2 Haziran 2026 Salı

“Yazı Olmayan Yıl” Frankenstein’ın Doğuşu



 

Çünkü kelimeler, kalpler gibi yanmaz…

Yıl 1816. Gökyüzü rengini kaybetmişti; o yaz küllerle başlamıştı.
Endonezya’daki Tambora Yanardağı patlamış, kül bulutları bütün yeryüzünü sarmıştı. Avrupa o yılı tarihe “Yazsız Yıl” olarak geçirecekti. Patlama o kadar büyüktü ki kül ve gaz atmosfere karışmıştı. Küresel sıcaklık ortalaması 2–3°C düşmüştü. Güneş solgun, gökyüzü griydi; gündüzler bile akşam kadar karanlıktı. Yağmurlar hiç dinmiyor, nehirler taşıyor, kıtlık kapıdan giriyordu.

Ama o gri göğün altında, Cenevre Gölü kıyısındaki bir villada tarihin en parlak fikirlerinden bazıları doğuyordu. Villa Diodati’de beş kişi vardı:
Lord Byron, Percy Shelley, Mary Godwin (Shelley), Claire Clairmont ve Dr. John Polidori. Dışarıda gök gürlüyor, gökyüzü mor bir kederle parlıyordu.

Geceleri şömine başında felsefe konuşur, doğa yasalarını tartışırlardı.
Bir gece Byron gülümseyerek, “Herkes bir korku hikâyesi yazsın,” dedi. Bu cümle tarihe geçecekti. Çünkü o gecenin sonunda Mary Shelley Frankenstein’ın tohumlarını atacak, Dr. Polidori ilk modern vampir hikâyesi The Vampyre’ı yazacak, Byron dünyanın sonunu anlattığı Darkness şiirini tamamlayacak, Percy Shelley ise doğa ile insanın kaderini sorgulayan dizelerine yenilerini ekleyecekti.

Villa Diodati o gece bir ev değil, bir yaratılış laboratuvarıydı. Dışarıda gökyüzü karanlıktı ama içeride insan ruhu alev alev yanıyordu. O laboratuvarın bir köşesinde sessizce oturan Mary Shelley, Prometheus’un ateşine baktı ve Frankenstein’a hayat kıvılcımını verdi. Bu kıvılcım yüzyıllar boyu parlaklığını koruyacaktı.

Mary Godwin Shelley 30 Ağustos 1797’de Londra’nın Somers Town semtinde dünyaya geldi. Annesi, kadın haklarının öncü sesi Mary Wollstonecraft; babası ise radikal filozof William Godwin’di. Annesi doğumdan kısa bir süre sonra hayata gözlerini yummuştu. Mary ömrü boyunca dinmeyecek bir kalp ağrısıyla yaşadı. Baba Godwin kısa süre sonra Jane Clairmont ile evlendi. Böylece Mary’nin hayatına üvey anne ve yeni kardeşler girdi. İleride Yazı olmayan bir mevsimde bu kardeşlerden Claire Clairmont kendisine Villa Diodati’de eşlik edecek, Byron’la ilişkisiyle tarihe sızacaktı. 

Ev kitaplarla doluydu. Mary daha çocukken hayal gücünü felsefe, şiir ve masallarla besledi. 1814’te Mary, babasının evine gelip giden genç bir şairle tanıştı: Percy Bysshe Shelley. Ateşten yapılmış gibi konuşan, rüzgâr gibi düşünen, yasak fikirlere gözü kapalı yürüyen bir adamdı Percy. Aralarında büyük bir aşk doğdu. Fakat Percy evliydi ve kasabada söylentiler yükselmeye başladı. Okuldayken yazdığı The Necessity of Atheism (Tanrıtanımazlığın Zorunluluğu) adlı makale yüzünden Oxford’dan atılan, babası tarafından reddedilen Percy’yi ülke de artık istemiyordu. Böylece Mary, Percy ve üvey kız kardeşi Claire İngiltere’den Fransa’ya, oradan Avrupa’ya kaçtılar.

