yazı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yazı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ocak 2018 Pazartesi

Çürüyen Kadınlar; Thanatomorphose ve Contracted




Thanatomorphose. İzlemesi de adı gibi zor bir film. Film bitiyor ve Sibyl’i hatırlıyorum. Şu Yunan Mitolojisi’nde kocaya kocaya bir çekirgeye dönüşen bedeniyle, cam bir kavanoz içerisinde yaşarken ölümü özleyen kahin kadını.

Filmimizin kahramanı kadın da Sibyl’in kaderini yaşıyor gibidir. Yeni bir eve taşınmıştır. O sabah bedeninde çürükler ve yaralarla uyanır. Günler geçtikçe yaralar artacak ve kadın yaşarken ölümün çürüme evresini gün be gün hissedecek, yeni girdiği ev bir mezar gibi onu kavrayacaktır. Evin duvarındaki vajina görünümlü yarık da git gide açılacak, kadın çürürken, belki de onu öteki dünyaya taşıyacak kapı olacaktır.
Ölüm neticesinde organizmanın bozulması ve tahribatın gözle görülür halini tasvir eden Yunanca Thanatomorphose kelimesi, Thanatos (ölüm) ve morphosis (dönüşüm) kelimelerinin birleşmesiyle meydana gelir.
1922 yıllarında Freud, Thanatos (ölüm) güdüsünü incelemeye alır. Freud’a göre başlıca iki temel güdü vardır. Yaşama gücünü tanımlayan libido ve yıkıcı içtepileri açıklamak üzere yaşam güdüsünün karşısında duran insanın ölüm güdüsü, destrudo (thanatos).
Freudyen bakış açısına göre ölüm içgüdüsü (thanatos) kişinin kendisine yöneldiği zaman kendi kendine bir yıkıma, kendini tahrip etmeye dönüşür. Hayat ve ölüm içgüdüleri birbirlerine dönüşebilir.
Ölüm güdüsüyle baş etmeye çalışan kadın bir yandan çürürken, bir yanda da yaşama tutunma arzusuyla hayat güdüsü libido’sunu ayakta tutar. Yaratıcılığı teşvik eden libido sayesinde yapmaya başladığı heykeli kendi bedeninden kopan parçalarla tamamlamaya çalışır, ölüme baş kaldırır. Pencereleri kapatıp mezarında bir bütün olarak kalmaya direnen kadın, dünyayla olan bağını koparmayı, cinselliğe tutunarak da reddeder. Mastürbasyon yapar, eve gelen arkadaşıyla sevişmeye çalışır.
Thanatomorphose gibi, hastalıklar, virüsler, parazitler ya da mutasyon sonucu deforme olmuş bedenlerin konu alındığı bir alt tür olan “Body Horror” kategorisine koyabileceğimiz bir diğer film de Contracted.


“Hayat; cinsel yolla bulaşan bir hastalıktır ve ölüm oranı yüzde yüzdür.”- Ronald David Laing

Genel yapısı itibariyle Thanatomorphose’la benzer özellikle gösteren Contracted gerek oyunculuk, gerek hikaye örgüsü ve yapısı itibariyle çok başarılı bir yapım olmasa da, türün meraklıları için izlenesi bir yanı da var. Yine gün be gün çürümeye başlayan esas kadınımız Thanatomorphose’daki kadının aksine, kendini eve gömmez. Çürümesiyle baş etmeye, tedavi olmaya, gündelik hayat rutinini bozmamaya çalışır. Ne yaparsa yapsın, morphosis (dönüşüm) Contracted filminde de kaçınılmazdır.
Bu sefer hastalığın ya da ölümün nasıl bulaştığının izlerini filmin başında görürüz. Ölümden bulaşan ölüm, hayat gibi cinsel yolla bulaşan bir hastalıktır. Aynı zamanda lezbiyen olan Contracted’in baş kahramanı, karşı cinsle tek gecelik bir ilişki yaşar. Ama bunun sonuçlarına katlanması kolay olmayacaktır.

Thanatomorphose’un kadını finalde çürük bir et parçasına dönüşürken, Contracted’ın kadını zombileşir. Hayvan Mezarlığı’nda söylendiği gibi, “Bazen ölmek daha iyidir.”

