12 Kasım 2019 Salı

Vincent/ Tim Burton

Vincent/ Tim Burton
Çeviri: Candan Selman





Vincent Malloy yedi yaşında
Her zaman kibar ve aklı başında
Yaşına göre olgun ve düşünceli davranıyor
Ama kendini Vincent Price sanıyor. 



Dert etmez kız kardeşi, köpeği ve kedisiyle yaşamayı
Ama tercih eder evini örümcekler ve yarasalarla paylaşmayı.
Kendi yaşadığı korkuları yansıtır bu eve
Dolanır karanlık koridorlarda, yapayalnız ve acılar içinde.







Halası onu görmeye geldiğinde iyi davranır kadına
Ama müzesi için batırdığını hayal eder onu balmumuna.


Köpeği Abercrombie üstünde deneyler yapmayı sever
Onu korkunç bir zombiye dönüştürmeyi ümit eder.
Böylece o ve korkunç zombi köpeği
Kurbanlar aramaya çıkabilir, bölerek Londra’nın sisini



Düşünceleri sadece korkunç suçlar üzerine değildi
Zaman geçsin diye resim yapmayı ve okumayı da severdi.
Diğerleri severken okumayı çocukça bir senaryo
Vincent’ın en sevdiği yazar Edgar Allan Poe.







Bir gece korkunç bir hikâye okuyayım dedi biraz
Okuduğu bölüm yüzünden yüzü oldu bembeyaz.




Bu korkunç habere karşı kalbi attı heyecanlı
Karısı gömülmüştü canlı canlı.
Gerçekten öldü mü diye kazıp mezarına girdi
Mezar sandığı yer annesinin çiçek bahçesiydi.




Annesi Vincent’ı yolladı odasına
Hapsoldu kulesine, boyun eğdi alın yazısına.
Böyle geçecekti geri kalan hayatı, tutuklu ve ıssız
Güzel karısının tablosuyla yapayalnız.

Yalnızlık ve delilik içinde kapanmışken mezarına
Vincent’in annesi dayandı odanın kapısına.
“Eğer istiyorsan çık sokağa oyna
Dışarıda var güneşli bir hava”


Vincent ağzını açmayı denedi ama konuşamadı
Tek başına geçen yıllar demek ki ona pek yaramadı.
Aldı bir kağıt karaladı bir şeyler hal bu üzre
“Bu evin hayaletiyim ben, gidemem artık bir yere.”




Annesi lafa girdi hemen “hayalet falan değilsin, daha ölmedin bile
Tüm bu oynadığın oyunlar senin kafanın içinde.
Sen Vincent Price değil, Vincent Malloy’sun
Ne delisin ne divane sen küçücük bir çocuksun.
Daha yedi yaşındasın ve benim oğlumsun
Hadi çık dışarı oyna hala ne duruyorsun.”

Vincent yavaşça dayanırken duvara
Lafını dinletemeyen annesi indi aşağı kata
Oda başladı dalgalanmaya, sallanmaya, çatırdamaya
Korkunç deliliği ulaştı en son noktaya.

Gördü zombi kölesi Abercrombie’yi
Duydu mezardan yükselen karısının sesini
Tabutundan seslenerek verdi korkunç emirler
Duvarlar çatlarken, uzanırken iskelet eller.



Rüyalarına sızan hayatındaki tüm korkular
Delice kahkahalar, ürkütücü çığlıklar!
Kurtulmak için delilikten, kapıya doğru uzandı
Ama çok güçsüzdü yere kapaklandı.



Sesi bitkin ve yavaştı okurken bile
Edgar Allan Poe’nun Kuzgun şiirinden bir dize.
“Gölgeden çıkan ruhum
Yerde yatıyor boylu boyunca
Ayağa kaldırılabilir mi?
Asla…”



28 Ağustos 2019 Çarşamba

Edebiyatın Kimsesiz Çocukları



“Yıllardır ki bir kılıcım kapalı kında,
Kimsesizlik dört yanımda bir duvar gibi;
Muzdaribim bu duvarın dış tarafında,
Şefkatine inandığım biri var gibi.”
Kimsesizlik/ Kemalettin Kamu







                Tom Sawyer’dan Oliver Twist’e, Jane Eyre’den Çalıkuşu Feride’ye kadar edebiyat tarihi annesiz babasız kahramanlarla dolu. Yaşayacak huzur dolu bir evi, kendisine şefkat gösterecek bir ailesi olmayan karakterler romanlarda ve öykülerde dünyayı bir ev olarak algılarlar. Kendisini kontrol altında hissetmeyen, hiçbir yere yürekten bağlı olmayan bu kahramanlar tamamen özgür bir ruhla maceradan maceraya atılır, kendilerinden başka kaybedecek bir şeyleri olmadığı için korkusuzca hamleler yaparlar. Erenköy Kozyatağı'nda Besime teyzesinin yanında kalan Feride ile Missouri Mississippi Nehri kenarında Polly teyzesiyle yaşayan Tom Sawyer aslında birbirinden çok da farklı karakterler değildir. Ele avuca sığmayan Tom gibi, Feride de yaramazlıkları yüzünden çevresindekileri bezdirmiş hatta bu sebepten ‘Çalıkuşu’ lakabını almıştır.