Karısını ve iki çocuğunu ardında bırakan Percy’e kısa süre sonra acı haber ulaştı: Terk edilmeye dayanamayan, hamile ve yalnız eşi Harriet, Thames Nehri’ne kendini bırakmış ve yaşamına son vermişti.
Ama bu, onların hayatındaki ilk ölüm olmayacaktı. Avrupa’da evlenen Mary ve Percy’nin üç çocuğu da fazla yaşamadı. Her birini toprağa veren yaslı karı koca, Kasım 1819’da doğan Percy Florence Shelley dışında tüm evlatlarını yitirdiler. Bu kayıplar yalnızca bir annenin acısı değildi; Mary’nin edebiyatında “yaratma, sorumluluk, yas” kavramlarını derinleştirdi.

O yazsız yılda Villa Diodati, bir canavarın doğumuna tanıklık etmişti. Frankenstein; ya da Modern Prometheus 1817’de tamamlandı ve anonim olarak yayımlandı. Çoğu kişi yazarın Percy olduğunu sandı.
1831’deki genişletilmiş baskıya ise Mary kendi adını koydu ve önsözünü yazdı.
Frankenstein yalnızca bir gotik gerilim romanı değildi. Victor’un “yaratma hırsı”, aslında erkek egemen bilimin “doğurmadan doğurma” tutkusunun alegorisidi. Yaratık, reddedilmiş bir çocuğun ruhuyla dolaşır: sevgi arayan, insan olmak isteyen, sevgisizlikle canavarlaşan biridir. Mary’nin annesizliği, kaybettiği çocukları, aşk ve ölüm arasındaki o ince sınır Victor’un mutsuzluğunda yankılanır.

Ne yazık ki ölüm Mary’nin yakasını yine bırakmadı.
Zincirlerinden Kurtulmuş Prometheus, Adonais, Bir Tarla Kuşuna, Batı Rüzgârına İlahi Percy İtalya’da en büyük şiirlerini yazmıştı ta ki deniz onu alana kadar. Temmuz 1822’de, Lerici Körfezi’nde Percy “Don Juan” adlı küçük teknesiyle denize açıldı. Fırtına çıktı; tekne battı, şair boğuldu. Henüz 29 yaşındaydı.
Kıyıya vuran cesedinin cebinden Keats’in şiir kitabı çıktı.
Cenazeyi yakma törenine Lord Byron, Leigh Hunt ve Edward Trelawny katıldı.
Alevler söndüğünde yerde, Percy’nin yanmamış kalbi duruyordu.
O kalp Mary’ye verildi. Bazı rivayetlere göre Mary onu bir ömür Adonais nüshasına sarılı halde, çalışma masasının çekmecesinde sakladı.

Mary, 1823’te İngiltere’ye geri döndü. Artık yalnız bir anne, bir yazar, bir editördü.
Kocasının eserlerini özenle derledi, toplu basımlarla Percy’nin mirasını korudu.
Kendi yazarlığını da sürdürdü: Frankenstein ya da Modern Prometheus, Valperga ya da Lucca Prensi Castruccio’nun Yaşamı ve Serüvenleri, Son İnsan, Perkin Warbeck, Lodore’un Hikâyesi...

1840’ların sonunda sağlığı giderek bozuldu. Şiddetli baş ağrıları ve kısmi felç nöbetleri geçirdi. 1 Şubat 1851’de, Londra’daki evinde, 53 yaşında hayata veda etti.
Birleşik Krallık’ta Bournemouth, St Peter’s Kilisesi Mezarlığı’na defnedildi.
Mary Shelley, Percy’nin kalbiyle birlikte gömüldü.
Percy’nin bedeni Roma’daydı, ama kalbi İngiltere’de; Mary’nin kalbindeydi.

Işıkla gölge arasında bir hayat sürdü Mary Shelley;
yazarak ölümü yendi.
Çünkü kelimeler, kalpler gibi yanmaz…

Candan Selman

Pakildas Dergi / Nisan 2026


31 Ağustos 2024 Cumartesi

Etrafta Kimsenin Olmadığı Ormanda

"Uzak bir ormanda bir ağaç devrilirse ve çevrede hiç kimse yoksa ağaç devrilirken ses çıkarır mı?


Dünyada ve gökyüzündeki tüm nesnelerin  zihin olmadan var olmadığını savunan İngiliz düşünür George Berkeley (1685-1753)  bu soruyu soran tarihteki  ilk kişi. 