13 Aralık 2017 Çarşamba

Virginia Woolf'un dostu, kadınların ve erkeklerin aşkı; Lytton Strachey


Bu bana çok olur. Ben buna "serendipity" ya da benim kurmaca çevirimle "rastbul" derim. Yani bir şey ararken rastlantı sonucu başka bir şey bulmak. Rastbulmak. Virginia Woolf'un eşine yazdığı intihar mektubunu okuyordum. Birisi kardeşi Vanessa Bell'e diğeri kocası Leonard Woolf'a yazılmış iki mektup bırakmış. Leonard Woolf'a, 18 Mart 1941 tarihinde yazdığı mektubun son satırlarında biraz kaldım.

"Söylemek istediğim şey şu ki, yaşadığım tüm mutluluğu sana borçluyum. Bana karşı daima sabırlı ve çok iyiydin. Demek istediğim, bunları herkes biliyor. Eğer biri beni kurtarabilseydi, o kişi sen olurdun. Artık benim için her şey bitti. Sadece sana bir iyilik yapabilirim. Hayatını daha fazla mahvedemem. Bizim kadar mutlu olabilecek iki insan daha düşünemiyorum."

"Eğer biri beni kurtarabilseydi, o kişi sen olurdun." diyor. Kendisi için bir basımevi kurmuş, kitaplarının basımına yardımcı olmuş, ona destek olan, onu seven bir adam Leonard Woolf. Ama bu sevgi Virginia'yı kurtaramamış.
Virginia Woolf ve eşinin fotoğraflarında bir süre gezindim. İşte tam bu gezinme sırasında Lytton Strachey'i rastbuldum. Virginia'ya bankta çekilmiş bu fotoğrafı önümde yeni bir kapı araladı. Yeni bir merak, yeni bir dünya. Yanlarında iki kişi daha var. Virginia Woolf'dan gözünüzü alabilir ve arkanıza yaslanır fotoğrafa genel olarak bakarsanız. Fotoğraftaki diğer iki kişiyi; birinin bacaklarını diğerinin kolunu görebilirsiniz. Ama baş başa gibidirler. Virginia Woolf ve Lytton Strachey.

1904'de babasının ölümü ardından Woolf kardeşleriyle Bloomsbury'ye taşınır. İçlerinde; E.M. Forster, Dora Carrington, Roger Fry, Vanessa ve Clive Bell, John Maynard Keynes ve Lytton Strachey gibi sanatçı ve entelektüellerin Londra'nın kırsalında bir araya gelerek oluşturdukları Bloomsbury Grubuna Virginia Woolf da dâhil olur. Her biri iyi bir eğitim almış olan grup üyelerini diğer sanatçı topluluklardan ayıran en belirgin özellikleri; kadın sanatçıların ve eşcinsellerin haklarını savunmaları, açık evlilikten yana olmaları ve barışçı politik duruşlarıydı.
Virginia Woolf; en önemli eserlerinden "Mrs. Dalloway," "Kendine ait bir oda" ve "Deniz Feneri" romanlarını Bloombury Grubu'nun içerisindeyken yazmıştır.
Grup üyelerinden "Eminent Victorians" adlı biyografi kitabının yazarı Lytton Strachey, Virginia Woolf'un yakın arkadaşıdır. Lytton Strachey her ne kadar eşcinsel olsa da zekasından ve güzelliğinden etkilendiği Virginia Woolf'la evlenmek ister. 1909 yılının şubat ayında Virginia Woolf'a evlenme teklif eder. Ama cümlesi bittiği anda aslında içinden bunun yanlış bir fikir olduğunu biliyordur. Bunu o sıralar arkadaşı olan, sonradan Virginia Woolf'un eşi olacak Leonard Woolf'a mektubunda şöyle anlatır:

"Evvelsi gün Virginia'ya evlenme teklif ettim. Ettiğim anda eğer kabul ederse bunun sonumuz olacağını hissettim. Ve bu yüzden konuşmayı sonlandırmak istedim. Ama işin kötüsü konuşma devam etti ve bu işin imkânsızlığı çok daha aşikâr hale geldi..."