 Günümüz edebiyatının en popüler öksüz karakteri şüphesiz ki büyücü dünyasının gözde çocuğu; Harry Potter. Küçük yaşta öksüz kalan Harry de tıpkı Tom ve Feride gibi hiç sevmediği Petunia teyzesinin evinde Vernon eniştesi ve anlaşamadığı kuzeni Dudley’le birlikte yaşamak zorundadır. On bir yaşına bastığında bu küçük dünyadan kurtulacak ve bir büyücü olduğunu öğrenip yedi yıl boyunca okuyacağı Hogwarts Cadılık ve Büyücülük Okulu'na doğru yol alacaktır. Tıpkı diğer öksüz kahramanlar gibi Harry de korkusuz, ayakları yere sağlam basan, kendi kararını kendi verebilen bir karakterdir. Ruh Emiciler, ölümcül büyüler, karanlık yaratıklar ve en önemlisi de anne ve babasının ölümünden sorumlu  Lord Voldemort’la   (Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen) savaşacak yetide olan Harry dünya çapında her yaştan okurun ilgisini çekmiştir. Tıpkı Harry gibi Lord Voldemort da bir öksüzdür. Londra'daki bir yetimhânede dünyaya gelen Tom Marvolo Riddle ya da nam-ı diğer Lord Voldemort hayatının ilk 11 yılını bu yetimhanede geçirir. Harry’nin aksine Lord Voldemort tüm zamanların en korkunç ve kötü büyücüsü haline dönüşmüştür.  Yedi ciltlik roman serisinde J.K.Rowling öksüz iki karakteri iyi ve kötü olarak romanın merkezine yerleştirmiş, çevresel faktörlerin bir çocuğun gelişiminde oynadığı rolün altını çizmiştir.

Bir okur bundan daha fazlasını isteyemez zaten. Soluk soluğa okuyacağı bir hikâye ancak özgür bir karakterle mümkündür. Okur; annesiz ve babasız kalmış, hayatta tek başına mücadele veren bir çocuğu kendi çocuğu gibi sahiplenir. Çizgi kahraman Heidi’yi de sevişimiz bu yüzden değil midir? Heidi kimsesiz kalıp, sert mizaçlı dedesinin yanına sığınmasa, Alplerde anne ve babasıyla yaşayan mutlu bir çocuk olsa sanırım hiçbirimiz onu bu denli sevmez, ona şefkat duymazdık. Öksüz bir çocuk, hepimizin çocuğu haline geliyor, okurken karaktere sahip çıkıyor, onunla hop oturup, hop kalkıyoruz.  Yazarlar da anne babası olmayan bir çocuğa hem dört elden sahip çıkıyor hem de onları istediği gibi kötülüğün ortasına bırakabiliyor. Şayet Charles Dickens, Oliver’e bir anne baba yazsaydı onu Londra’nın pis sokaklarında yankesici çocukların ve korkutucu Fagin’in yanına yollayamazdı. Mark Twain, Tom Sawyer’i eğitimli bir anne babanın çocuğu yapsa bütün gün balık tutup, tütün çiğneyen Huckleberry Finn’le takılması için izin koparamazdı.

“Tüm zamanların en iyisiydi, belki de en kötüsü de... Bilgeliğin çağıydı. Aptallığın çağıydı,
inançların dönemiydi, inançsızlığın da. Mevsim aydınlığın mevsimiydi, belki de karanlığın...
Umut'un baharını, umutsuzluğun kışını yaşıyordu. Her şey geleceğindi. Gelecek hiçlikti aslında.
Hepimiz cennete gidiyorduk; ya da tersine, cehenneme.”

Bu satırlarla başlıyor İngiliz Edebiyatının en güçlü kalemlerinden Charles Dickens’ın anlattığı İki Şehrin Hikayesi. 1812-1870 yılları arasında yaşayan Dickens, Victoria Devri’nde yaşamış ve bu parlak ve bir o kadar da karanlık dönemin olumsuz koşullarını romanlarında aktarmıştır.


