini, ikimiz de biliyorduk.

Her hangi biri bize baksa aramızdaki “kanlı gözyaşlarını” okuyabilirdi. Evde geçirdiğimiz bir iki saat boyunca güldük de… “kanlı gülümsemeler”

Masada karşılıklı oturduğumuz zaman boyunca, birbirimizin ölüm döşeğinde yatağının baş ucunda oturuyor gibiydik. Jeanne, masadan ayrıldığında konuşmaya başlayabildik.

Yalnız kaldığımızda; “Kendimi azılı suçlular gibi hissediyorum,” dedi.

Herhangi bir suç işlememişti. Bir zamanlar beni sevmiş ama artık sevmiyordu. Hepsi bu.

Karin Michaëlis

Çeviri:Candan Selman

28 Ağustos 2019 Çarşamba

Edebiyatın Kimsesiz Çocukları



“Yıllardır ki bir kılıcım kapalı kında,
Kimsesizlik dört yanımda bir duvar gibi;
Muzdaribim bu duvarın dış tarafında,
Şefkatine inandığım biri var gibi.”
Kimsesizlik/ Kemalettin Kamu







                Tom Sawyer’dan Oliver Twist’e, Jane Eyre’den Çalıkuşu Feride’ye kadar edebiyat tarihi annesiz babasız kahramanlarla dolu. Yaşayacak huzur dolu bir evi, kendisine şefkat gösterecek bir ailesi olmayan karakterler romanlarda ve öykülerde dünyayı bir ev olarak algılarlar. Kendisini kontrol altında hissetmeyen, hiçbir yere yürekten bağlı olmayan bu kahramanlar tamamen özgür bir ruhla maceradan maceraya atılır, kendilerinden başka kaybedecek bir şeyleri olmadığı için korkusuzca hamleler yaparlar. Erenköy Kozyatağı'nda Besime teyzesinin yanında kalan Feride ile Missouri Mississippi Nehri kenarında Polly teyzesiyle yaşayan Tom Sawyer aslında birbirinden çok da farklı karakterler değildir. Ele avuca sığmayan Tom gibi, Feride de yaramazlıkları yüzünden çevresindekileri bezdirmiş hatta bu sebepten ‘Çalıkuşu’ lakabını almıştır.

 Günümüz edebiyatının en popüler öksüz karakteri şüphesiz ki büyücü dünyasının gözde çocuğu; Harry Potter. Küçük yaşta öksüz kalan Harry de tıpkı Tom ve Feride gibi hiç sevmediği Petunia teyzesinin evinde Vernon eniştesi ve anlaşamadığı kuzeni Dudley’le birlikte yaşamak zorundadır. On bir yaşına bastığında bu küçük dünyadan kurtulacak ve bir büyücü olduğunu öğrenip yedi yıl boyunca okuyacağı Hogwarts Cadılık ve Büyücülük Okulu'na doğru yol alacaktır. Tıpkı diğer öksüz kahramanlar gibi Harry de korkusuz, ayakları yere sağlam basan, kendi kararını kendi verebilen bir karakterdir. Ruh Emiciler, ölümcül büyüler, karanlık yaratıklar ve en önemlisi de anne ve babasının ölümünden sorumlu  Lord Voldemort’la   (Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen) savaşacak yetide olan Harry dünya çapında her yaştan okurun ilgisini çekmiştir. Tıpkı Harry gibi Lord Voldemort da bir öksüzdür. Londra'daki bir yetimhânede dünyaya gelen Tom Marvolo Riddle ya da nam-ı diğer Lord Voldemort hayatının ilk 11 yılını bu yetimhanede geçirir. Harry’nin aksine Lord Voldemort tüm zamanların en korkunç ve kötü büyücüsü haline dönüşmüştür.  Yedi ciltlik roman serisinde J.K.Rowling öksüz iki karakteri iyi ve kötü olarak romanın merkezine yerleştirmiş, çevresel faktörlerin bir çocuğun gelişiminde oynadığı rolün altını çizmiştir.

Bir okur bundan daha fazlasını isteyemez zaten. Soluk soluğa okuyacağı bir hikâye ancak özgür bir karakterle mümkündür. Okur; annesiz ve babasız kalmış, hayatta tek başına mücadele veren bir çocuğu kendi çocuğu gibi sahiplenir. Çizgi kahraman Heidi’yi de sevişimiz bu yüzden değil midir? Heidi kimsesiz kalıp, sert mizaçlı dedesinin yanına sığınmasa, Alplerde anne ve babasıyla yaşayan mutlu bir çocuk olsa sanırım hiçbirimiz onu bu denli sevmez, ona şefkat duymazdık. Öksüz bir çocuk, hepimizin çocuğu haline geliyor, okurken karaktere sahip çıkıyor, onunla hop oturup, hop kalkıyoruz.  Yazarlar da anne babası olmayan bir çocuğa hem dört elden sahip çıkıyor hem de onları istediği gibi kötülüğün ortasına bırakabiliyor. Şayet Charles Dickens, Oliver’e bir anne baba yazsaydı onu Londra’nın pis sokaklarında yankesici çocukların ve korkutucu Fagin’in yanına yollayamazdı. Mark Twain, Tom Sawyer’i eğitimli bir anne babanın çocuğu yapsa bütün gün balık tutup, tütün çiğneyen Huckleberry Finn’le takılması için izin koparamazdı.