2024 yapımı Kore gerilim dizisi The Frog'da defalarca sorulan klasik soru bu. 


"Ormanda bir ağaç devrilirse ve etrafta onu duyacak kimse yoksa, ses çıkarır mı?" 


Dizinin Korece başlığı <아무도 없는 숲속에서> - "Etrafta kimsenin olmadığı ormanda" anlamına geliyormuş. Bu ilk başta dizi için çok daha uygun bir başlık gibi geliyor insana. Neden The Frog yani Kurbağa adını vermişler İngilizce tercümede diye düşünüyorum. Sonra biraz araştırınca mevzu epey anlamlı hale gelmeye başlıyor. 


"Dikkatsizce atılan bir taşın bir kurbağaya çarpıp onu öldürmesi mümkündür" manasına gelen bir Kore deyişi varmış.  Yani düşüncesizce yapılan bir söz veya eylem konuyla hiçbir alakası olmayan bir başkalarına büyük zararlar verebileceği anlamı taşıyor.  Ve tek bir kişinin yaptığı bu eylem sayısız masum kurbağayı (kurbanı) gün yüzüne çıkarabiliyor ve öngörülemeyen sonuçlara neden olabiliyor.


Güney Kore'nin kurgusal kasabaları Hosumaeul ve Dongho'da geçen The Frog; gerilimi, duygusal derinliği ve karmaşık hikaye anlatımıyla gizem hayranlarının mutlaka izlemesi gereken bir yapım.


2000'li yıllarda Koo Sang-joon küçük oğlu ve karısıyla birlikte kırsalda bir pansiyon satın alır ve işletmeye başlar. Her şey yolundadır ta ki bir gece bir seri katilin bir kadını pansiyonun odasında katledenede dek. Sang-joon'un karısı ertesi sabah temizlik yapmaya gittiğinde, genç bir kadının başı kesilmiş cesediyle karşılaşır.


Basının evlerine üşüşmesiyle  kasaba ayağa kalkar ve o andan itibaren kasabadakilerin hayatları kötüye doğru keskin bir dönüş yapar.


Hikaye zaman zaman doğrusal olmayan bir kurguyla 2000’lerden 2020’ lere geçiş yapar.  Burada da Kim Yun-Seok, gözlerden uzak bir moteli çalışır durumda tutmak için mücadele eder. Gizemli bir kadının motele gelmesiyle sorunlar daha da artar ve hayatlarını tehdit eden bir dizi dramatik ve rahatsız edici olaya baş gösterir. Zeki bir dedektif olan Yoon Bo-min (Lee Jung-eun) bu olayları çevreleyen gizemleri araştırırken kasaba halkının kaderleri iç içe geçer.



Diğer pek çok toplumda olduğu gibi Güney Kore toplumunun da ön saflarında yer alan, okul zorbalığı ve  ülkenin ceza adaleti sistemindeki eksiklikleri konu alan The Frog derin felsefesi ve ürpertici atmosferiyle hafızalarıma kazanıyor. Dizi bitiyor ve Çağrılmayan Yakup kulağıma fısıldıyor; 


Kurbağalara bakmaktan geliyorum, dedi Yakup

Bunu kendine üç kere söyledi

Onlar ki kalabalıktılar, kurbağalar

O kadar çoktular ki, doğrusu ben şaşırdım.






19 Şubat 2024 Pazartesi

“Palyaço Söyledi Ben Yazdım”

 


Pek çok kültürde eğlence figürü olarak kabul edilen palyaçolar, maskelerinin altına sakladığı yüzlerinden olsa gerek, komik oldukları kadar ürperticiler de. Koulrofobi, Yunanca'da tahtabacak anlamına gelen ""κωλοϐαθριστής"" kelimesinden türemiş. Anlamı; Palyaço Korkusu. Dayak yiyen, yere düşen, ıslanan, şaşıran kısaca insanları güldürmek için komik hareketler sergileyen bu kadar renkli bir tiplemeden korkmak, kapatılmış bir yüzün yarattığı bir duygu olsa gerek. Gizlenmiş bir yüzün ardında yatanın iyi mi kötü mü olduğuna karar verememek, varlığı bir tehdit unsuru olarak algılamak, bu özgül fobinin kaynağı olabilir.