Lytton Strachey o gün konuşmayı sonlandırır ve Virginia Woolf'un cevabı gelene kadar bekler. Bir sonraki gün "Evet" cevabını duyduktan sonra teklifini geri çeker. Woolf kibarca onu anladığını söyler.
Kendini bir şekilde suçlu hisseden Lytton Strachey arkadaşı Leonard Woolf'a tekrar yazar ve Virginia'yla onun evlenmesinin ikisinin için de iyi olacağını söyler. O dönem Seylan Adası'nda memurluk yapan Leonard Woolf, birkaç yıl sonra Londra'ya geri döner ve 1912'de Virginia Woolf'la evlenir.

Virginia Woolf ve Lytton Strachey evlenemezler ama hayatları boyunca dost olurlar. Lytton Strachey "Kraliçe Victoria" adını verdiği ilk kitabını 1921'de Virginia Woolf'a ithaf eder.



Lytton Strachey, (1880-1932) 1916


Lytton Strachey, Bloombury grubu içerisinde tanıdığı kadın ve erkeklerle hayatı boyunca aşklar yaşar ve hiç evlenmez. Bu aşklardan en önemlisi İngiliz ressam Dora Carrington ile olan ilişkisidir.
Lytton Strachey, (1880-1932) 1916


Meraklısına Not: 1995 yapımı başrollerini Emma Thompson ve Jonathan Pryce paylaştığı Lytton Strachey hayatını ve Dora Carrington'la yaşadığı aşkı konu alan Carrington filmi de tavsiyemdir.

5 Aralık 2017 Salı

Yeni Romanın Öncüsü; Alain Robbe-Grillet



"Roman artık bir serüvenin yazısı değil bir yazının serüvenidir."

Zaman, mekân ve olay örgüsünü yeniden yorumlayan hatta reddedebilen “Yeni Roman” akımı, 1950’lerde geleneksel roman anlatım biçimine tepki olarak ortaya çıkmıştır. 20yy’da yaşanan dünya savaşları, sanayileşen toplumlar ve oluşan yeni dünya düzeniyle birlikte insanın sosyolojik ve psikolojik konumu da biçim değiştirdi. Daha yalnızlaşan, daha bunalan yeni dünyanın yeni insanı, eskininkinden farklıydı.
“Son yüz elli yılda etrafındaki her şey- hatta oldukça hızla gelişirken, roman nasıl hareketsiz, donmuş olarak kalabilirdi ki?” 1  

1956 – 1963 yılları arasında yazdığı edebiyat incelemelerinden oluşan Alain Robbe-Grillet  imzalı Yeni Roman kitabı bize akımın genel hatlarını kapsamlı bir biçimde aktarıyor. Yeni Roman’ı anlamak bir şekilde klasik romanın tersini yapmak hatta eskiyi tamamen ortadan kaldırmak anlamına geliyordu.
1-      Yeni Roman geleceğin romanının yasalarını derlemiştir.
2-      Yeni Roman geçmişi silip süpürmüştür.
3-      Yeni Roman insanı dünyadan kovmak istemektedir.
4-      Yeni Roman kesin bir nesnelliği hedeflemektedir.
5-      Zor okunan Yeni Roman, uzmanlara hitap etmektedir.
Buradan yola çıkarak hatta tüm bu maddelerin tam tersini düşünerek şu çıkarımda bulunuyor Alain Robbe-Grillet . “Yeni Roman bir kuram değil, bir araştırmadır.”
Fransız ve Fransızca yazan yazarlardan oluşan akımın başlıca temsilcileri arasında Maurice Blanchot, Michel Butor, Julio Cortázar, Marguerite Duras, Claude Ollier, Robert Pinget, Jean Richards, Nathalie Sarraute, Claude Simon, Phiippe Sollers ve  Alain Robbe-Grillet bulunmaktadır. Balzac tarzı roman geleneğini eleştiren akımın temsilcileri, Balzac’tan uzaklaştıkları takdirde ilginç olabilecekleri tezini savunurlar.
Mekân ve Betimleme;
Balzac romanlarında ilgi çekici bir konuyu alır, olay örgüsünün merkezine karakteri yerleştirir ve çevreyi titizlikle betimlerdi. Evler, mobilyalar, giysiler, detaylı bir biçimde kâğıda dökülen tüm çevre, aynı zamanda karakterin dünyadaki varlığı hakkında da bize bilgi veriyordu. Eşyalara bakıp, kişinin zengin ya da fakir olup olmadığını, mesleğini, yaşam tarzını hissedebiliyordunuz. İnsanı merkeze alan klasik romanın aksine yeni roman nesneyi öne çıkarıyordu. 