“Tüm zamanların en iyisiydi, belki de en kötüsü de... Bilgeliğin çağıydı. Aptallığın çağıydı,
inançların dönemiydi, inançsızlığın da. Mevsim aydınlığın mevsimiydi, belki de karanlığın...
Umut'un baharını, umutsuzluğun kışını yaşıyordu. Her şey geleceğindi. Gelecek hiçlikti aslında.
Hepimiz cennete gidiyorduk; ya da tersine, cehenneme.”

Bu satırlarla başlıyor İngiliz Edebiyatının en güçlü kalemlerinden Charles Dickens’ın anlattığı İki Şehrin Hikayesi. 1812-1870 yılları arasında yaşayan Dickens, Victoria Devri’nde yaşamış ve bu parlak ve bir o kadar da karanlık dönemin olumsuz koşullarını romanlarında aktarmıştır.


1837 ile 1901 yılları arasında yaşanan Viktoria Dönemi adını Kraliçe Victoria'dan alır. Büyük Britanya'da sanayi devriminin başlaması ve makineleşmenin ardından insanların yaşamlarında ve sosyal statülerinde değişimler oldu. Zengin ve fakir arasındaki ayrım git gide büyüdü. Sayıları artan fabrikalarla Viktoria Britanyası dünyanın en önemli sanayi devleti hâline geldi. Bu değişimle birlikte insanların hayatlarında sorunlar da boy göstermeye başladı. İşçiler fabrikalarda ve madenlerde, düşük ücretle, uzun saatler boyunca, olumsuz koşullarda çalışıyor, sağlıksız evlerde yaşıyorlardı. İçme suyu sağlayan pompalar, kirli sularla karışıyor, zaten bünyesi zayıf olan insanlar kolayca hastalanıyordu.  İngiltere nüfusu bu dönemde 20 milyondan 40 milyona çıkmış, sokaklar kimsesizlerle hasta ve yoksullarla dolmuştu. Sosyal hayattaki bu tutarsızlıklar yazarların kalemine ilham olmuş, bu dönemde binlerce roman yazılmıştı. 1865 yılında Lewis Caroll tarafından yazılan Alice Harikalar Diyarında eserinin Viktoria dönemini hicvettiği ve bu çocuk kitabında alternatif bir yaşam arayışına girdiği söylenir. Eleştirmenlere göre kitaptaki zalim Kupa Kraliçesi, Kraliçe Victoria’nın ta kendisidir.

“Hepimiz çevresine toplandık; Bayan Cathy’nin başının üstünden bakınca, 
kir pas içinde, üstü başılime lime, siyah saçlı küçük bir çocuk gözüme ilişti; 
Catherine’den büyük görünüyordu. Kucaktan yere indiği zaman, 
şaşkın şaşkın çevresine bakınıp, hiçbirimizin anlamadığı bir şeyler söyleyip durdu.
Benim ödüm kopmuştu; Bayan Earnshaw çocuğu ise, nerdeyse,
kolundan tutup kapı dışarı edecekti; çok kızmıştı.
“Kendi çocuklarımız yetmezmiş gibi bir de
şu çingene veledini mi besleyeceğiz,”
diye söyleniyordu. Hangi akla hizmet edip, bu çocuğu eve getirmişti;
yoksa aklını mı kaçırmıştı? Bey meseleyi açıklamaya çalıştı;
ama yorgunluktan ölmek üzereydi. Hanımın azarlamaları arasında,dudaklarından
ancak şu sözler döküldü: “Zavallıyı, Liverpool sokaklarında açlıktan kıvranırken buldum. 
Evsiz barksız, sesi soluğu çıkmaz bir halde görünce de dayanamadım
aldım getirdim. Gerçi kimin nesi olduğunu soruşturdum, ama bilen çıkmayınca,
param ve vaktim sınırlı olduğu için daha fazla uğraşamayarak 
boşuna masraf etmeden eve getirmeye karar verdim.”
–Emily Brontë, Uğultulu Tepeler

Erkek kimliği ile sanat yapmaya çalışan, kadının edebiyat yapmasının hoş karşılanmadığı Victoria Dönemi’nde yaşayan Brontë kardeşler (Charlotte Brontë, Emily Brontë, Anne Brontë) çağlar ötesi romanlar yazdılar. 1847’de tek romanı olan Uğultulu Tepeler’i yayınlayan Emily Brontë bir sene sonra otuz yaşında tüberküloz sebebiyle hayata gözlerini yumdu. Emily belki de hiç yaşamadığı tutku dolu aşkı Catherine ile Heathcliff’i kaleme alarak ölümsüzleştirdi.