Palyaço fobisinin altında yatan nedenlerin başında çocuklukta izlenmiş, bilinçaltında yer etmiş korku filmlerinin de olduğunu söylesek hata yapmış olmayız sanırım. Hangimiz romandan sinemaya uyarlama Stephen King’in palyaçosu Pennywise’dan, O’dan korkmadık ki? Kimi filmlerde karakterler saklanmak, kaçmak yerine korkularının üzerine gidiyorlar. Tıpkı 2009 yapımı Zombieland filminde olduğu gibi. Yaşanan zombi felaketinin ardından, post apokaliptik bir dünyada karakter lunaparkta karşılaştığı zombi palyaçoyu öldürerek, korkusundan arınır.



Genelde korku filmlerini kurbanın gözünden görür, hikayeyi kurbanın bakış açısıyla değerlendiririz. Bu bağlamda katilden, yaratıktan, kötü varlıktan korkarız. Kurbana üzülür, kaçsın, saklansın, kurtulsun isteriz. 2014 yapımı Jon Watts filmi Clown “Palyaço” bu zincirin dışına çıkıyor ve bizi canavarın psikolojisiyle tanıştırıyor. Filmin yapımcıları Jon Watts ve Christopher D. Ford 2010 yılında filme sahte bir fragman çeker ve videoya “Korkunun ustası Eli Roth’tan” yazarlar.

Fragmanı izleyen Roth fikirden hoşlanır ve filme desteğini verir. Ve film 2014’te izleyicisiyle buluşur.

Jack’in doğum günü partisi vardır. Partinin sürpriz konuğu ise bir palyaço olacaktır. Ama organizasyonda bir sorun olur ve palyaço gelemez. Bunu haber alan Jack’in babası Kent soruna bir çözüm bulacaktır. Emlak işiyle meşgul olan Kent, evin birinde eski bir sandık içerisinde tozlu bir kostüm bulur. Zamanlama mükemmeldir. Kent palyaço kostümünü giyer, eve gider ve partiyi kurtarır. Fakat bir sorun vardır. Kostüm Kent’in üzerinden çıkmayacaktır.



Bedeniyle adete bütünleşen, derisine yapışan, etiyle kaynaşan palyaço kostümü Kent’in ve çevresindekilerin hayatını zindana çevirmeye başlar. Şeytan, Kent’in bedeninde vücut bulmaya başladıkça, Kent’in de bu kötü varlığı beslemesi, diri tutması gerekmektedir. Bunun için de çocukları yemesi gerekiyordur. Bu noktada şeytan tarafından henüz tamamen ele geçirilmemiş Kent, iç dünyasında büyük bir savaş vermeye başlar. Bedeni açlıkla tatmin olmayı beklerken, ruhu böylesi vahşi bir eylemi gerçekleştirmemesi için direnç gösterir. Kent çözümü kaçıp, saklanmakta bulur. Eğer kendine engel olamazsa, zaman tanrısı Kronos gibi kendi çocuğunu yiyerek büyüyecek, güçlenecektir.

“Uyuyamıyorum, palyaçolar beni yiyecek,” diyen Alice Cooper’ın şarkısında olduğu gibi Jack ve annesini zorlu bir süreç bekliyordur. Jack’in annesi ne olursa olsun eşini yanlarında isterken, Jack de çok sevdiği babasını doyurmaya çalışır. Clown’u izlerken 1980 yapımı The Shining’i de hatırlamadan edemiyor insan. “Güvendiğim dağlara karlar yağdı” nidasıyla, ürkütücü baba figürünün filmin merkezine yerleştiren ve babayla izleyiciyi korkutmayı hedefleyen Stanley Kubrick’in aksine Jon Watts palyaço babaya karşı empati kurmamızı sağlıyor. Ne kadar vahşileşirse vahşileşsin, izleyici olarak Kent’e acıyor ve düştüğü bu çıkmazdan kurtulsun, mutlu günlerine geri dönsün istiyorsunuz.

