sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Temmuz 2026 Perşembe

Koridorun Hafızası "Backrooms" ve "Severance"


Bir koridorun bizi korkutması için karanlık olması gerekmez. Hatta en ürkütücü koridorlar çoğu zaman floresan lambalarıyla aydınlatılmış, halıları temiz, duvarları kusursuz boyanmış olanlardır. Çünkü insan zihni karanlıktan çok, tanıdık olanın bozulmasından korkar. Kane Parsons'ın Backrooms filmi tam da bu duygunun üzerine kuruluyor. İlk bakışta sonsuz sarı odalardan oluşan bir labirent anlatıyor gibi görünse de, aslında modern insanın mekânla kurduğu ilişkiyi sorguluyor. Bu yüzden filmi izlerken aklıma sık sık Severance geldi. İlk bakışta biri kozmik korku, diğeri bilimkurgu gibi görünse de, ikisi de aynı sorunun etrafında dolaşıyor: Bir insanı öldürmeden ondan geriye ne kadarını alabilirsiniz?

Severance bunu hafızayı ikiye bölerek yapıyor. İşe gelen kişiyle eve dönen kişi aynı bedeni paylaşsa da aynı insan değil. Backrooms ise çok daha sessiz ve acımasız bir yöntem seçiyor. Önce yön duygunu alıyor, sonra zaman algını, ardından mekânın anlamını. En sonunda da kimliğin çözülmeye başlıyor. Çünkü insan yalnızca anılarından ibaret değil; yaşadığı yerlerin de toplamı. Çocukluğunun evi, okul koridorları, her gün uğradığın bakkal, oturduğun oda... Bunlar silinmeye başladığında insanın kendisi de yavaş yavaş siliniyor.

Clark'ı bir mobilya mağazasında çalışması bu yüzden tesadüf değil. Mobilya mağazaları gerçek evler değildir; ev fikrinin sergilendiği dekorlardır. Hazır salonlar, hazır çocuk odaları, hazır mutluluklar satılır. Yaşanmamış hayatlar vitrine dizilir. Backrooms da dünyayı aynı şekilde taklit ediyor. Koridorlar var ama hiçbir yere çıkmıyor. Odalar var ama içinde yaşanmıyor. Pencereler var ama dışarı açılmıyor. Dünya sanki biri tarafından ezberlenmiş ama eksik hatırlanmış gibi.

Filmin beni en çok düşündüren sahnesi ise yaratığın insan bedeninden bir parça koparıp içinden pamuk çıkması oldu. İlk anda tuhaf bir görsel tercih gibi duruyor. Oysa biraz durup düşününce filmin bütün felsefesi o birkaç saniyenin içine sığıyor. Backrooms insanı anlayamıyor; yalnızca onu yeniden üretmeye çalışıyor. Tıpkı bir koltuğun ya da kanepenin içini elyafla doldurduğu gibi, insanın içini de aynı mantıkla dolduruyor. Dışarıdan bakınca insan gibi görünen şeyin içinden et ya da kan değil, mobilya dolgusu çıkıyor. Sanki evren insanı canlı bir varlık olarak değil, başka bir eşya türü olarak algılıyor. Bu sahne aynı zamanda filmin başındaki mobilya mağazasına da geri dönüyor. Clark gün boyunca koltukların, kanepelerin, pufların arasında çalışıyor; Backrooms ise sonunda insanı da bir mobilyaya dönüştürüyor. Belki de filmin en rahatsız edici düşüncesi burada yatıyor: Evren için insan ile bir koltuk arasında sandığımız kadar büyük bir fark olmayabilir.