1837 ile 1901 yılları arasında yaşanan Viktoria Dönemi adını Kraliçe Victoria'dan alır. Büyük Britanya'da sanayi devriminin başlaması ve makineleşmenin ardından insanların yaşamlarında ve sosyal statülerinde değişimler oldu. Zengin ve fakir arasındaki ayrım git gide büyüdü. Sayıları artan fabrikalarla Viktoria Britanyası dünyanın en önemli sanayi devleti hâline geldi. Bu değişimle birlikte insanların hayatlarında sorunlar da boy göstermeye başladı. İşçiler fabrikalarda ve madenlerde, düşük ücretle, uzun saatler boyunca, olumsuz koşullarda çalışıyor, sağlıksız evlerde yaşıyorlardı. İçme suyu sağlayan pompalar, kirli sularla karışıyor, zaten bünyesi zayıf olan insanlar kolayca hastalanıyordu.  İngiltere nüfusu bu dönemde 20 milyondan 40 milyona çıkmış, sokaklar kimsesizlerle hasta ve yoksullarla dolmuştu. Sosyal hayattaki bu tutarsızlıklar yazarların kalemine ilham olmuş, bu dönemde binlerce roman yazılmıştı. 1865 yılında Lewis Caroll tarafından yazılan Alice Harikalar Diyarında eserinin Viktoria dönemini hicvettiği ve bu çocuk kitabında alternatif bir yaşam arayışına girdiği söylenir. Eleştirmenlere göre kitaptaki zalim Kupa Kraliçesi, Kraliçe Victoria’nın ta kendisidir.

“Hepimiz çevresine toplandık; Bayan Cathy’nin başının üstünden bakınca, 
kir pas içinde, üstü başılime lime, siyah saçlı küçük bir çocuk gözüme ilişti; 
Catherine’den büyük görünüyordu. Kucaktan yere indiği zaman, 
şaşkın şaşkın çevresine bakınıp, hiçbirimizin anlamadığı bir şeyler söyleyip durdu.
Benim ödüm kopmuştu; Bayan Earnshaw çocuğu ise, nerdeyse,
kolundan tutup kapı dışarı edecekti; çok kızmıştı.
“Kendi çocuklarımız yetmezmiş gibi bir de
şu çingene veledini mi besleyeceğiz,”
diye söyleniyordu. Hangi akla hizmet edip, bu çocuğu eve getirmişti;
yoksa aklını mı kaçırmıştı? Bey meseleyi açıklamaya çalıştı;
ama yorgunluktan ölmek üzereydi. Hanımın azarlamaları arasında,dudaklarından
ancak şu sözler döküldü: “Zavallıyı, Liverpool sokaklarında açlıktan kıvranırken buldum. 
Evsiz barksız, sesi soluğu çıkmaz bir halde görünce de dayanamadım
aldım getirdim. Gerçi kimin nesi olduğunu soruşturdum, ama bilen çıkmayınca,
param ve vaktim sınırlı olduğu için daha fazla uğraşamayarak 
boşuna masraf etmeden eve getirmeye karar verdim.”
–Emily Brontë, Uğultulu Tepeler

Erkek kimliği ile sanat yapmaya çalışan, kadının edebiyat yapmasının hoş karşılanmadığı Victoria Dönemi’nde yaşayan Brontë kardeşler (Charlotte Brontë, Emily Brontë, Anne Brontë) çağlar ötesi romanlar yazdılar. 1847’de tek romanı olan Uğultulu Tepeler’i yayınlayan Emily Brontë bir sene sonra otuz yaşında tüberküloz sebebiyle hayata gözlerini yumdu. Emily belki de hiç yaşamadığı tutku dolu aşkı Catherine ile Heathcliff’i kaleme alarak ölümsüzleştirdi.

Uğultulu Tepeler evinin sahibi Earnshaw, Liverpool’dan altı yaşında esmer bir çingene çocukla döner. Heathcliff adını verdiği bu çocuğu kızı Catherine ve oğlu Hindley ile birlikte büyütür.  Heathcliff tüm hayatı boyunca Catherine’i  derin bir aşkla sevecektir. Victoria döneminin ihtişamının arka planındaki tüm çaresizlikler, öksüz Heathcliff’in öfkesinde ve kimsesizliğinde toplanmış gibidir. Üç kız kardeşten en büyüğü olan Charlotte Brontë de ‘Jane Eyre’ romanı ile adını dünya klasiklerine yazdırır.  Küçük yaşta annelerini kaybeden Brontë kardeşler,  karakterlerine de aynı acıyı yaşatmış, onları da kurgusal hayatlarına kimsesiz bir çocuk olarak başlatmıştır. Jane Eyre de tıpkı Heathcliff gibi küçük yaşta annesini ve babasını kaybetmiş, Gateshat konağında, kendisini sevmeyen yengesi ve iki kuzeniyle yaşamaktadır. Heathcliff’in Catherine’i sevmesi gibi o da mürebbiyelik yaptığı Thornifield Malikânesi’nin sahibi Bay Rohester’a tüm kalbiyle bağlanacak, kimsesizliğini unutmaya çalışacaktır.