 “Betimlemenin yeri ve önemi artık bütün bütün değişti. Betimlemeyle ilgili kaygılar tüm romanı istila ederken, aynı zamanda geleneksel anlamını da yitiriyordu. Artık bu betimleme kaygıları için basit tanımlamalar söz konusu değildir. Önceleri bir betimleme bir dekorun ana hatlarını oluşturmaya, sonra da bu dekorun özelikle anlam taşıyan birkaç unsurunu aydınlatmaya yarıyordu: şimdi betimleme artık sadece önemsiz nesnelerden söz ediyor ya da bunları önemsizleştirmek için uğraşıyor. Eskiden zaten var olan bir gerçeği yeniden ürettiğini iddia ediyordu; şimdi ise yaratıcı işlevini vurguluyor. Nihayet betimleme, eskiden şeyleri gösteriyordu, oysa şimdi bu şeyleri yok ediyor gibi.”2
Zaman;

Klasik romanlarda zaman kronolojik olarak bir çizgi halinde ilerler, bazen de geri dönüşlerle hikâye desteklenirdi. Falanca yılın falanca mevsimde geçerdi günler. Tarihi belirli kılmak romanı gerçekçi bir zemine yerleştirmek anlamına geliyordu. Klasik roman biçiminin aksine Yeni Roman akımında zamanın belli bir formu yoktur. Ne yaşanıyorsa onu anlatır.
“Modern anlatıda, zaman sanki zamansallığından kopmuş gibidir. Artık akıp gitmez. Artık hiçbir şeyi tamamlamaz. Günümüze ait bir kitabın okunmasının veya bir filmin gösteriminin ardından gelen hayal kırıklığını açıklayan da herhalde budur. Eskiden trajik de olsa bir ‘kader’, içinde ne kadar tatmin edici bir şeyler taşıyorduysa, en güzel çağdaş eserler de bizi bugün bir o kadar yoksun, sarsılmış bir halde bırakıyor.” 3
Kurgusal kişi;

Klasik romanda karakterler okura ayrıntılı bir biçimde verilirdi. İsmi, soyadı, mesleği, yaşı, fiziksel özellikleri ve psikolojik durumu. Karakterin bugününü gösterirken, geçmişi de ifade edilir, okurun kafasında kişi hakkında bir duygu oluşturmaya çalışılırdı.
“Balzac bize ‘Goriot Baba’yı bırakmıştır. Dostoyevski Karamazov’ları dünyaya getirmiştir; roman yazmak artık sadece, edebiyat tarihimizi oluşturan portreler galerine birkaç yeni figür eklemekten ibaret olamaz.” 4 
Yeni Roman’da ise karakterler ayrıntıya girilmeden yazılmış, romanın içinde gezinen, ortamın bir parçasıdır. Birer anti-kahraman olan karakterlerin, nesnelerden ayırt edilemeyecek bir sıradanlığı vardır. Albert Camus’nun Yabancı ve Sartre’nin Bulantı romanlarını baş tacı eden yeni romancılar kurgusal kişileri romandan neredeyse siler, insanı bir nevi yok ederler.         
“Kaç okuyucu Bulantı’daki ve Yabancı’daki anlatıcının adını anımsar? Bunlarda insan tipleri var mıdır? Aksine, bu kitapları karakter incelemeleri olarak kabul etmek saçmalığın daniskası olmaz mı?” 5

Akımın teorisyenlerinden Jean Ricardou Yeni Roman'ı "Roman artık bir serüvenin yazısı değil bir yazının serüvenidir." Sözleriyle açıklar. Alain Robbe-Grillet romanları Silgiler (Les Gommes, 1953) ve Kıskançlık (La Jalousie, 1957) teorinin uygulamaya dökümü niteliğindedir.