Tam bu noktada Severance ile yollar ayrılıyor. Lumon şirketi insanın zihnini parçalayabiliyor ama hâlâ onun içinde isyan edecek bir benlik bırakıyor. Mark'ın, Helly'nin ya da Irving'in hikâyesi bu umudun üzerine kurulu. Backrooms ise umut fikrini bile ortadan kaldırıyor. Çünkü burada savaşılacak bir şirket ya da devrilecek bir patron yok. Karşındaki şey mekânın kendisi. Koridorlar. Geometri. Sonsuz tekrar. Bir binaya karşı nasıl isyan edebilirsiniz?
Belki de bu yüzden Backrooms, Severance'dan daha karanlık geliyor bana. Lumon'un kapıları bir gün kapanabilir. Şirketler iflas eder, sistemler değişir. Ama sonsuz koridorlar kapanmaz. İnsan, yönünü kaybettiği anda her yer Backrooms'a dönüşebilir.

Filmin sonunda aklımda yaratıklardan çok boş odalar kaldı. Çünkü canavarın nerede olduğunu bilirseniz ondan kaçabilirsiniz. Ama canavar mekânın kendisiyse kaçışın da bir anlamı kalmaz. Belki de Backrooms'un asıl başarısı burada. Bize başka bir evren göstermiyor. Her gün yürüdüğümüz koridorlara, ofislere, alışveriş merkezlerine ve mobilya mağazalarına yeniden bakmamızı sağlıyor. Ve insan o andan sonra ister istemez şu soruyu soruyor: Ya bütün bu tanıdık yerler, yalnızca gerçek dünyanın başarılı kopyalarıysa?

30 Haziran 2026 Salı

"Başka Yolu Yok" mu, Var mı?


 


İşten çıkarılmak yalnızca ekonomik bir olay değildir. İnsan sadece maaşını değil, kendine olan güvenini de kaybeder.

Modern dünyanın en acımasız buluşlarından biri, kim olduğumuzu yaptığımız işle karıştırmasıdır. Tanışırken adımızdan hemen sonra mesleğimizi söyleriz. Çocuklara "Büyüyünce ne olacaksın?" diye sorarız. Kartvizitler, özgeçmişler, unvanlar… Hepsi aynı sorunun farklı cevaplarıdır: Sen kimsin? Park Chan-wook'un Başka Yolu Yok filmi bu soruyu tersinden soruyor: İşin elinden alındığında geriye kim kalıyor?

Film ilk bakışta işsiz kalmış orta yaşlı bir adamın hikâyesi gibi görünür. Oysa kaybedilen şey para değildir; insanın toplum içindeki yeridir. Maaş hesabına para yatmaması, banka hesaplarından önce zihni boşaltır. Bu yüzden filmin ilk cinayeti bir insanın ölümü değildir. İlk cinayet, bir şirketin gönderdiği işten çıkarma e-postasıdır. Eskiden rakip dediğimiz şey başka şirketlerdi. Bugün aynı ilana başvuran yüzlerce insan, aynı masaya oturan adaylar, aynı umut ve aynı korku. Başka Yolu Yok, bu görünmez rekabeti görünür kılıyor.

Yoo Man-su'nun aklına gelen fikir ilk anda absürt görünüyor. Başvurduğu işlere rakip olan insanlar ortadan kalkarsa sıra ona gelecektir. Seyirci bunun delilik olduğunu düşünmek istiyor. Fakat Park Chan-wook zekice bir tuzak kuruyor. Önce adamın çaresizliğini gösteriyor, sonra mantığını, en sonunda da suçunu. Film boyunca zihnimizde dolaşan tek soru şu oluyor: "Ben onun yaptığını yapmam." Peki gerçekten bundan emin olabilir miyiz?

Bu soru, Park Chan-wook sinemasının yıllardır dolaştığı ahlaki labirentin yeni durağı. Oldboy'da intikam insanı dönüştürüyordu. Lady Vengeance'da adalet, vicdanın yerine geçiyordu. The Handmaiden'da arzu ile iktidar birbirinin maskesini takıyordu. Bu kez yönetmen aynı ahlaki çözülmeyi çok daha gündelik bir zemine taşıyor. Gizli hapishaneler ya da büyük komplolar yok; bir özgeçmiş, bir mülakat, bir e-posta yeterli oluyor. Modern çağın trajedisi artık tanrıların yazdığı kaderlerden değil, algoritmaların elediği insanlardan doğuyor.