Dünya edebiyatında olduğu gibi Türk edebiyatında da öksüz ve yetim çocuğun kullanımına sık sık rastlıyoruz. Ebeveyni olmayan bir çocuğu hikâyenin kahramanı yapmak, daha roman başlamadan karaktere gizli ve dokunaklı geçmiş biçmek anlamına geliyor. Hikâye daha başlamadan başlıyor. Okur bu duyguyla daha ilk satırdan kitaba bağlanıyor. Annesiz bir çocuğa çoğu zaman da kötü bir üvey anne figürü çiziliyor. Yaşanılan trajedilere kayıtsız kalan bir baba ve gaddar üvey annenin himayesindeki yetim çocuk figürü romanlara ve roman uyarlaması Türk sinemasının melodramlarına da konu oluyordu.

300’den fazla romana imza atan Kemalettin Tuğcu, kırık aşkların yazarı Kerime Nadir başta olmak üzere Reşat Nuri Güntekin, Ömer Seyfettin, Refik Halit Karay,  Samipaşazade Sezai gibi pek çok yazar yazdığı dokunaklı hikâyelerle okuru gözyaşlarına boğmuştur.  Hikâyelerdeki bu çocuklar yetimhanede, sokaklarda,  yatılı okullarda ya da hizmetçi olarak bir konakta zorluklar içinde büyüyordu. Daha şanslı olanlar ise bir akrabanın yanına gönderiliyor ya da varlıklı bir aileye evlatlık olarak veriliyordu.

'En iyi bildiğin şeyi yaz' söyleminden yola çıkarak, bu hüzünlü hikâyeleri kaleme alan yazarların acaba kendi hayat hikâyelerinde de benzerlik var mıdır sorusunu sorabiliriz. Annesini, babasını kaybeden yazarlar olduğu gibi küçük yaşta her ikisini de kaybeden yazarlar da mevcut.

Jean Jacques Rousseau, Stendhal, Gerard de Nerval, Mallerme, O. Henry, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Tevfik Fikret, Virginia Wolf, Halide Edip Adıvar, Ahmet Haşim, Aldous Huxley, Nurullah Ataç, Ceyhun Atuf Kansu çocuk yaşta annesini kaybetmiş yazarlardan bazılarıdır.

George Sand, Ivan Turgenyev, Charles Baudelaire, Şinâsî, Mark Twain, Emile Zola, Maksim Gorki, Andre Gide, Agatha Christie, Peyami Safa, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Jean-Paul Sartre, Cesare Pavese, Albert Camus, Sylvia Plath ise aynı acıyı küçük yaşta babasını kaybederek yaşamıştır.

Ailesi olmayan karakterler gibi Edgar Allen Poe, Lev Nıkolayevıc Tolstoy, Şemsettin Sami, Somerset Maugham, Eflatun Cem Güney, Yasunarı Kavabata ise hem annesini hem babasını kaybeden yazarlardan…

1697 yılında yazılan Cinderella masalından günümüze değin, kalplerimizi acıtan, hoplatan ve ısıtan öksüz kahramanlar. Dünyayı ev bilmiş, kimi zaman köşe bucak dağıtan, kimi zaman sığınacak bir liman arayan karakterler. Dünden bugüne hiç büyümeyecek, biz okudukça satırlar arasında nefes almaya devam edecekler. 


Candan Selman
Kitapçı Dergisi Eylül/Ekim 2016 Sayı 17 


28 Temmuz 2019 Pazar

Kumru Günlüğü


“’Kuşların olmadığı bir yer, baharatsız ete benzer.’” Benim yerim böyle bir yer değildi. Kendimi ansızın kuşlara komşu buldum. Hiçbirini hapsetmeden, kendimi yanlarına kafesleyerek.”
                                                                           Henry David Thoreau / Nerede ve Ne İçin Yaşadım



22 Haziran 2019
Günlerdir pencereme konup etrafta gözlem yapan kumru çifti bu sabah inşaata başladı. Kuşların penceremden yemek yediği, su içtiği çok olur. Ama bu benim için bir ilk.



23 Haziran 2019
Rüzgâr kumruların taşıdığı dalı sopayı uçurmuş. Yuvadan eser kalmadı. Anladım ki benim pencere yuva için uygun değil. Yine de şansımı denedim. Bir karton kutunun içine bahçeden topladığım çalı çırpıyı koydum. Topladıklarım daha önce kumruların getirdikleriyle aynı görüntüde.