Uğultulu Tepeler evinin sahibi Earnshaw, Liverpool’dan altı yaşında esmer bir çingene çocukla döner. Heathcliff adını verdiği bu çocuğu kızı Catherine ve oğlu Hindley ile birlikte büyütür.  Heathcliff tüm hayatı boyunca Catherine’i  derin bir aşkla sevecektir. Victoria döneminin ihtişamının arka planındaki tüm çaresizlikler, öksüz Heathcliff’in öfkesinde ve kimsesizliğinde toplanmış gibidir. Üç kız kardeşten en büyüğü olan Charlotte Brontë de ‘Jane Eyre’ romanı ile adını dünya klasiklerine yazdırır.  Küçük yaşta annelerini kaybeden Brontë kardeşler,  karakterlerine de aynı acıyı yaşatmış, onları da kurgusal hayatlarına kimsesiz bir çocuk olarak başlatmıştır. Jane Eyre de tıpkı Heathcliff gibi küçük yaşta annesini ve babasını kaybetmiş, Gateshat konağında, kendisini sevmeyen yengesi ve iki kuzeniyle yaşamaktadır. Heathcliff’in Catherine’i sevmesi gibi o da mürebbiyelik yaptığı Thornifield Malikânesi’nin sahibi Bay Rohester’a tüm kalbiyle bağlanacak, kimsesizliğini unutmaya çalışacaktır.

Dünya edebiyatında olduğu gibi Türk edebiyatında da öksüz ve yetim çocuğun kullanımına sık sık rastlıyoruz. Ebeveyni olmayan bir çocuğu hikâyenin kahramanı yapmak, daha roman başlamadan karaktere gizli ve dokunaklı geçmiş biçmek anlamına geliyor. Hikâye daha başlamadan başlıyor. Okur bu duyguyla daha ilk satırdan kitaba bağlanıyor. Annesiz bir çocuğa çoğu zaman da kötü bir üvey anne figürü çiziliyor. Yaşanılan trajedilere kayıtsız kalan bir baba ve gaddar üvey annenin himayesindeki yetim çocuk figürü romanlara ve roman uyarlaması Türk sinemasının melodramlarına da konu oluyordu.

300’den fazla romana imza atan Kemalettin Tuğcu, kırık aşkların yazarı Kerime Nadir başta olmak üzere Reşat Nuri Güntekin, Ömer Seyfettin, Refik Halit Karay,  Samipaşazade Sezai gibi pek çok yazar yazdığı dokunaklı hikâyelerle okuru gözyaşlarına boğmuştur.  Hikâyelerdeki bu çocuklar yetimhanede, sokaklarda,  yatılı okullarda ya da hizmetçi olarak bir konakta zorluklar içinde büyüyordu. Daha şanslı olanlar ise bir akrabanın yanına gönderiliyor ya da varlıklı bir aileye evlatlık olarak veriliyordu.

'En iyi bildiğin şeyi yaz' söyleminden yola çıkarak, bu hüzünlü hikâyeleri kaleme alan yazarların acaba kendi hayat hikâyelerinde de benzerlik var mıdır sorusunu sorabiliriz. Annesini, babasını kaybeden yazarlar olduğu gibi küçük yaşta her ikisini de kaybeden yazarlar da mevcut.

Jean Jacques Rousseau, Stendhal, Gerard de Nerval, Mallerme, O. Henry, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Tevfik Fikret, Virginia Wolf, Halide Edip Adıvar, Ahmet Haşim, Aldous Huxley, Nurullah Ataç, Ceyhun Atuf Kansu çocuk yaşta annesini kaybetmiş yazarlardan bazılarıdır.

George Sand, Ivan Turgenyev, Charles Baudelaire, Şinâsî, Mark Twain, Emile Zola, Maksim Gorki, Andre Gide, Agatha Christie, Peyami Safa, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Jean-Paul Sartre, Cesare Pavese, Albert Camus, Sylvia Plath ise aynı acıyı küçük yaşta babasını kaybederek yaşamıştır.

Ailesi olmayan karakterler gibi Edgar Allen Poe, Lev Nıkolayevıc Tolstoy, Şemsettin Sami, Somerset Maugham, Eflatun Cem Güney, Yasunarı Kavabata ise hem annesini hem babasını kaybeden yazarlardan…

1697 yılında yazılan Cinderella masalından günümüze değin, kalplerimizi acıtan, hoplatan ve ısıtan öksüz kahramanlar. Dünyayı ev bilmiş, kimi zaman köşe bucak dağıtan, kimi zaman sığınacak bir liman arayan karakterler. Dünden bugüne hiç büyümeyecek, biz okudukça satırlar arasında nefes almaya devam edecekler. 


Candan Selman
Kitapçı Dergisi Eylül/Ekim 2016 Sayı 17 


18 Temmuz 2018 Çarşamba

"Yağmur" Lu Yu


733-804 yılları arasında yaşayan Lu Yu, Çin’de halen “Çay Tanrısı” olarak anılıyor. Yetim bir çocuk olan Lu Yu üç yaşında manastıra teslim edilir.  Burada aldığı Zen Budizm’ine ait öğretiler onun ilgisini çekmez. On iki  yaşında manastırı terk ederek  gezici bir tiyatroya katılır. Burada hem komedyen olarak rol yapar hem de üç tane komedi oyun  yazar.

Genç yaşlarından itibaren çay kültürüne ilgi duyar. Tiyatro grubundan ayrılıp, yerleşik bir düzene geçen Lu Yu,  760 yılından 780’e kadar yirmi yıl boyunca Çin’in vazgeçilmez içeceği “çayı” araştırır ve “Çay Geleneği” adındaki anıtsal kitabı yazar.