Tüm geriliminin altında Clown içten içe hüzünlü bir film. Turgut Uyar’ın şiirinde dediği gibi,

“bunu palyaço söyledi,

palyaço söyledi ben yazdım

yazdım, yazmasam ağlayacaktım.”

 

Candan Selman

20 Eylül 2022 Salı

Okumayın Beni Size Yalan Söyledim

 


Eğer kâğıda uzanabilseydim, size bir mektup daha yazacak ve beni neden okumamanız gerektiğini anlatacaktım. Ama eylül çoktan gitti ve dostu ekime, uzaktan ıslık çalıyor. “Hadisene be,” diyor. “Şişt sarı, yürü!’ diyor. Ağzı bozuk eylülün, yazdan kalma bir rehavet.

Sonbahardan ve gözlerimi kör eden bu yapraklardan kurtulabilseydim size bu mektubu yazacak ve ‘şiirimden uzak durun!’ diyecektim. Eskiden beri bilirim; “Dokunabilir ve sessiz olmalı şiir yuvarlak bir meyve gibi.” Oysa benim şiirim lirik soprano, üstüne basılmış bir muz kabuğu gibi. Ne yuvarlak ne meyve. Görmeden okur, basarsanız kelimelerime kayar gidersiniz. Çünkü o bir kabuk. Yangınlardan ve reçine kanallar kazıp çıktığım istilalardan kalma bir yaranın kabuğu. Annem üflerken, babam tentürdiyot sürerken.

Bilirim “Yosun tutmuş pencere pervazındaki aşınmış taş gibi suskun - Kuşların uçuşu gibi sözsüz olmalı şiir.” Oysa benim martılarım var. Çığlık çığlığa bağıran yeri göğü köpük ve kanat yapan martılar. Peşimi bırakmayan nereye gidersem gideyim, arkamdan saçlarıma takılan. Size adadan bahsedebilseydim şayet çam limanından ve kafamdaki terk-i dünyadan, o zaman görürdünüz şehir nerede, siz neredesiniz.  Ama siz adımınızı atar, beni okur ve o vapura binerseniz, bir martı olarak geri dönersiniz. Çünkü vapur uzaklaştıkça şehir küçülür, yakınlaştıkça büyür. O şehirden ne zaman ayrılsam bende her şey büyür.

Martılardan, adadan ve vapurdan söz edebilseydim, size denizi de anlatırdım. O fırtınayı. Bir o yana bir bu yana savrulan italik adımlarımı. Ve lodostan arta kalan kafiyesiz tuzlu dudaklarımı. Yutarak dalgaları kıyıya yanaşır, suni olmayan bir teneffüsle karşılardım sizi karada. Çünkü öyle çok deniz var ki içimde can yeleklerim paramparça.

Gemiler var büyük, adalar var kıpırtısız, aşk da var tadı tuz. Kim bilir belki size o denizciden de bahsederdim. Avutuşlarında kayıp, kıyısında ayıp, gezdiğim koyunda. Ama anlatamam çünkü bilirim. “Gerçeğe eşit olmalı şiir: Gerçeğin kendisi değil.”

Farz edelim ki ben yazdım bu mektubu tüm gerçekliğe inat. O zaman bastırın teninize, şiirden bir merhem. Yaranızım sizin, okumayın beni.

Bakmayın siz gün gelir ve gün gider, değişiverir mevsim.  Göğe kokar ıhlamur, toprakta kavuşur yağmur  “Kış yapraklarının gerisinde anı anı bellekte kalır ya” bilirim “Zamanda kımıltısız olmalı şiir” okumayın beni size yalan söyledim. Ben aslında kışı severim.

Candan Selman


12 Eylül 2022 Pazartesi

"Nöbet Çiçeği" romanından / Candan Selman

 


“Şarkı bitince herkes kendi içine döner

Sessizliği bozacak yeni bir sokak arardı.

Yalnızlığı bazalı, yastığı mimozalı gecelerde

Her şey ansızın kendine sönerdi.

Metrodaki keman sesi

Masadaki hardaldı.

Yokluğu fark yaratmaz, varlığı anlamdı.

Öyle bir çiçek

Kendi yeşil, aklı pembe

Kuytuyu sever

Penceremde görünmez bir yerde.