24 Haziran 2019
Kumrular gün boyu penceremde durdular. Bir bana bir de kutuya baktılar. Yok olan yuvalarının yerinde hazır bir yuvayı görmek onları epey şaşırtmış olacak. Ama sonuç hem benim hem de kumrular için oldukça tatmin edici. Dişi kuş kutuya yerleşti.


25 Haziran 2019
Erkek kuş ortada yok. Dişi kutudan hiç çıkadı. Odysseus’un yolunu gözleyen Penelope gibi duruyor. Ve yumurtayı gördüm. Bir tane, bembeyaz. Penelope ve Odysseus’un çocuğu Telemakhos…

26 Haziran 2019
Penelope nasıl kalkmadan yemek yiyecek, Odysseus nerede diye endişeliniyordum. Meğer kumrular tek eşliymiş. Yuvada nöbetleşe yatarlarmış. İnsanoğlunun kumrulardan öğreneceği çok şey var.


27 Haziran 2019
Dün gece çok rüzgâr vardı. En büyük endişem sağanak yağmurun yağması ve karton kutuya su dolması. Yine de pencereyi açıp onları korkutmamam gerektiğini biliyorum. Kutuyu hazırlamam ve kumruların o kutuyu kabul etmesi büyük şanstı. Ama daha fazla şansımı zorlamak istemiyorum. Onları doğal haline bırakmam gerek.

28 Haziran 2019
Gündüz biraz yağmur yağdı. Penelope’nin ya da Odysseus artık hangisi bilmiyorum, üzeri biraz ıslandı. Ama büyük bir özveriyle hiç kıpırdamadan yumurtayı korumayı başardı. Gece yağmur artar diye endişelensem de korktuğum olmadı.


29 Haziran 2019
Bugün bir kumru çifti gelip pencere demirlerine tünediler. Paris ve Helen. Kutuda yatan Penelope’yi dikkatlice incelediler sonra uçup gittiler. Belki de pencerenin yeni kiracıları onlar olacaktır. Oda ne zaman boşalıyor diye kontrole gelmiş olabilirler. Kim bilir?

30 Haziran 2019
Yumurtanın üzerinde şekil değişiklikleri yapıyor. Bir o yana bir bu yana yatıyor. Ama sabırla sıkılmadan yatıyor. Ta ki eşi gelip nöbeti devralana kadar. İnsanların kumruların sabrından ve sadakatinden öğreneceği çok şey var.

1 Temmuz 2019
Dışarıdaki ağaçtan bir kumru sesi geldi. Bizimki yattığı yerden sese cevap verdi. Yakında kuş dilini
çözeceğim.


2 Temmuz 2019
Birkaç gün önce yağan hafif yağmuru saymazsak, çiçeklerim günlerdir su yüzü görmedi. Saksılardaki minik çiçeklerden çok iki yıldır pencere pervazımı saran Arap yaseminim zor durumda. Toprağı epey kuru gözüküyor. Kumruyu korkutmadan penceredeki sinekliği aralayıp, çiçekleri sulamam gerekiyor.


3 Temmuz 2019
Mutfak penceresine kuş yemi döktüm. Nöbet değişimi yapan kumrular yem aramak için uzağa gitmiyorlar. Hemen yan pencerede karınlarını doyurup, kutsal görevlerinin başına dönüyorlar.


4 Temmuz 2019
Birbiriyle savaşan güvercinler salon penceresinin önündeki bütün yemi bitirmişler. Nöbet değişiminden kalkıp yemek yemeğe gelen Odysseus pencere kenarını boş görünce epey bozuldu. “Dur bekle,” dedim. Pencereyi açıp ortamı yemledim. Ben bunu yaparken kenara çekilip bekledi. Sonra da yüzüme baka baka karnını doyurdu. Beni seviyor.


5 Temmuz 2019
Daha iri olan kumrunun kuyruğunda beyaz bir tüy olduğunu fark ettim. Daha iri olduğu için onun erkek olduğunu düşünüyorum. Böylece artık Odysseus’un hangisi olduğunu biliyorum.


6 Temmuz 2019
Çiçekleri sulamak zorunda kaldım. Penelope korkup yerinden kalktı. İşte o zaman onu gördüm. İkinci bir yumurta. Uzun zamandır orada duruyor olmalı. Sürpriz yumurta; Kinder.


15 Temmuz 2019
Geçtiğimiz hafta nöbetleşe yumurtaların üzerinde yatmayı sürdürdüler. Ve bu sabah beni bir sürpriz bekliyordu. Odysseus ve Penelope’nin beklenen bebeği Telemakhos yumurtadan çıktı. Tam da 21. Günde.