Silgiler (Les Gommes, 1953);

 “İşte bütün hikâye de bu zaten; Wallas bir kez daha girişir ne aradığını anlatmaya: yumuşak, hafif, gevrek ama ezildiğinde biçimi bozulmayıp toz halinde ufalanacak bir silgi; kolayca bölünebilecek, kırıldığında da deniz kabuğunun içindeki sedef gibi kaygan ve parlak olacak bir silgi. Birkaç ay önce nerden aldığını söylemeyi beceremeyen bir arkadaşında görmüştü böyle bir silgiyi. Kolayca bulabileceğini sanmıştı ama hala bulamamıştı. Ayrıtları iki üç santimetre uzunluğunda, köşeleri –belki de kullanıldığı için- hafifçe yuvarlanmış, sarımsı bir küp biçimindeydi. Küpün yüzlerinden birinde üreticinin markası yazılıydı ama okunamayacak kadar silinmişti; ortadaki iki harf ("di" harfleri) çözülebiliyordu bir tek; önce de sonra da en azından ikişer harf daha olmalıydı.” 6

Dedektif Wallas böyle tarif ediyor roman boyunca dükkân dükkân aradığı silgiyi. Ortadaki iki harfi “di’ olan silginin markasını okura da bir bilmece gibi gizliden soruyor. Tıpkı Yunan mitolojisinde Sfenks’in Oidipos’a yoluna devam edebilmesi için sorduğu bilmece gibi. Odip marka silgi Wallas’ın geçmişini, çocukluğunu silmesine yardımcı olacaktır. Alain Robbe-Grillet Silgiler romanında Oidipos mitinden ilham alır. Kehanetin kurbanı olan, babasını öldürüp annesiyle evlenen Odip gibi, Wallas da dedektif olarak atandığı kasabada katili bulmak adına gezinir. Bilmeden üvey annesiyle karşılaşır ve tıpkı mitolojide ayakları şiş anlamına gelen Odip gibi Wallas’ın da yürümekten ayakları şişer.
Şüphenin kol gezdiği dedektif romanları belki de Yeni Roman akımını en iyi yansıtacak türdür. Silgiler romanını yapı biçiminden bir tiyatro eseri gibi kaleme alan Grillet, kuşku kavramını romanın bütününe yayar. Yeni Roman akımının öncülerinden Nathalie Sarraute’nin “Kuşku Çağı” diye nitelendirir dönemi.
“Kuşku, roman kişisiyle, bu kişiye gücünü veren kullanılmış mekanizmayı yavaş yavaş ortadan kaldırarak, organizmanın kendisini savunmak ve yeni bir dengeye sahip olabilmek için gösterdiği tepki haline geliyor. Phillip Toybee, Flaubert’in öğretisini anımsayarak şöyle der: ‘Kuşku, romancıyı en büyük borcunu ödemeye zorlar; bu borç ise yeni bir şey bulmaktır.”7


Kıskançlık (La Jalousie, 1957);


Kuşkunun karakteri yiyip bitirdiği ve roman boyunca kendini gösterdiği bir diğer Alain Robbe-Grillet yapıtı da; Kıskançlık. (La Jalousie, 1957) Karısı A’nın komşuları Franck’la  kendisini aldattığını düşünen  bir adamın hikayesine tanık oluyoruz. Üç kişiden oluşan romanda kişilerin aslında çok da önemli olmadığını vurgulamak, klasik romandaki karakter betimlemelerini hafife almak adına olsa gerek Grillet başkahramanına sadece A demiş, ismini tam olarak yazmamış. Komşu Franck sık sık yemeğe gelir. Karısı A ile yan yana oturur. Anlatıcı koca onları gözlemler ve miniklerinden yola çıkarak yakın olduklarına dair kafasında şüpheler belirir. Adam mutfaktayken, yanlarında yokken Franck duvardaki kırkayağı ezerek öldürür. Duvardaki kırkayak lekesi ve kendisine kırkayağı hatırlatan her imge onda kıskançlık duygusunu canlandırır.  Romanın orijinal adı da hikâyesi kadar derin. La Jalousie yani Fransızca kıskançlık kelimesi aynı zamanda perde görevi gören jaluzi manasına da geliyor. İçeriden bakıldığında dışarısının görünebildiği ama dışarıda kalanın içeriden bir haber olduğu mekanizma kıskançlık kavramına da oldukça yakışmış gibi duruyor.