Bir tohum ki göğe taşmış

Geceyle dost, saçlarımda lodos

Ben uyurken

Nöbet çiçeğim aşktan açmış.”

  “Ne oldu? Ben şiir bilemez miyim? Nöbet Çiçeği… Nüvit’in en sevdiğim şiiri. Vahe babam tanırdı Nüvit Alkan’ı. Sadece onu değil, sanat camiasından pek çok tanıdığı insan vardı. Ressamlar, şairler, müzisyenler. Şişli’deki evi hafta sonları dolup taşardı. Rakı sofraları kurulur, sabahlara kadar sohbetler edilirdi. Annesi rahmetli eski tiyatrocuymuş. Babası da modacı. Zamanında bütün sanatçıları o giydirmiş. Vahe babam da güzel sanatlarda resim okumuş aslında. Ama ticareti seven bir adam, resim para kazandırmıyor o dönem.  Hoş bu dönem de kazandırmıyor ya neyse. Ticaret adamı olmuş ama sanatçılardan da uzak kalamamış. Evinin kapısı herkese açıktı. Odanın birinde mutlaka o dönem yatılı kalan biri olurdu. Ya evinden kovulmuş bir şair, ya eşinde kaçmış bir ressam ya da o ay kirayı denkleştirememiş bir yazar. Sabahlara kadar memleketin hali ve sanatın durumu konuşulur, varoluşsal sancılara çözümler üretilirdi. Şarkılara şiirlerle eşlik edilir, doğan gün uykulu gözlerle karşılanırdı. Yirmi yaşında falandım, ilk kez evine gittiğimde. Sudan çıkmış balık gibiydim. Yani bizim evimizde de yenilir, içilir, sazlı sözlü sohbetler edilirdi ama buradaki gibi değil. Bu başkaydı. Herkes kitap gibi konuşuyordu. Kadınlar yerinden kalkmıyordu. Tabağa boşalan kendi kalkıp dolduruyordu. Kavga eder gibi her konuyu bağıra çağıra konuşuyordu herkes. Kadınlar erkekler bir an geliyor birbirlerine girecekler zannediyorum sonra birden bir kahkaha patlıyor, ben espriyi anlayamadan herkes birden kendi sakinliğine geri dönüyordu. Bilmediğim şarkılar söyleniyor, etrafta daha önce hiç duymadığım isimler dolanıyor ve kitaplar ve kitaplar konuşuluyordu. Gözlerim parıldadı. O güne kadar hiç parıldamadığı gibi parıldadı. Sanatçı değildim, öyle bir yeteneğim yoktu. Onlar gibi olamazdım. Vahe babama baktım. Ama onun gibi olabilirdim. Konuşulanlardan anlayan, softasını güzel insanlarla paylaşan bir adam olabilirdim. Benim de yerinden kalkmayan, benimle kavga eder gibi tartışabilen ama sonra kahkahasıyla sakinleşen bir kadınım olabilirdi. Karım değil, bir kadınım olabilirdi. Ve sanırım başardım bunu. Şu an bu evin anahtarına sahibim. Bir insanın anahtarına sahibim, bir kapının değil.