Hayatta iki büyük aşkı vardır; çay ve şiir. Ülkesinde gezer dolaşır ve suların tadına bakar. Sonunda ideal çayın yapılabilmesi için gerekli suyu  Yangzte Nehri’nin batısında bulur. Genelde doğayı betimleyerek yazdığı şiirleri, titizlikle incelediği çay kadar lezzetlidir. 



  

           Yağmur


Çatlarken koza
Belirir ışıklar alacakaranlıkta,

Siler süpürür dünyayı
İnerken göğün güçlü okları.

Cibinlikten süzülür ışık
Tan vakti düşlerine

Pirinç ısıtırken tatlı çimenleri
Buğulanıyor baharın elbiseleri.

Havuzdaki balık kamçılıyor kuyruğunu
Yetişmek için oluğa.

Dalyanları aşıp yutuyor; mesafeyi, döngüyü
Kanatlara dokunuyor, geri dönüyor.

Taç yaprakları sadece düştü
Henüz sürüklenmedi,

Ama yeni açan ıslak çiçekler kırmızıya boyuyor dalları
Güvendiğim anda.

Lu YU


Çeviri:
Candan Selman



13 Aralık 2017 Çarşamba

Çünkü insanın karakteri kaderi, romanın karaktersizi kederidir



“Bizim adadan Süleyman vardır. Çocukluk arkadaşım. Tutturdu bir gün krampon alacakmış. Eminönü’nde bir mağaza varmış, oradakiler hem kaliteli, hem ucuzmuş. Futbol oynuyordum o zamanlar. Yani çok sevdiğimden değil, takım bile tutmam aslına bakarsan. Ama işte Süleyman meraklıydı. Takım kurdular adada. ‘İyi ya, kaleci olurum ben de,’ dedim. İnsan sıkılıyor adada. Arkadaş arıyor. ‘Sen de alırsın bir tane spor ayakkabı,’ dedi. ‘Yok,’ dedim. Hem param yok, hem de krampon dediği ayakkabıyı normalde giyemem.

İndik Eminönü’ne. Annem,  ‘geç olmadan, dön’ dedi. ‘Babanla vapurda falan karşılaşma, sinirlendirme adamı,’ dedi. Kırmızı, mavi, sarı renkli kramponları görünce, ‘almam,’ dediğime pişman oldum. Cebimdeki paraya baktım, beyaz keten ayakkabılara yetiyor. Krampondan daha çok işime yarar. Satın alıp hemen ayağıma giydim. Süleyman gitti, siyah bir krampon seçti. Kenarında mavi çizgisi olan sapsarı bir tanesini gösterdim. ‘Karı mıyım lan ben?’ dedi. Zevklerimiz pek uymuyor ama Süleyman en iyi arkadaşım. Güzel saçları var. İpek gibi. Koşarken savuruyor saçlarını. Siyah ayakkabıları çok yakıştı. Dükkândan çıktık. Bir kız varmış. İstanbul Üniversitesi’nde okuyormuş. Beyazıt’ta. ‘İstersen bekle beni, bir saat görüp geleyim, birlikte döneriz adaya.’ dedi. Saat daha erken ‘olur,’ dedim. Dükkânın camında kendisine baktı. Saçlarını düzeltti. ‘Nasıl kardeşin? Yakıyor yine ortalığı değil mi?’ dedi. Cevabımı beklemeden, ‘Beş kırk beş vapurunda buluşuruz,” diyerek tramvaya binmek üzere Çemberlitaş’a doğru yollandı.

Ne yapsam? İstanbul çok kalabalık. Süleyman gitti. Herkes bana bakıyor. Bugün çok çirkinim. Yıkamamış annem yeşil tişörtümü. Bu eski şeyi giymek zorunda kaldım. Saçlarım da yağlı. Bir o yana, bir bu yana yürüdüm. İçerilere çok girmek istemiyorum. Denizden uzaklaşmak istemiyorum. Yolu karıştırabilir, vapur saatini kaçırabilirim. Cebimde hala para var. Bir lokantaya girip bir şeyler yiyebilirim. Ama tek başına girmek istemiyorum. Bir simit aldım ve başım önümde yeni ayakkabılarıma baka baka, Yeni Cami’ye doğru yürüyordum. İşte o anda birden her yer kırmızı oldu. Beyaz ayakkabılarıma kırmızı damlalar sıçradı. O adam nasıl olduysa tepeden, beşinci kattan, inşaattan, tam önüme düştü. Başı ayaklarımın yanına. Kırmızı. Kendimden geçtim.”


 “Sonra böyle ibne oldum işte. Ne alaka, diyeceksin. Bilmiyorum. Herifin kafası ayağımın dibinde patladı. İbneleştim. Gülme. Bu doğru. Bir süre öyle bön bön baktım etrafa. Kimseyle konuşmadım. Doktora falan götürdüler. Travma sonrası böyle durgun haller olurmuş falan. İlaçlar verdiler. Unuttum o adamı. Ama unutamadım da. Güzellikler olsun hep istedim. Temiz olayım hep. Yüzüm gözüm pırıl pırıl olsun. Üstüme başıma bir kir bulaşmasın istedim. Marilyn Monroe çok güzeldi. Kırmızı elbisesi vardı. Ama çok güzeldi. Ben de öyle güzel olmak istedim. Saçlarım pırıl pırıl olsun istedim. Yani ibne dediysem, erkekleri beğenmiyorum. Marilyn Monroe’yu beğeniyorum. Sadi düştü. Kırmızı oldu her yer. Öldü. Marilyn Monroe doğdu.”