Film ister istemez Parasite 'i hatırlatıyor. İki film de ekonomik düzeni merkeze alıyor ama farklı yönlere bakıyor. Bong Joon-ho kamerasını yukarı çeviriyor; zengin ile fakir arasındaki mesafeyi, merdivenleri ve sınıf farkını anlatıyor. Park Chan-wook ise yan tarafa bakıyor. Aynı katta duran, aynı ilana başvuran, aynı korkuyu yaşayan insanlara… Kapitalizm yalnızca yukarı çıkmayı vaat etmiyor; yanındakini geçmeyi de öğretiyor. İşte filmin en sarsıcı tarafı burada ortaya çıkıyor. Man-su'nun öldürdüğü insanlar düşmanı değil; onunla aynı kaderi paylaşan insanlar. Rekabet, insanı önce rakip, sonra yabancı hâline getiriyor.

Lee Byung-hun'un performansı filmin en büyük dayanaklarından biri. Karakterini büyük jestlerle ya da gösterişli patlamalarla oynamıyor; çözülmeyi neredeyse görünmez ayrıntılarla kuruyor. İş görüşmelerindeki zoraki tebessümü, eve döndüğünde omuzlarının biraz daha düşmesi, kendini haklı çıkarmaya çalışırken gözlerinin bir anlığına boşluğa kayması... Man-su'nun ahlaki çöküşü sözlerinden çok yüzünde okunuyor. Büyük oyunculuk bazen bir karakteri büyütmek değil, onun yavaş yavaş küçülüşünü görünür kılabilmektir.

Lee Byung-hun'u bugün dünyanın büyük bölümü Squid Game dizisindeki Front Man olarak tanıyor. İlginç olan, iki karakterin aynı toplumsal yaraya farklı uçlardan bakması. Front Man, rekabetin kurallarını koyan ve insanların birbirini elemesine tanıklık eden sistemin yüzüydü. Man-su ise o sistemin içine düşmüş sıradan bir insan. Biri oyunu yöneten tarafta, diğeri oyunun içinde kaybolan tarafta duruyor. Yine de ikisini buluşturan ortak bir gerçek var: Rekabet, insanı yavaş yavaş vicdanından uzaklaştırıyor. Squid Game bunu devasa bir ölüm oyunu üzerinden anlatırken, Başka Yolu Yok aynı fikri çok daha ürkütücü bir biçimde gündelik hayatın içine yerleştiriyor. Çünkü burada ölüm oyunu başlamadan önce de herkes zaten aynı oyunun içindeydi.

Donald E. Westlake'in romanından uyarlanan bu hikâye bugün yazılmış gibi duruyor. Çünkü artık rekabet yalnızca şirketlerin meselesi değil; sosyal medyada, akademide, sanatta, yazarlıkta, fotoğrafçılıkta da herkes görünür olmak için mücadele ediyor. Sorun görünür olmak değil. Sorun, başkası görünmesin istemeye başladığımız an. Film tam bu noktada ürkütücüleşiyor.

Başlığa yeniden dönelim: Başka yolu yok mu? Film bu soruya "yok" demiyor. "Var" da demiyor. Çünkü insan en büyük kötülüklerini çoğu zaman "mecburdum" diyerek yapıyor. Belki de hayatımızdaki en tehlikeli cümle budur: "Başka çarem yoktu." Tarihin büyük kırılmalarına dönüp bakıldığında aynı mazeret tekrar tekrar karşımıza çıkar. Emri uyguluyordum. Ailemi koruyordum. İşimi kaybetmek istemiyordum. Başka yol yoktu. Belki de kötülük, şeytani bir arzudan değil, sıradan bir mazeretten doğuyordur.
Filmin sonunda aklımda istatistikler, işsizlik oranları ya da cinayetler kalmadı. Bir terasta ellerinin arasında ağır bir saksı tutan bir adam kaldı.