Şu tabloya bakın Marc Chagall’ın Doğum günü tablosu. Bu tabloyu Ayten’e ben aldım. Doğum günümde. Evet yanlış duymadığınız kendi doğum günümde aldım. Öyle doğum günü falan seven bir insan değilim. Annemi babamı da sevmem. Doğduğum günü hatırlamıyorum elbette ama hatırlayabilecek olsam, hatırlamak istemem. Ama o gün tütün almaya benim işyerinin yanındaki eski bir pasaja girdim. Daha önce dikkatimi çekmemişti. Ayten’den önce yani böyle şeyler dikkatimi çekmezdi. Kitaptı, resimdi, heykeldi falan. Tam çıkacağım pasajdan, küçücük bir dükkân var resim mesim satıyor. Gözüme çarptı bu tablo. Kadını nedense Ayten’e benzettim galiba. Ya da bu eve. Baktım altında ‘birthday’ yazıyor. Çok şaşırdım. O gün doğum günümdü. Ben bile unutmuştum. O tablo bana günün tarihini ve önemini hatırlattı. İçeri girip hemen satın aldım. Ama kendi evime asmak beni hüzünlendirecekti. Hemen Ayten’i aradım. Günlerden perşembeydi, hani normalde adada olmaz, cumadan gider adaya. ‘Neredesin?’ dedim ‘Evdeyim, adada.’ dedi. Şaşırdım, meğer dersi yokmuş o hafta erkenden gitmiş. ‘İyi dedim, geliyorum akşam sekiz vapuruyla, evde ol,’ dedim. ‘Tamam,’ dedi. Elimde tabloyla kapıdan girince şaşırdı. O güne kadar ona bir hediye almamıştım. ‘Bugün benim doğum günüm de,’ dedim. ‘Sana bir doğum günü tablosu almak istedim,’dedim. Şaşırdı, gözlerinin içi öyle bir parladı ki yıldızlar sönük kalır. Ayaklarım yerden kesildi, bu tablodaki adam gibi. Diyeceğim o ki, hiçbir şeyi zorlama hayatta. Akışına bırak. Hayat çıkaracaksa çıkarır karşına, önüne bir tabloyu getirir koyar. Hem kendi doğumunu hatırlarsın, hem de bir aşkı doğurursun.”


Candan Selman

Nöbet Çiçeği 

 

24 Aralık 2021 Cuma

"Ejder Meyvesi Kadar Pembe" Candan Selman




“Artık varsa yoksa Metin’di. Benden üç yaş büyük ağabeyim. Beşiktaşlı babam, abimle bana Metin ve Tekin adını takmış. Bizi, tuttuğu takım kadar sevdi mi bilemiyorum. Her zaman bir mesafe vardı aramızda. Gidişinden sonra da aramızdaki mesafe fiziksel olarak da boy gösterdi. Annem ise babama inat ağabeyime bağlandı. Metin de bu teselliye sessizce boyun eğdi, annemin bir dediğini iki etmedi. Görünmez gibiydim. Ne annem, ne babam ve ne de ağabeyim vardı. Bir gölge gibi evin içinde dolaşıyor ve kendimi kanatırcasına özgürlüğümün tadını çıkarıyordum. Bir hafta sonu tam kapıdan çıkarken arkamdan bağırdı annem. ‘Metin, geç kalma!’ Üçlü kanepeye yayılmış mizah dergisi okuyan ağabeyimle göz göze geldik. Bir şey söylemeden evden çıktım. Artık bir adım bile yoktu. Şunu anladım ki metin olmam gerekiyordu…
Yanlış oğula bağlanmıştı. Tekin olmayan oydu, ben değildim. Ama yine de Metin olmak bana düşmüştü.”



Candan Selman dördüncü öykü kitabı EJDER MEYVESİ KADAR PEMBE’de kuzguni bir dünyanın solgun renklerini dile getiriyor. Ötekine karşı kör olanları, birbirine tıpatıp benzeyen, tükettikçe tükenenleri ve uyuyamayan bir gezegeni anlatıyor. Her bir öykü ‘belki de yanlış olan anahtar değil, kapıdır’ diye sesleniyor. 



"Şehrin Sakini" Candan Selman



Şehrin Sakini 

Aslına bakarsanız kim kimi büyütür bilinmez. Büyümek Alice’in, harikalar diyarındaki, üzerinde “Beni Ye” yazan sihirli keki yemesine benzemez. Kapıdan geçecek kadar küçülmek, masadan inecek kadar büyümek, her zaman masallardaki kadar kolay olmaz. Bebeklikten çocukluğa, çocukluktan gençliğe ve gençlikten yetişkinliğe uzanan yol, harikalar diyarının çiçekli bahçesine benzemez. Sancılıdır büyümek…

Zombilerden transandantalizme, Milgram Deneyi’nden Harry Potter’a uzanan bir yolculuk. Şehrin Sakini, Candan Selman’ın 2000'lerin başından beri dergilerde ve kitaplarda çıkan yazılarından oluşuyor.


“Yazı Olmayan Yıl” Frankenstein’ın Doğuşu

  Çünkü kelimeler, kalpler gibi yanmaz… Yıl 1816. Gökyüzü rengini kaybetmişti; o yaz küllerle başlamıştı. Endonezya’daki Tambora Yanarda...