16 Temmuz 2019
Üzerinde kırçıllı tüyleri olan yavru kumru çok küçük gözükmüyor. Hafif hafif kımıldıyor. Annesi genelde üzerinde oturup onu ısıtıyor. Ve nöbet değişimi sırasında yavruyu ağızlarından besliyorlar. Kinder’i görememiştim ve sonunda bu sabah kutunun kenarında gördüm. Anne baba ondan ümidi kesmis olacak. Zavallı yavrucak öylece kutuda kalakaldı.


17 Temmuz 2019
Telemakhos gözle görünür biçimde büyüyor. Üstelik daha 2 günlük. Bir annesi bir babası besliyor. Tek çocuk olmanın faydalasını görüyor. Zavallı Kinder’e hala üzülüyorum. Yağan yağmurlar yüzünden anne baba bir yumurtaya sahip çıkabildi diye düşünüyorum.


18 Temmuz 2019
Penelope pencereye geldiğinde ötüyor sonra yavrusunu besliyor. Bu gün ilk kez Telemakhos annesine cevap verdi. Sesini duydum. Kafasını çevirip pencereden bana da bakıyor. Yakında yürümeye başlar. Bu gece ilk defa annesi ve babası onu yalnız bıraktı. Kutuda şu an tek başına uyuyor.


19 Temmuz 2019
Bugün yavruyu pek gözlemleyemedim. Annesi ona yemek getirdi mi bilmiyorum. Biraz endişeliyim. Eğer anne/ baba gelmediyse Telemakhos’u benim beslemem gerekecek. Bunun için bulguru haşlayıp önüne koymayı düşünüyorum. Umarım buna gerek kalmaz.



20 Temmuz 2019
Sabah altıda uyandım. Gözüm, kulağım pencerede. Neyse endişem çabuk sona erdi. Yedi civarı anne gelip yavruyu besledi. Her şey yolunda.


21 Temmuz 2019
Telemakhos büyüyor. Kırçıllı tüylerini dökmeye başladı. Gövdesinin alt tarafı bir kumru rengini almaya başlıyor. Kuyruğunda da beyaz bir tüy çıktı. Umarım onu diğer kumrulardan ayıracak bir renk farkı olur. Pencereden uçup gittikten sonra da gördüğümde onu tanımak istiyorum.


22 Temmuz 2019
Bugün annesi gelip bir süre yavrunun karşında oturdu. Sonra Telemakhos ilk defa kanatlarını açıp birkaç kez çırptı. İlk uçma dersini aldı sanırım.


23 Temmuz 2019
Bugün anne baba ve yavru üçü bir araya geldi. Küçücük kutuya birlikte sığdılar. Anne ve baba sırasıyla yavruyu beslediler. Yavru dediysem neredeyse anne ve babası kadar oldu. Tüyleri epey değişti.

24 Temmuz 2019
Bugün İstanbul epey yağmurlu. Bir önlem almam gerekiyordu. Yavrunun altındaki kutu önceki yağmurlardan epey parçalanmış halde. Kutunun üzerine büyükçe bir karton kutunun kapağını yerleştirdim. Derme çatma bir kulübede gibi. Neyse ki o şiddetli yağmurdan kutu sayesinde nasibini almadı. Yağmur hafifleyince üzerini tekrar açtım. Yağmurla tanışsın ve annesi geldiğinde kutudan ürkmesin diye. Her şey yolunda.


25 Temmuz 2019

Yavru sabah ilk kez pencerede bana döndü ve kanatlarını kocaman açıp birkaç kez kanat çırptı. Bugün her zamankinden daha cin bakıyor. Etrafı gözlemliyor. Bence yakında pencere içinde yürümeye ve hafif hafif uçmaya başlayacak. Yağmur ara ara yağıyor ama çok şiddetli değil. Yavrunun keyfi yerinde. 


26 Temmuz 2019
Yavru bütün gün boyunca kendini temizledi. Doğduğu günden beri bedenini kaplayan kırçıllı tüylerin çoğu dökülmüş yerini yeni kumru tüyleri kaplamıştı. Geride kalan tek tük kırçıllı tüyleri de ağzıyla koparıp attı. Artık tam bir kumru gibi gözüküyor.



27 Temmuz 2019
Bu sabah ayak sesleriyle uyandım. Perdeyi araladım ve kumruyu kutunun dışında, saksının üzerinde buldum. İlk defa kutunun dışına çıktı. Biraz yürüyüp etrafı gezindi. Dışarıdaki ağaçlara baktı ve sonra kutusuna geri döndü. Dünyası genişliyor. 