Man-su, aşağıdan geçen adama, elinde tuttuğu saksıyı sıkarak bakıyor. Birkaç saniye boyunca biz de onunla birlikte bekliyoruz. O saksı bırakılacak mı?

Tam o anda Park Chan-wook, filmin en sessiz ama en güçlü cümlesini kuruyor. Saksının içindeki su yavaşça Man-su'nun başına dökülüyor. Sanki film, cinayetin ağırlığını kurbanın değil, katilin taşıyacağını bize en başta söylüyor. Ve film kulağımıza "Başka Yolu Yok" mu diye fısıldıyor. 


31 Ağustos 2024 Cumartesi

Etrafta Kimsenin Olmadığı Ormanda

"Uzak bir ormanda bir ağaç devrilirse ve çevrede hiç kimse yoksa ağaç devrilirken ses çıkarır mı?


Dünyada ve gökyüzündeki tüm nesnelerin  zihin olmadan var olmadığını savunan İngiliz düşünür George Berkeley (1685-1753)  bu soruyu soran tarihteki  ilk kişi. 





2024 yapımı Kore gerilim dizisi The Frog'da defalarca sorulan klasik soru bu. 


"Ormanda bir ağaç devrilirse ve etrafta onu duyacak kimse yoksa, ses çıkarır mı?" 


Dizinin Korece başlığı <아무도 없는 숲속에서> - "Etrafta kimsenin olmadığı ormanda" anlamına geliyormuş. Bu ilk başta dizi için çok daha uygun bir başlık gibi geliyor insana. Neden The Frog yani Kurbağa adını vermişler İngilizce tercümede diye düşünüyorum. Sonra biraz araştırınca mevzu epey anlamlı hale gelmeye başlıyor. 


"Dikkatsizce atılan bir taşın bir kurbağaya çarpıp onu öldürmesi mümkündür" manasına gelen bir Kore deyişi varmış.  Yani düşüncesizce yapılan bir söz veya eylem konuyla hiçbir alakası olmayan bir başkalarına büyük zararlar verebileceği anlamı taşıyor.  Ve tek bir kişinin yaptığı bu eylem sayısız masum kurbağayı (kurbanı) gün yüzüne çıkarabiliyor ve öngörülemeyen sonuçlara neden olabiliyor.


Güney Kore'nin kurgusal kasabaları Hosumaeul ve Dongho'da geçen The Frog; gerilimi, duygusal derinliği ve karmaşık hikaye anlatımıyla gizem hayranlarının mutlaka izlemesi gereken bir yapım.


2000'li yıllarda Koo Sang-joon küçük oğlu ve karısıyla birlikte kırsalda bir pansiyon satın alır ve işletmeye başlar. Her şey yolundadır ta ki bir gece bir seri katilin bir kadını pansiyonun odasında katledenede dek. Sang-joon'un karısı ertesi sabah temizlik yapmaya gittiğinde, genç bir kadının başı kesilmiş cesediyle karşılaşır.


Basının evlerine üşüşmesiyle  kasaba ayağa kalkar ve o andan itibaren kasabadakilerin hayatları kötüye doğru keskin bir dönüş yapar.


Hikaye zaman zaman doğrusal olmayan bir kurguyla 2000’lerden 2020’ lere geçiş yapar.  Burada da Kim Yun-Seok, gözlerden uzak bir moteli çalışır durumda tutmak için mücadele eder. Gizemli bir kadının motele gelmesiyle sorunlar daha da artar ve hayatlarını tehdit eden bir dizi dramatik ve rahatsız edici olaya baş gösterir. Zeki bir dedektif olan Yoon Bo-min (Lee Jung-eun) bu olayları çevreleyen gizemleri araştırırken kasaba halkının kaderleri iç içe geçer.