Virginia Woolf'un dostu, kadınların ve erkeklerin aşkı; Lytton Strachey


Bu bana çok olur. Ben buna "serendipity" ya da benim kurmaca çevirimle "rastbul" derim. Yani bir şey ararken rastlantı sonucu başka bir şey bulmak. Rastbulmak. Virginia Woolf'un eşine yazdığı intihar mektubunu okuyordum. Birisi kardeşi Vanessa Bell'e diğeri kocası Leonard Woolf'a yazılmış iki mektup bırakmış. Leonard Woolf'a, 18 Mart 1941 tarihinde yazdığı mektubun son satırlarında biraz kaldım.

"Söylemek istediğim şey şu ki, yaşadığım tüm mutluluğu sana borçluyum. Bana karşı daima sabırlı ve çok iyiydin. Demek istediğim, bunları herkes biliyor. Eğer biri beni kurtarabilseydi, o kişi sen olurdun. Artık benim için her şey bitti. Sadece sana bir iyilik yapabilirim. Hayatını daha fazla mahvedemem. Bizim kadar mutlu olabilecek iki insan daha düşünemiyorum."

"Eğer biri beni kurtarabilseydi, o kişi sen olurdun." diyor. Kendisi için bir basımevi kurmuş, kitaplarının basımına yardımcı olmuş, ona destek olan, onu seven bir adam Leonard Woolf. Ama bu sevgi Virginia'yı kurtaramamış.
Virginia Woolf ve eşinin fotoğraflarında bir süre gezindim. İşte tam bu gezinme sırasında Lytton Strachey'i rastbuldum. Virginia'ya bankta çekilmiş bu fotoğrafı önümde yeni bir kapı araladı. Yeni bir merak, yeni bir dünya. Yanlarında iki kişi daha var. Virginia Woolf'dan gözünüzü alabilir ve arkanıza yaslanır fotoğrafa genel olarak bakarsanız. Fotoğraftaki diğer iki kişiyi; birinin bacaklarını diğerinin kolunu görebilirsiniz. Ama baş başa gibidirler. Virginia Woolf ve Lytton Strachey.

1904'de babasının ölümü ardından Woolf kardeşleriyle Bloomsbury'ye taşınır. İçlerinde; E.M. Forster, Dora Carrington, Roger Fry, Vanessa ve Clive Bell, John Maynard Keynes ve Lytton Strachey gibi sanatçı ve entelektüellerin Londra'nın kırsalında bir araya gelerek oluşturdukları Bloomsbury Grubuna Virginia Woolf da dâhil olur. Her biri iyi bir eğitim almış olan grup üyelerini diğer sanatçı topluluklardan ayıran en belirgin özellikleri; kadın sanatçıların ve eşcinsellerin haklarını savunmaları, açık evlilikten yana olmaları ve barışçı politik duruşlarıydı.
Virginia Woolf; en önemli eserlerinden "Mrs. Dalloway," "Kendine ait bir oda" ve "Deniz Feneri" romanlarını Bloombury Grubu'nun içerisindeyken yazmıştır.
Grup üyelerinden "Eminent Victorians" adlı biyografi kitabının yazarı Lytton Strachey, Virginia Woolf'un yakın arkadaşıdır. Lytton Strachey her ne kadar eşcinsel olsa da zekasından ve güzelliğinden etkilendiği Virginia Woolf'la evlenmek ister. 1909 yılının şubat ayında Virginia Woolf'a evlenme teklif eder. Ama cümlesi bittiği anda aslında içinden bunun yanlış bir fikir olduğunu biliyordur. Bunu o sıralar arkadaşı olan, sonradan Virginia Woolf'un eşi olacak Leonard Woolf'a mektubunda şöyle anlatır:

"Evvelsi gün Virginia'ya evlenme teklif ettim. Ettiğim anda eğer kabul ederse bunun sonumuz olacağını hissettim. Ve bu yüzden konuşmayı sonlandırmak istedim. Ama işin kötüsü konuşma devam etti ve bu işin imkânsızlığı çok daha aşikâr hale geldi..."

Lytton Strachey o gün konuşmayı sonlandırır ve Virginia Woolf'un cevabı gelene kadar bekler. Bir sonraki gün "Evet" cevabını duyduktan sonra teklifini geri çeker. Woolf kibarca onu anladığını söyler.
Kendini bir şekilde suçlu hisseden Lytton Strachey arkadaşı Leonard Woolf'a tekrar yazar ve Virginia'yla onun evlenmesinin ikisinin için de iyi olacağını söyler. O dönem Seylan Adası'nda memurluk yapan Leonard Woolf, birkaç yıl sonra Londra'ya geri döner ve 1912'de Virginia Woolf'la evlenir.

Virginia Woolf ve Lytton Strachey evlenemezler ama hayatları boyunca dost olurlar. Lytton Strachey "Kraliçe Victoria" adını verdiği ilk kitabını 1921'de Virginia Woolf'a ithaf eder.