“Yoksa her şey ben olmadığım zaman, benim olmadığım yerde mi oluyordu?”  Yusuf ATILGAN,  Aylak Adam

Cumhuriyet dönemi Türk Edebiyatı’nın önemli kalemlerinden Yusuf Atılgan’ın romanlarına baktığımızda da Yeni Roman tekniklerini görebiliyoruz.  Aylak Adam ve Anayurt Oteli romanlarıyla tanınan yazar, bilinç akımı ve iç monolog tekniklerini uygularken, modern insanın yalnızlığından, kötümserlikten ve yabancılaşmadan söz eder. Tıpkı Alain Robbe-Grillet romanı Kıskançlık’ta karakterin adının A… olması gibi, Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ı da C.’dir. Anayurt Oteli ve Aylak Adam romanlarında nesneleri kişilerin önünde tutan, pek çok tekniği bir arada kullanıp, roman anlayışına yenilikçi bir soluk getiren Atılgan, Türk edebiyatında yer edecek C. gibi bir anti-kahraman tipiyle bizleri tanıştırmıştır.
“Bir romanın, gerçek bir romanın nasıl olması gerektiğini bilmiyoruz; sadece bugünün romanının bugün yaptığımız şey olacağını ve dün olan şeyle bir benzerlik kurmak değil, daha ileri gitmek zorunda olduğunu biliyoruz. Yeni Roman’ın tek yaptığı şey, roman türünün daimi gelişimi izlemektir. ”8

24. İstanbul Uluslararası Film Festivali'nde (2005), yaşam boyu başarı ödülü kazanan Alain Robbe-Grillet sine-roman tekniğinin yaratıcılığı yapıp, yenilikçi kalemini sinema perdesine de aktarmıştır. 2008 yılında hayata gözlerini yuman Fransız yazar Alain Robbe-Grillet ortaya koyduğu eserleriyle bu hayatta güneşin altında yeni bir şey var diyor bizlere.


1 Alain Robbe-Grillet, Yeni Roman, Kuramlar Neye Yarar, s,10, Kafekültür Yayıncılık, Türkçesi: Ece Korkut.
2Alain Robbe-Grillet, Yeni Roman, Günümüz Anlatısında Zaman ve Betimleme, s,124,  Kafekültür Yayıncılık, Türkçesi: Ece Korkut.
3Alain Robbe-Grillet, Yeni Roman, Günümüz Anlatısında Zaman ve Betimleme,  s,131, Kafekültür Yayıncılık, Türkçesi: Ece Korkut.
4Alain Robbe-Grillet, Yeni Roman, Vadesi Dolmuş Birkaç Kavram Hakkında, s,26, Kafekültür Yayıncılık, Türkçesi: Ece Korkut.
5Alain Robbe-Grillet, Yeni Roman, Vadesi Dolmuş Birkaç Kavram Hakkında, s,27, Kafekültür Yayıncılık , Türkçesi: Ece Korkut.
6Alain Robbe-Grillet, Silgiler s,107, Yapı Kredi Yayınları, Türkçesi: Alp Tümertekin.
7 Nathalie Sarraute, Kuşku Çağı, Les Temps modernes, Şubat 1950, s, 59, Kafekültür Yayıncılık, Türkçesi: Eylül Desen Kaytancı.
8 Alain Robbe-Grillet, Yeni Roman, Yeni Roman Yeni İnsan, s,10, Kafekültür Yayıncılık, Türkçesi: Ece Korkut.



Candan Selman


Malihulya Ya Da Melancholia



Dünyanın sonunun geleceği aylar öncesinden bellidir ve insanoğlu  bu gerçeği istemeden kabullenmiş son geceye, yeni yıla girecekmiş gibi  hazırlanmaktadır.  Son an geldiğinde fonda çalan Quantanamera şarkısı ile ekran beyaza düşer ve ben yıllarca unutamayacağım bir sekansı hafızama kazıyarak  sinemadan ayrılırım. Yıl 1999, İstanbul Film Festivali, aylardan Nisan.