Diğer pek çok toplumda olduğu gibi Güney Kore toplumunun da ön saflarında yer alan, okul zorbalığı ve  ülkenin ceza adaleti sistemindeki eksiklikleri konu alan The Frog derin felsefesi ve ürpertici atmosferiyle hafızalarıma kazanıyor. Dizi bitiyor ve Çağrılmayan Yakup kulağıma fısıldıyor; 


Kurbağalara bakmaktan geliyorum, dedi Yakup

Bunu kendine üç kere söyledi

Onlar ki kalabalıktılar, kurbağalar

O kadar çoktular ki, doğrusu ben şaşırdım.






15 Haziran 2019 Cumartesi

Beyin Yakan İspanyol Filmleri



1- Los cronocrímenes / Suç Zamanı (2007)





2- La habitación de Fermat / Kapan (2007)



3- La piel que habito / İçinde Yaşadığım Deri (2011)





4- Mientras duermes / Ölüm Uykusu (2011)





5- Musarañas/ Tuhaf Ev (2014)


6- El desconocido / Bilinmeyen Numara (2015)




7- Contratiempo / Görünmeyen Misafir (2016)






8- Pieles / Deriler (2017)





9- El aviso / Uyarı (2018)


10- Durante La Tormenta / Fırtına Anı (2018)







8 Ocak 2018 Pazartesi

Çürüyen Kadınlar; Thanatomorphose ve Contracted




Thanatomorphose. İzlemesi de adı gibi zor bir film. Film bitiyor ve Sibyl’i hatırlıyorum. Şu Yunan Mitolojisi’nde kocaya kocaya bir çekirgeye dönüşen bedeniyle, cam bir kavanoz içerisinde yaşarken ölümü özleyen kahin kadını.

Filmimizin kahramanı kadın da Sibyl’in kaderini yaşıyor gibidir. Yeni bir eve taşınmıştır. O sabah bedeninde çürükler ve yaralarla uyanır. Günler geçtikçe yaralar artacak ve kadın yaşarken ölümün çürüme evresini gün be gün hissedecek, yeni girdiği ev bir mezar gibi onu kavrayacaktır. Evin duvarındaki vajina görünümlü yarık da git gide açılacak, kadın çürürken, belki de onu öteki dünyaya taşıyacak kapı olacaktır.
Ölüm neticesinde organizmanın bozulması ve tahribatın gözle görülür halini tasvir eden Yunanca Thanatomorphose kelimesi, Thanatos (ölüm) ve morphosis (dönüşüm) kelimelerinin birleşmesiyle meydana gelir.
1922 yıllarında Freud, Thanatos (ölüm) güdüsünü incelemeye alır. Freud’a göre başlıca iki temel güdü vardır. Yaşama gücünü tanımlayan libido ve yıkıcı içtepileri açıklamak üzere yaşam güdüsünün karşısında duran insanın ölüm güdüsü, destrudo (thanatos).
Freudyen bakış açısına göre ölüm içgüdüsü (thanatos) kişinin kendisine yöneldiği zaman kendi kendine bir yıkıma, kendini tahrip etmeye dönüşür. Hayat ve ölüm içgüdüleri birbirlerine dönüşebilir.
Ölüm güdüsüyle baş etmeye çalışan kadın bir yandan çürürken, bir yanda da yaşama tutunma arzusuyla hayat güdüsü libido’sunu ayakta tutar. Yaratıcılığı teşvik eden libido sayesinde yapmaya başladığı heykeli kendi bedeninden kopan parçalarla tamamlamaya çalışır, ölüme baş kaldırır. Pencereleri kapatıp mezarında bir bütün olarak kalmaya direnen kadın, dünyayla olan bağını koparmayı, cinselliğe tutunarak da reddeder. Mastürbasyon yapar, eve gelen arkadaşıyla sevişmeye çalışır.
Thanatomorphose gibi, hastalıklar, virüsler, parazitler ya da mutasyon sonucu deforme olmuş bedenlerin konu alındığı bir alt tür olan “Body Horror” kategorisine koyabileceğimiz bir diğer film de Contracted.