Lytton Strachey, (1880-1932) 1916


Lytton Strachey, Bloombury grubu içerisinde tanıdığı kadın ve erkeklerle hayatı boyunca aşklar yaşar ve hiç evlenmez. Bu aşklardan en önemlisi İngiliz ressam Dora Carrington ile olan ilişkisidir.
Lytton Strachey, (1880-1932) 1916


Meraklısına Not: 1995 yapımı başrollerini Emma Thompson ve Jonathan Pryce paylaştığı Lytton Strachey hayatını ve Dora Carrington'la yaşadığı aşkı konu alan Carrington filmi de tavsiyemdir.

5 Aralık 2017 Salı

Yeni Romanın Öncüsü; Alain Robbe-Grillet



"Roman artık bir serüvenin yazısı değil bir yazının serüvenidir."

Zaman, mekân ve olay örgüsünü yeniden yorumlayan hatta reddedebilen “Yeni Roman” akımı, 1950’lerde geleneksel roman anlatım biçimine tepki olarak ortaya çıkmıştır. 20yy’da yaşanan dünya savaşları, sanayileşen toplumlar ve oluşan yeni dünya düzeniyle birlikte insanın sosyolojik ve psikolojik konumu da biçim değiştirdi. Daha yalnızlaşan, daha bunalan yeni dünyanın yeni insanı, eskininkinden farklıydı.
“Son yüz elli yılda etrafındaki her şey- hatta oldukça hızla gelişirken, roman nasıl hareketsiz, donmuş olarak kalabilirdi ki?” 1  

1956 – 1963 yılları arasında yazdığı edebiyat incelemelerinden oluşan Alain Robbe-Grillet  imzalı Yeni Roman kitabı bize akımın genel hatlarını kapsamlı bir biçimde aktarıyor. Yeni Roman’ı anlamak bir şekilde klasik romanın tersini yapmak hatta eskiyi tamamen ortadan kaldırmak anlamına geliyordu.
1-      Yeni Roman geleceğin romanının yasalarını derlemiştir.
2-      Yeni Roman geçmişi silip süpürmüştür.
3-      Yeni Roman insanı dünyadan kovmak istemektedir.
4-      Yeni Roman kesin bir nesnelliği hedeflemektedir.
5-      Zor okunan Yeni Roman, uzmanlara hitap etmektedir.
Buradan yola çıkarak hatta tüm bu maddelerin tam tersini düşünerek şu çıkarımda bulunuyor Alain Robbe-Grillet . “Yeni Roman bir kuram değil, bir araştırmadır.”
Fransız ve Fransızca yazan yazarlardan oluşan akımın başlıca temsilcileri arasında Maurice Blanchot, Michel Butor, Julio Cortázar, Marguerite Duras, Claude Ollier, Robert Pinget, Jean Richards, Nathalie Sarraute, Claude Simon, Phiippe Sollers ve  Alain Robbe-Grillet bulunmaktadır. Balzac tarzı roman geleneğini eleştiren akımın temsilcileri, Balzac’tan uzaklaştıkları takdirde ilginç olabilecekleri tezini savunurlar.
Mekân ve Betimleme;
Balzac romanlarında ilgi çekici bir konuyu alır, olay örgüsünün merkezine karakteri yerleştirir ve çevreyi titizlikle betimlerdi. Evler, mobilyalar, giysiler, detaylı bir biçimde kâğıda dökülen tüm çevre, aynı zamanda karakterin dünyadaki varlığı hakkında da bize bilgi veriyordu. Eşyalara bakıp, kişinin zengin ya da fakir olup olmadığını, mesleğini, yaşam tarzını hissedebiliyordunuz. İnsanı merkeze alan klasik romanın aksine yeni roman nesneyi öne çıkarıyordu. 

 “Betimlemenin yeri ve önemi artık bütün bütün değişti. Betimlemeyle ilgili kaygılar tüm romanı istila ederken, aynı zamanda geleneksel anlamını da yitiriyordu. Artık bu betimleme kaygıları için basit tanımlamalar söz konusu değildir. Önceleri bir betimleme bir dekorun ana hatlarını oluşturmaya, sonra da bu dekorun özelikle anlam taşıyan birkaç unsurunu aydınlatmaya yarıyordu: şimdi betimleme artık sadece önemsiz nesnelerden söz ediyor ya da bunları önemsizleştirmek için uğraşıyor. Eskiden zaten var olan bir gerçeği yeniden ürettiğini iddia ediyordu; şimdi ise yaratıcı işlevini vurguluyor. Nihayet betimleme, eskiden şeyleri gösteriyordu, oysa şimdi bu şeyleri yok ediyor gibi.”2
Zaman;