28 Temmuz 2019

Yavru dün geceyi saksının üzerinde uyuyarak geçirdi. Bugün ise gezinti bölgesini biraz geliştirdi. Ama hala koca bir bebek. Kenara serptiğim bulgurlarla ilgilenmedi. Annesinin gelip onu beslemesini bekliyor. Neyse ki iyi bir annesi ve babası var. Gün içerinde sık sık ziyaretine geliyorlar. Onlar gelince hemen kutusuna girip yemeğini bekliyor. Çok tatlı. 



29 Temmuz 2019

Otuz yedi gündür penceremde yaşayan kumru ailesinin yaşam bulan tek çocuğu Telemakhos, yumurtadan çıkışının on dördüncü gününde yuvadan uçtu.

Bu geçen muhteşem süreç içerisinde kumrulardan çok şey öğrendim. Bakmak ve görmek arasındaki farkın altını koyu bir kalemle çizdim. Yaşamın görebildiğim kısmı için minnet duyarken, şahit olamadıklarım için beslediğim merakı kat be kat arttırdım. Fedakarlarlığın, sadakatin, aşkın ve sabrın ne demek olduğunu hatırladım. Sevginin sahiplenmeyle ilgili değil, saygı ve vicdanla alakalı olduğunu, hiçbir canlının özgürlüğüne müdaale etmeden onu tüm varlığınla sevebileceğini kendime bir kez daha fısıldadım.

Tek taraflı sanmayın, kumrular da benden çok şey öğrendi. Bir şehrin kaosuna, belediyesine, yangınına, Haziran’ına ve Temmuz’una şahit oldular.  Aşk hayatımı dinleyip, benimle sevinip, benimle üzüldüler. Küçük İskender’in ardından en sevdiğim şiirini ağlayarak okuyuşumu dinlediler. Bütün kız arkadaşlarımın özel hayatlarına burunlarını soktular. Yeni romanımın sancılarının benimle çekip, yazdığım dizi film senaryosunu beğendiler. Stranger Things’in  ve La Casa de Papel’in 3. sezonunu benimle birlikte izlediler. Joao Gilberto’ya saygı duruşunda bulunup gece gündüz The Girl from Ipanema’yı dinlediler.

Kumrular ve ben pek çok öğrenip, hiçliğe çoğaldık.


" Kuş Ölür Sen Uçuşu Hatırla "
                                                                                     Füruğ Ferruhzad


15 Haziran 2019 Cumartesi

Beyin Yakan İspanyol Filmleri



1- Los cronocrímenes / Suç Zamanı (2007)





2- La habitación de Fermat / Kapan (2007)



3- La piel que habito / İçinde Yaşadığım Deri (2011)





4- Mientras duermes / Ölüm Uykusu (2011)





5- Musarañas/ Tuhaf Ev (2014)


6- El desconocido / Bilinmeyen Numara (2015)




7- Contratiempo / Görünmeyen Misafir (2016)






8- Pieles / Deriler (2017)





9- El aviso / Uyarı (2018)


10- Durante La Tormenta / Fırtına Anı (2018)







18 Temmuz 2018 Çarşamba

"Yağmur" Lu Yu


733-804 yılları arasında yaşayan Lu Yu, Çin’de halen “Çay Tanrısı” olarak anılıyor. Yetim bir çocuk olan Lu Yu üç yaşında manastıra teslim edilir.  Burada aldığı Zen Budizm’ine ait öğretiler onun ilgisini çekmez. On iki  yaşında manastırı terk ederek  gezici bir tiyatroya katılır. Burada hem komedyen olarak rol yapar hem de üç tane komedi oyun  yazar.

Genç yaşlarından itibaren çay kültürüne ilgi duyar. Tiyatro grubundan ayrılıp, yerleşik bir düzene geçen Lu Yu,  760 yılından 780’e kadar yirmi yıl boyunca Çin’in vazgeçilmez içeceği “çayı” araştırır ve “Çay Geleneği” adındaki anıtsal kitabı yazar.

Hayatta iki büyük aşkı vardır; çay ve şiir. Ülkesinde gezer dolaşır ve suların tadına bakar. Sonunda ideal çayın yapılabilmesi için gerekli suyu  Yangzte Nehri’nin batısında bulur. Genelde doğayı betimleyerek yazdığı şiirleri, titizlikle incelediği çay kadar lezzetlidir. 



  

           Yağmur


Çatlarken koza
Belirir ışıklar alacakaranlıkta,

Siler süpürür dünyayı
İnerken göğün güçlü okları.

Cibinlikten süzülür ışık
Tan vakti düşlerine

Pirinç ısıtırken tatlı çimenleri
Buğulanıyor baharın elbiseleri.

Havuzdaki balık kamçılıyor kuyruğunu
Yetişmek için oluğa.

Dalyanları aşıp yutuyor; mesafeyi, döngüyü
Kanatlara dokunuyor, geri dönüyor.