“Hayat; cinsel yolla bulaşan bir hastalıktır ve ölüm oranı yüzde yüzdür.”- Ronald David Laing

Genel yapısı itibariyle Thanatomorphose’la benzer özellikle gösteren Contracted gerek oyunculuk, gerek hikaye örgüsü ve yapısı itibariyle çok başarılı bir yapım olmasa da, türün meraklıları için izlenesi bir yanı da var. Yine gün be gün çürümeye başlayan esas kadınımız Thanatomorphose’daki kadının aksine, kendini eve gömmez. Çürümesiyle baş etmeye, tedavi olmaya, gündelik hayat rutinini bozmamaya çalışır. Ne yaparsa yapsın, morphosis (dönüşüm) Contracted filminde de kaçınılmazdır.
Bu sefer hastalığın ya da ölümün nasıl bulaştığının izlerini filmin başında görürüz. Ölümden bulaşan ölüm, hayat gibi cinsel yolla bulaşan bir hastalıktır. Aynı zamanda lezbiyen olan Contracted’in baş kahramanı, karşı cinsle tek gecelik bir ilişki yaşar. Ama bunun sonuçlarına katlanması kolay olmayacaktır.

Thanatomorphose’un kadını finalde çürük bir et parçasına dönüşürken, Contracted’ın kadını zombileşir. Hayvan Mezarlığı’nda söylendiği gibi, “Bazen ölmek daha iyidir.”

5 Aralık 2017 Salı

Yeni Romanın Öncüsü; Alain Robbe-Grillet



"Roman artık bir serüvenin yazısı değil bir yazının serüvenidir."

Zaman, mekân ve olay örgüsünü yeniden yorumlayan hatta reddedebilen “Yeni Roman” akımı, 1950’lerde geleneksel roman anlatım biçimine tepki olarak ortaya çıkmıştır. 20yy’da yaşanan dünya savaşları, sanayileşen toplumlar ve oluşan yeni dünya düzeniyle birlikte insanın sosyolojik ve psikolojik konumu da biçim değiştirdi. Daha yalnızlaşan, daha bunalan yeni dünyanın yeni insanı, eskininkinden farklıydı.
“Son yüz elli yılda etrafındaki her şey- hatta oldukça hızla gelişirken, roman nasıl hareketsiz, donmuş olarak kalabilirdi ki?” 1  

1956 – 1963 yılları arasında yazdığı edebiyat incelemelerinden oluşan Alain Robbe-Grillet  imzalı Yeni Roman kitabı bize akımın genel hatlarını kapsamlı bir biçimde aktarıyor. Yeni Roman’ı anlamak bir şekilde klasik romanın tersini yapmak hatta eskiyi tamamen ortadan kaldırmak anlamına geliyordu.
1-      Yeni Roman geleceğin romanının yasalarını derlemiştir.
2-      Yeni Roman geçmişi silip süpürmüştür.
3-      Yeni Roman insanı dünyadan kovmak istemektedir.
4-      Yeni Roman kesin bir nesnelliği hedeflemektedir.
5-      Zor okunan Yeni Roman, uzmanlara hitap etmektedir.
Buradan yola çıkarak hatta tüm bu maddelerin tam tersini düşünerek şu çıkarımda bulunuyor Alain Robbe-Grillet . “Yeni Roman bir kuram değil, bir araştırmadır.”
Fransız ve Fransızca yazan yazarlardan oluşan akımın başlıca temsilcileri arasında Maurice Blanchot, Michel Butor, Julio Cortázar, Marguerite Duras, Claude Ollier, Robert Pinget, Jean Richards, Nathalie Sarraute, Claude Simon, Phiippe Sollers ve  Alain Robbe-Grillet bulunmaktadır. Balzac tarzı roman geleneğini eleştiren akımın temsilcileri, Balzac’tan uzaklaştıkları takdirde ilginç olabilecekleri tezini savunurlar.
Mekân ve Betimleme;
Balzac romanlarında ilgi çekici bir konuyu alır, olay örgüsünün merkezine karakteri yerleştirir ve çevreyi titizlikle betimlerdi. Evler, mobilyalar, giysiler, detaylı bir biçimde kâğıda dökülen tüm çevre, aynı zamanda karakterin dünyadaki varlığı hakkında da bize bilgi veriyordu. Eşyalara bakıp, kişinin zengin ya da fakir olup olmadığını, mesleğini, yaşam tarzını hissedebiliyordunuz. İnsanı merkeze alan klasik romanın aksine yeni roman nesneyi öne çıkarıyordu. 