Klasik romanlarda zaman kronolojik olarak bir çizgi halinde ilerler, bazen de geri dönüşlerle hikâye desteklenirdi. Falanca yılın falanca mevsimde geçerdi günler. Tarihi belirli kılmak romanı gerçekçi bir zemine yerleştirmek anlamına geliyordu. Klasik roman biçiminin aksine Yeni Roman akımında zamanın belli bir formu yoktur. Ne yaşanıyorsa onu anlatır.
“Modern anlatıda, zaman sanki zamansallığından kopmuş gibidir. Artık akıp gitmez. Artık hiçbir şeyi tamamlamaz. Günümüze ait bir kitabın okunmasının veya bir filmin gösteriminin ardından gelen hayal kırıklığını açıklayan da herhalde budur. Eskiden trajik de olsa bir ‘kader’, içinde ne kadar tatmin edici bir şeyler taşıyorduysa, en güzel çağdaş eserler de bizi bugün bir o kadar yoksun, sarsılmış bir halde bırakıyor.” 3
Kurgusal kişi;

Klasik romanda karakterler okura ayrıntılı bir biçimde verilirdi. İsmi, soyadı, mesleği, yaşı, fiziksel özellikleri ve psikolojik durumu. Karakterin bugününü gösterirken, geçmişi de ifade edilir, okurun kafasında kişi hakkında bir duygu oluşturmaya çalışılırdı.
“Balzac bize ‘Goriot Baba’yı bırakmıştır. Dostoyevski Karamazov’ları dünyaya getirmiştir; roman yazmak artık sadece, edebiyat tarihimizi oluşturan portreler galerine birkaç yeni figür eklemekten ibaret olamaz.” 4 
Yeni Roman’da ise karakterler ayrıntıya girilmeden yazılmış, romanın içinde gezinen, ortamın bir parçasıdır. Birer anti-kahraman olan karakterlerin, nesnelerden ayırt edilemeyecek bir sıradanlığı vardır. Albert Camus’nun Yabancı ve Sartre’nin Bulantı romanlarını baş tacı eden yeni romancılar kurgusal kişileri romandan neredeyse siler, insanı bir nevi yok ederler.         
“Kaç okuyucu Bulantı’daki ve Yabancı’daki anlatıcının adını anımsar? Bunlarda insan tipleri var mıdır? Aksine, bu kitapları karakter incelemeleri olarak kabul etmek saçmalığın daniskası olmaz mı?” 5

Akımın teorisyenlerinden Jean Ricardou Yeni Roman'ı "Roman artık bir serüvenin yazısı değil bir yazının serüvenidir." Sözleriyle açıklar. Alain Robbe-Grillet romanları Silgiler (Les Gommes, 1953) ve Kıskançlık (La Jalousie, 1957) teorinin uygulamaya dökümü niteliğindedir.

Silgiler (Les Gommes, 1953);

 “İşte bütün hikâye de bu zaten; Wallas bir kez daha girişir ne aradığını anlatmaya: yumuşak, hafif, gevrek ama ezildiğinde biçimi bozulmayıp toz halinde ufalanacak bir silgi; kolayca bölünebilecek, kırıldığında da deniz kabuğunun içindeki sedef gibi kaygan ve parlak olacak bir silgi. Birkaç ay önce nerden aldığını söylemeyi beceremeyen bir arkadaşında görmüştü böyle bir silgiyi. Kolayca bulabileceğini sanmıştı ama hala bulamamıştı. Ayrıtları iki üç santimetre uzunluğunda, köşeleri –belki de kullanıldığı için- hafifçe yuvarlanmış, sarımsı bir küp biçimindeydi. Küpün yüzlerinden birinde üreticinin markası yazılıydı ama okunamayacak kadar silinmişti; ortadaki iki harf ("di" harfleri) çözülebiliyordu bir tek; önce de sonra da en azından ikişer harf daha olmalıydı.” 6

Dedektif Wallas böyle tarif ediyor roman boyunca dükkân dükkân aradığı silgiyi. Ortadaki iki harfi “di’ olan silginin markasını okura da bir bilmece gibi gizliden soruyor. Tıpkı Yunan mitolojisinde Sfenks’in Oidipos’a yoluna devam edebilmesi için sorduğu bilmece gibi. Odip marka silgi Wallas’ın geçmişini, çocukluğunu silmesine yardımcı olacaktır. Alain Robbe-Grillet Silgiler romanında Oidipos mitinden ilham alır. Kehanetin kurbanı olan, babasını öldürüp annesiyle evlenen Odip gibi, Wallas da dedektif olarak atandığı kasabada katili bulmak adına gezinir. Bilmeden üvey annesiyle karşılaşır ve tıpkı mitolojide ayakları şiş anlamına gelen Odip gibi Wallas’ın da yürümekten ayakları şişer.
Şüphenin kol gezdiği dedektif romanları belki de Yeni Roman akımını en iyi yansıtacak türdür. Silgiler romanını yapı biçiminden bir tiyatro eseri gibi kaleme alan Grillet, kuşku kavramını romanın bütününe yayar. Yeni Roman akımının öncülerinden Nathalie Sarraute’nin “Kuşku Çağı” diye nitelendirir dönemi.
“Kuşku, roman kişisiyle, bu kişiye gücünü veren kullanılmış mekanizmayı yavaş yavaş ortadan kaldırarak, organizmanın kendisini savunmak ve yeni bir dengeye sahip olabilmek için gösterdiği tepki haline geliyor. Phillip Toybee, Flaubert’in öğretisini anımsayarak şöyle der: ‘Kuşku, romancıyı en büyük borcunu ödemeye zorlar; bu borç ise yeni bir şey bulmaktır.”7