O güne değin izlemediğim türden bir “kıyamet” filmidir bu… Last Night (Son Gece); Kanadalı oyuncu Don McKellar’ın ilk uzun metrajlı filmi.  Patlamalı, koşuşturmalı, nefes tutmalı felaket filmlerine inat Quantanamera eşliğinde beni ağlatan ilk uzun virajlı filmim…
Sonraları  kimi zaman düz, kimi zaman dik, kimi zaman az ya da çok virajlı filme saptım. Bazen yönetmenin, bazen oyuncunun, bazen de hikâyenin büyüsüne kapılıp seçimler yaptım.






Bu sefer  ismiyle kendini bana gösterdi. Melankoli. Afişe yaklaştım. Kirsten Dunst gelinliğiyle kendini sulara bırakmış yatıyordu. Kulağımda Nick Cave, Kylie Minague ile düete başladı; “Where the wild roses grow…”


Filmlerinin çoğunu beğenerek izlemekle birlikte Lars Von Trier hayranı olduğumu söyleyemem size. Bazen uzak, bazen de yakın bulmuşumdur kendime. “Dalgaları Aşmak” onu ayrı tutuyorum hepsinden. Afişi; oyuncunun, yönetmenin ve filmin adını duyunca melankoli dalgaları aşıp bana ulaştı. Filmler üzerine hiçbir ön bilgi edinmeden; gözümü, kulağımı kapayarak izlemek isterim filmi. Bu da öyle oldu. Kapattım kendimi dünyaya ve sonunda melankoli ile baş başa…
Şayet filmi izlemediyseniz buradan sonra yazacaklarımı okumanızı önermem. Hızla sayfanın altına gidin ve mavi resimden itibaren okumaya devam edin. Yok ben filmi izledim ve her şeyi duymaya hazırım diyorsanız, buyurun sayfa sizin…
İki bölümden oluşuyor film. İki kız kardeşin adını alıyor bölümler; Justine (Kirsten Dunst) ve Claire (Charlotte Gainsbourg).  






Justine:
Büyük bir düğünle başlıyor filmimiz. Justine ile Michael’ın düğünü. Gelinin ablası Claire ve kocası John (Kiefer Sutherland) tarafından hiçbir masraftan kaçınılmayacak şekilde organize edilmiş, sabaha dek sürecek bir eğlence. Justine hüzünlü. Bir gelin için hüzün az laf. Mutsuzluk yüzünden okunuyor. Büyük malikâneye kapıdan girerken gözü gökyüzüne takılıyor. Samanyolu’ndaki kırmızı renkli yıldızı fark ediyor. Amatör astronom John, onun Akrep takım yıldızının kalbi Antares  olduğunu söylüyor.
Gecenin yıldızı olarak Justine’in kendi düğününe konsantre olamadığını, gece boyunca herkesten ve her şeyden kaçtığına tanık oluruz. Bir ara tek başına gidip gökyüzüne bakar, küçük yeğeni Leo’yu yatırır, küvete yayılır ve hatta yeni tanıştığı patronunun yeğeniyle kaçamak sevişir. Ve gecenin sonunda damat Michael onu terk ederek başlamadan bir evliliği sona erdirir. Ertesi gün kız kardeşiyle at binen Justine, kırmızı yıldızı gökyüzünde görememektedir.


Claire:
Ağır bir depresyon geçiren Justine bir süre önce düğünün yapıldığı ablası Claire ve eniştesi John’un malikânesine yerleşir. Yemek yemiyor, banyo yapmayı reddediyor, neredeyse hareket bile edemiyordur.
Kız kardeşiyle ilgilenen Claire’i huzursuz eden daha büyük bir sorunu vardır. Güneşin ardında gizli duran Dünya benzeri  oldukça büyük mavi bir gezegen olan Melankoli görünür olmuş, Dünya’ya yaklaşmaktadır. Bu durum eşi John’u oldukça heyecanlandırır. Bilim insanları  tarafından Dünya’nın yanından geçip gideceği söylenen Melankoli’yi oğluyla birlikte daha net izleyebilmek için teleskop bile satın almıştır.  Claire de heyecanlıdır ama onun heyecanı daha çok tedirginlikle örülüdür. Bazı bilir kişiler bu geçip gitme durumunu “Dünya ve Melankoli’nin Ölüm Dansı” olarak tanımlıyordur. John her ne kadar Claire’i rahatlatmaya çalışsa da Melankoli tüm ihtişamı ile ürpertici biçimde Dünya’ya doğru gelmektedir.
Kız kardeşi ile at binen Justine gökyüzünde Melankoli’yi ilk gördüğü an çok sevdiği atını dövmeye başlar. Artık bir sonun başlangıcına girdiğini hissetmektedir.