 “Betimlemenin yeri ve önemi artık bütün bütün değişti. Betimlemeyle ilgili kaygılar tüm romanı istila ederken, aynı zamanda geleneksel anlamını da yitiriyordu. Artık bu betimleme kaygıları için basit tanımlamalar söz konusu değildir. Önceleri bir betimleme bir dekorun ana hatlarını oluşturmaya, sonra da bu dekorun özelikle anlam taşıyan birkaç unsurunu aydınlatmaya yarıyordu: şimdi betimleme artık sadece önemsiz nesnelerden söz ediyor ya da bunları önemsizleştirmek için uğraşıyor. Eskiden zaten var olan bir gerçeği yeniden ürettiğini iddia ediyordu; şimdi ise yaratıcı işlevini vurguluyor. Nihayet betimleme, eskiden şeyleri gösteriyordu, oysa şimdi bu şeyleri yok ediyor gibi.”2
Zaman;

Klasik romanlarda zaman kronolojik olarak bir çizgi halinde ilerler, bazen de geri dönüşlerle hikâye desteklenirdi. Falanca yılın falanca mevsimde geçerdi günler. Tarihi belirli kılmak romanı gerçekçi bir zemine yerleştirmek anlamına geliyordu. Klasik roman biçiminin aksine Yeni Roman akımında zamanın belli bir formu yoktur. Ne yaşanıyorsa onu anlatır.
“Modern anlatıda, zaman sanki zamansallığından kopmuş gibidir. Artık akıp gitmez. Artık hiçbir şeyi tamamlamaz. Günümüze ait bir kitabın okunmasının veya bir filmin gösteriminin ardından gelen hayal kırıklığını açıklayan da herhalde budur. Eskiden trajik de olsa bir ‘kader’, içinde ne kadar tatmin edici bir şeyler taşıyorduysa, en güzel çağdaş eserler de bizi bugün bir o kadar yoksun, sarsılmış bir halde bırakıyor.” 3
Kurgusal kişi;

Klasik romanda karakterler okura ayrıntılı bir biçimde verilirdi. İsmi, soyadı, mesleği, yaşı, fiziksel özellikleri ve psikolojik durumu. Karakterin bugününü gösterirken, geçmişi de ifade edilir, okurun kafasında kişi hakkında bir duygu oluşturmaya çalışılırdı.
“Balzac bize ‘Goriot Baba’yı bırakmıştır. Dostoyevski Karamazov’ları dünyaya getirmiştir; roman yazmak artık sadece, edebiyat tarihimizi oluşturan portreler galerine birkaç yeni figür eklemekten ibaret olamaz.” 4 
Yeni Roman’da ise karakterler ayrıntıya girilmeden yazılmış, romanın içinde gezinen, ortamın bir parçasıdır. Birer anti-kahraman olan karakterlerin, nesnelerden ayırt edilemeyecek bir sıradanlığı vardır. Albert Camus’nun Yabancı ve Sartre’nin Bulantı romanlarını baş tacı eden yeni romancılar kurgusal kişileri romandan neredeyse siler, insanı bir nevi yok ederler.         
“Kaç okuyucu Bulantı’daki ve Yabancı’daki anlatıcının adını anımsar? Bunlarda insan tipleri var mıdır? Aksine, bu kitapları karakter incelemeleri olarak kabul etmek saçmalığın daniskası olmaz mı?” 5