Kıskançlık (La Jalousie, 1957);


Kuşkunun karakteri yiyip bitirdiği ve roman boyunca kendini gösterdiği bir diğer Alain Robbe-Grillet yapıtı da; Kıskançlık. (La Jalousie, 1957) Karısı A’nın komşuları Franck’la  kendisini aldattığını düşünen  bir adamın hikayesine tanık oluyoruz. Üç kişiden oluşan romanda kişilerin aslında çok da önemli olmadığını vurgulamak, klasik romandaki karakter betimlemelerini hafife almak adına olsa gerek Grillet başkahramanına sadece A demiş, ismini tam olarak yazmamış. Komşu Franck sık sık yemeğe gelir. Karısı A ile yan yana oturur. Anlatıcı koca onları gözlemler ve miniklerinden yola çıkarak yakın olduklarına dair kafasında şüpheler belirir. Adam mutfaktayken, yanlarında yokken Franck duvardaki kırkayağı ezerek öldürür. Duvardaki kırkayak lekesi ve kendisine kırkayağı hatırlatan her imge onda kıskançlık duygusunu canlandırır.  Romanın orijinal adı da hikâyesi kadar derin. La Jalousie yani Fransızca kıskançlık kelimesi aynı zamanda perde görevi gören jaluzi manasına da geliyor. İçeriden bakıldığında dışarısının görünebildiği ama dışarıda kalanın içeriden bir haber olduğu mekanizma kıskançlık kavramına da oldukça yakışmış gibi duruyor.

“Yoksa her şey ben olmadığım zaman, benim olmadığım yerde mi oluyordu?”  Yusuf ATILGAN,  Aylak Adam

Cumhuriyet dönemi Türk Edebiyatı’nın önemli kalemlerinden Yusuf Atılgan’ın romanlarına baktığımızda da Yeni Roman tekniklerini görebiliyoruz.  Aylak Adam ve Anayurt Oteli romanlarıyla tanınan yazar, bilinç akımı ve iç monolog tekniklerini uygularken, modern insanın yalnızlığından, kötümserlikten ve yabancılaşmadan söz eder. Tıpkı Alain Robbe-Grillet romanı Kıskançlık’ta karakterin adının A… olması gibi, Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ı da C.’dir. Anayurt Oteli ve Aylak Adam romanlarında nesneleri kişilerin önünde tutan, pek çok tekniği bir arada kullanıp, roman anlayışına yenilikçi bir soluk getiren Atılgan, Türk edebiyatında yer edecek C. gibi bir anti-kahraman tipiyle bizleri tanıştırmıştır.
“Bir romanın, gerçek bir romanın nasıl olması gerektiğini bilmiyoruz; sadece bugünün romanının bugün yaptığımız şey olacağını ve dün olan şeyle bir benzerlik kurmak değil, daha ileri gitmek zorunda olduğunu biliyoruz. Yeni Roman’ın tek yaptığı şey, roman türünün daimi gelişimi izlemektir. ”8

24. İstanbul Uluslararası Film Festivali'nde (2005), yaşam boyu başarı ödülü kazanan Alain Robbe-Grillet sine-roman tekniğinin yaratıcılığı yapıp, yenilikçi kalemini sinema perdesine de aktarmıştır. 2008 yılında hayata gözlerini yuman Fransız yazar Alain Robbe-Grillet ortaya koyduğu eserleriyle bu hayatta güneşin altında yeni bir şey var diyor bizlere.


1 Alain Robbe-Grillet, Yeni Roman, Kuramlar Neye Yarar, s,10, Kafekültür Yayıncılık, Türkçesi: Ece Korkut.
2Alain Robbe-Grillet, Yeni Roman, Günümüz Anlatısında Zaman ve Betimleme, s,124,  Kafekültür Yayıncılık, Türkçesi: Ece Korkut.
3Alain Robbe-Grillet, Yeni Roman, Günümüz Anlatısında Zaman ve Betimleme,  s,131, Kafekültür Yayıncılık, Türkçesi: Ece Korkut.
4Alain Robbe-Grillet, Yeni Roman, Vadesi Dolmuş Birkaç Kavram Hakkında, s,26, Kafekültür Yayıncılık, Türkçesi: Ece Korkut.
5Alain Robbe-Grillet, Yeni Roman, Vadesi Dolmuş Birkaç Kavram Hakkında, s,27, Kafekültür Yayıncılık , Türkçesi: Ece Korkut.
6Alain Robbe-Grillet, Silgiler s,107, Yapı Kredi Yayınları, Türkçesi: Alp Tümertekin.
7 Nathalie Sarraute, Kuşku Çağı, Les Temps modernes, Şubat 1950, s, 59, Kafekültür Yayıncılık, Türkçesi: Eylül Desen Kaytancı.
8 Alain Robbe-Grillet, Yeni Roman, Yeni Roman Yeni İnsan, s,10, Kafekültür Yayıncılık, Türkçesi: Ece Korkut.



Candan Selman


Koridorun Hafızası "Backrooms" ve "Severance"

Bir koridorun bizi korkutması için karanlık olması gerekmez. Hatta en ürkütücü koridorlar çoğu zaman floresan lambalarıyla aydınlatılmış, ha...