Evet Justine’in önsezileri oldukça güçlüdür ve nasıl olduğunu bilmediği bir şekilde olacakları hissedebiliyordur. O andan itibaren Melankoli gezegeni Dünya’ya yaklaşırken Justine’in içindeki melankoli uzaklaşmaya başlar. İlk bölümde düğünü kontrol etmeye çabalayan ablası Claire ise tüm soğukkanlılığını kaybetmiş, ne yapması gerektiğini bilememektedir. Claire geceleri korkudan uyuyamazken, Justine mavi gezegenle bütünleşmektedir.

Dünya zaten tüm pislikleriyle yaşanılası bir yer değildir ve bu yüzden Justine içindeki melankoliyi bir yana atıp yaklaşmakta olan Melankoli’ye kollarını açar.
İlk bakışta gerçekten mavi gezegen Dünya’ya selam verip gidiyor gibidir. Uzaklaşmakta olan Melankoli Claire’i ve John’u rahatlatır. Fakat sabah Claire eşi John’u ahırda atların yanında intihar etmiş olarak bulur. Melankoli geçip gitmemiştir, Dünya’ya daha da yaklaşmıştır. Yapacak bir şey yoktur. Claire önce oğlu Leo’yla kaçmaya çalışsa da dakikalar içinde kaçacak da bir yer olmadığını anlar.
Justine’in düğününü titizlikle organize etmeye çalışan Claire, kendilerini bekleyen sonu organize etmeyi başaramaz. Ne kendini, ne de oğlunu teskin edebilir. Düğün günü kendini kaybeden Justine ise ablasının tersine bilge bir edayla küçük Leo’ya korkmaması gerektiğini, sihirli bir mağara inşa ederek, onu gezegenden koruyacağını söyler.





Eski dilde malihulya Türkçe’de karasevda olarak bilinen melankoli; insanı ortada somut bir gerekçe yokken dahi mutsuzluk haline sokan ve yalnızlığa iten ruh halidir. Bir kara deliktir insanı yutan, dünyasını parçalayan… 
Lars Von Trier’in Melankoli’si de insanı bir karadelik gibi kendine çekiyor. Felaketler içten dışa, dıştan içe doğru gelebilir. Melankolik bir patlama dünyanızı yok edebilir. Don McKellar’ın Son Gece filminden sonra pek çok felaket filmi izledim. Ama yıllar sonra  Melankoli ile birlikte  Quantanamera çaldı yine içimde…

Meraklısına:
.Justine'in gelinliğiyle elindeki çiçek buketiyle çay üzerine uzanmış hali, John Everett Millais'ın "Ophelia " isimli tablosundan esinlenerek tasarlanmıştır.
.Lars Von Trier’in “Dalgaları Aşmak” filmindeki damat Stellan Skarsgård, Melonkoli filminde Justine’in patronunu oynarken, oğlu Alexander Skarsgård  bu sefer damat rolündeki Michael’ı oynamaktadır.
. Justine rolü için önce Penélope Cruz düşünülmüş ama Karayip Korsanları’nı bırakamayan Cruz’un yerine Kirsten Dunst getirilmiş.
.Film süresince John golf sahasında 18 adet delik bulunduğunu özellikle vurgular. Ama finale doğru Claire  yanında bayrağı bulunan 19. deliğin yanından geçer. Lars Von Trier’e göre “19.Delik” Limbo’dur; Cehennemin sınır noktası…


Candan Selman

Koridorun Hafızası "Backrooms" ve "Severance"

Bir koridorun bizi korkutması için karanlık olması gerekmez. Hatta en ürkütücü koridorlar çoğu zaman floresan lambalarıyla aydınlatılmış, ha...