Taç yaprakları sadece düştü
Henüz sürüklenmedi,

Ama yeni açan ıslak çiçekler kırmızıya boyuyor dalları
Güvendiğim anda.

Lu YU


Çeviri:
Candan Selman



24 Mayıs 2018 Perşembe

Komşunun Tuhaf Kafası Yunan Yeni Dalga Sineması





2009 yılında Kynodontas (Köpek Dişi) filmini izlediğimden beri gözüm komşuda. Modern dünyada robota dönüşen, sistemin kölesi, oyuncağı haline gelen bireyi ve bireyin sistemdeki yerini sorgulayan Köpek Dişi, Yunan Sineması’nda yeni bir kapı açmış gibi gözüküyor. 2000lerin başından itibaren Türk izleyicisinin dikkatini çeken Kore sineması gibi Yunan sineması da özellikle krizden sonra çekilen çarpıcı filmleriyle baş döndürmeye devam ediyor.

Köpek Dişi (2009)
Kynodontas


Üç çocuğunu kendi yöntemiyle yetiştiren, dünyadan soyutlayan adeta kendi dilini yaratan otoriter bir baba, babaya zorunlu inanan, sesini çıkarmayan bir anne, kaotik bir aile.  Yönetmen Yorgos Lanthimos sert bir dille anlattığı bu kara filminde sistemde kediden korkan, köpekleşen insanı toplumun en küçük birimi olan aile içinde irledemiş.

Tayyareci (2010)
Attenberg

Köpek Dişi filminin yapımcılarından Athina Rachel Tsangari'nin yönetmenliğini yaptığı Attenberg, hasta babasıyla, annesiz büyüyen bir kızın kendini arama, bulma, kaybetme hikayesi. Köpek Dişi filminde olduğu gibi film yine bedensel bir dille anlatılmış. Cinselliğin keşfi hayvanları taklit ederek gerçekleştiriliyor.  Yönetmen filmi çekerken psikolojiden değil, biyolojiden ve zoolojiden faydalandığını dile getiriyor.

Şiddet Güzeli (2013)
Miss Violence

Şiddet Güzeli on bir yaşındaki  Angeliki’nin  doğum günü partisiyle başlıyor. Çok geçmeden parti bir faciayla sona eriyor. Güzel Angekili kendini balkondan aşağıya bırakıyor. Arka fonda “Dance me to the end of love” çalıyor. 70. Venedik Film Festivali'nde Alexandros Avranas'a en iyi yönetmen ve Themis Panou'ya en iyi erkek oyuncu ödülü kazandıran Şiddet Güzeli yine Köpek Dişi’ninde olduğu gibi ataerkil bir ailede, babanın sözünden çıkamayan ve gençliklerini, hayatlarını harcayan çocukların öyküsünü dile getiriyor.

İçimizdeki Düşman (2013)
O ehthros mou

Yunan yeni dalgasının en iyi örneklerinden sayılan “İçimizdeki Düşman” Yorgos Tsemberopoulos imzası taşıyor. Atina’da kriz sonrası meydana gelen suçları, toplumun ve sistemin suçlar karşısındaki duruşunu ve huzuru bozulan bir aileyi konu alıyor. Koleksiyonundaki plaklarda tek bir çizik görmek istemeyen Kostas Stasinos’un ‘çiçek gibi olan’ hayatı, bir gece evine giren soyguncularla birlikte dağılır, çizik içerisinde kalır.

Kuş Yemi Yiyen Oğlan (2012)

İnsan koca bir şehirde nasıl bu kadar aç olabilir? Nasıl bu kadar yalnız olabilir? Knut Hamsun’un “Açlık” romanından esinlenen Ektoras Lygizos, Atina’da kuşuyla yapayalnız yaşayan, bülbül gibi sesi olan 22 yaşındaki Yorgos’un açlığını anlatıyor. 

Meraklısına komşudan bonus :  Strella(2009), September(2013), Istoria 52 (2008).

26 Şubat 2018 Pazartesi

Yeni Dalga 1.BÖLÜM Fotokopi

Bir telefon hayatınızı ne kadar değiştirebilir?
Peki bu şarj ömrü 20 sene olan nükleer bir telefonsa? Birbirinden bağımsız hikayelerden oluşan Yeni Dalga dizisi sizi nükleer telefon C-FORM ile tanıştırıyor. Şarj ömrü uzarsa, insan ömrü kısalır mı?

Yönetmen: cAN selmAN
Senaryo: cANdAN selmAN


Vincent/ Tim Burton

Vincent/ Tim Burton Çeviri: Candan Selman Vincent Malloy yedi yaşında Her zaman kibar ve aklı başında Yaşına göre olgun ve dü...