Ursula K. Le Guin, “Asıl yolculuk dönüştür,” der. Ne kadar uzağa gidersek gidelim, sonunda bildiğimiz yere, kendimizi güvende hissettiğimiz o ilk sığınağa dönmek isteriz.
Odysseus yıllarca eve dönmeye çalışmıştı. Belki de insanın en eski hikâyelerinden biri budur. Yola çıkmak ve sonunda eve varmak. Masallarda, destanlarda, çocukken dinlediğimiz hikâyelerde bile ev çoğunlukla yolculuğun bittiği yerdir. Kapı kapanır, kahraman kurtulur.
The Last House ile The End of Oak Street bu eski hikâyeyi tersine çeviriyor.Kahramanlarımız zaten evdeler. Sorun da tam olarak bu. Macera eve dönmekle değil, evden çıkabilmekle başlıyor. Böylece insanlığın binlerce yıldır güvenli son olarak gördüğü yer, hikâyenin başlangıcındaki tuzağa dönüşüyor.
İki filmde de sıradan bir banliyö hayatının ortasında yaşayan dört kişilik bir aile var. Evler yerli yerinde, mutfak bildiğimiz mutfak, salon bildiğimiz salon. Sonra dışarıda bir şey oluyor. Ne olduğunu önce kimse bilmiyor. Bildikleri tek şey, birkaç saat önce güvenli ve sıkıcı görünen evlerinin artık hem sığınakları hem de hapishaneleri olduğu.
Ve iki film neredeyse aynı soruyu soruyor: Dışardaki dünya bir anda yabancılaşırsa, ev hâlâ ev midir?
Benzerlik yalnızca çıkış noktasıyla da sınırlı değil. Yiyecekler hesaplanıyor, ev korunmaya çalışılıyor, pencereler ve duvarlar önem kazanıyor. Hatta iki film bodrum katını bile rahat bırakmıyor. Sanki aynı felaket kataloğundan alışveriş yapmışlar da biri sepete biraz daha fazla dinozor eklemiş gibi.
Fakat bir yerden sonra yollar ayrılıyor.
The Last House evin kapısını kapatıp anahtarı neredeyse seyirciyle birlikte yutuyor. Tehlikenin büyük kısmı dışarıda olduğu için korku, göremediğimiz şeyden geliyor. Ev küçüldükçe hikâye sıkışıyor. Koridorlar, odalar, pencereler giderek daha dar hissettirmeye başlıyor.
The End of Oak Street ise aynı kapıdan başlayıp sonunda o kapıyı ardına kadar açıyor. Başlangıçtaki klostrofobik gizem giderek daha büyük, daha maceralı ve daha Spielbergvari bir hayatta kalma hikâyesine dönüşüyor. Birinde “Evden çıkabilir miyiz?” sorusu baskınken diğerinde bir süre sonra “Çıkarsak nereye çıkacağız?” sorusu öne geçiyor. Ve her iki filmde de dünyanın sonu önce oturma odasına geliyor.
Dışarıda ne olduğu değişebilir.
Yağmur olabilir.
Bir yaratık olabilir.
Dinozor bile olabilir.
Ama iki filmin de asıl korkusu benzer. Bir sabah uyanıp yıllardır dünyadan kaçmak için sığındığımız evin, dünyada kalan son yerimiz olduğunu fark etmek.
Virginia Woolf, bir insanın özgür olabilmesi için kendine ait bir odası olması gerektiğini söylemişti. Belki de haklıydı. Ama bu iki film başka bir ihtimali hatırlatıyor. Kendine ait bir oda, sanırım kapısını açıp çıkabildiğin sürece gerçekten sana aittir.