Akımın teorisyenlerinden Jean Ricardou Yeni Roman'ı "Roman artık bir serüvenin yazısı değil bir yazının serüvenidir." Sözleriyle açıklar. Alain Robbe-Grillet romanları Silgiler (Les Gommes, 1953) ve Kıskançlık (La Jalousie, 1957) teorinin uygulamaya dökümü niteliğindedir.

Silgiler (Les Gommes, 1953);

 “İşte bütün hikâye de bu zaten; Wallas bir kez daha girişir ne aradığını anlatmaya: yumuşak, hafif, gevrek ama ezildiğinde biçimi bozulmayıp toz halinde ufalanacak bir silgi; kolayca bölünebilecek, kırıldığında da deniz kabuğunun içindeki sedef gibi kaygan ve parlak olacak bir silgi. Birkaç ay önce nerden aldığını söylemeyi beceremeyen bir arkadaşında görmüştü böyle bir silgiyi. Kolayca bulabileceğini sanmıştı ama hala bulamamıştı. Ayrıtları iki üç santimetre uzunluğunda, köşeleri –belki de kullanıldığı için- hafifçe yuvarlanmış, sarımsı bir küp biçimindeydi. Küpün yüzlerinden birinde üreticinin markası yazılıydı ama okunamayacak kadar silinmişti; ortadaki iki harf ("di" harfleri) çözülebiliyordu bir tek; önce de sonra da en azından ikişer harf daha olmalıydı.” 6

Dedektif Wallas böyle tarif ediyor roman boyunca dükkân dükkân aradığı silgiyi. Ortadaki iki harfi “di’ olan silginin markasını okura da bir bilmece gibi gizliden soruyor. Tıpkı Yunan mitolojisinde Sfenks’in Oidipos’a yoluna devam edebilmesi için sorduğu bilmece gibi. Odip marka silgi Wallas’ın geçmişini, çocukluğunu silmesine yardımcı olacaktır. Alain Robbe-Grillet Silgiler romanında Oidipos mitinden ilham alır. Kehanetin kurbanı olan, babasını öldürüp annesiyle evlenen Odip gibi, Wallas da dedektif olarak atandığı kasabada katili bulmak adına gezinir. Bilmeden üvey annesiyle karşılaşır ve tıpkı mitolojide ayakları şiş anlamına gelen Odip gibi Wallas’ın da yürümekten ayakları şişer.
Şüphenin kol gezdiği dedektif romanları belki de Yeni Roman akımını en iyi yansıtacak türdür. Silgiler romanını yapı biçiminden bir tiyatro eseri gibi kaleme alan Grillet, kuşku kavramını romanın bütününe yayar. Yeni Roman akımının öncülerinden Nathalie Sarraute’nin “Kuşku Çağı” diye nitelendirir dönemi.
“Kuşku, roman kişisiyle, bu kişiye gücünü veren kullanılmış mekanizmayı yavaş yavaş ortadan kaldırarak, organizmanın kendisini savunmak ve yeni bir dengeye sahip olabilmek için gösterdiği tepki haline geliyor. Phillip Toybee, Flaubert’in öğretisini anımsayarak şöyle der: ‘Kuşku, romancıyı en büyük borcunu ödemeye zorlar; bu borç ise yeni bir şey bulmaktır.”7


Kıskançlık (La Jalousie, 1957);


Kuşkunun karakteri yiyip bitirdiği ve roman boyunca kendini gösterdiği bir diğer Alain Robbe-Grillet yapıtı da; Kıskançlık. (La Jalousie, 1957) Karısı A’nın komşuları Franck’la  kendisini aldattığını düşünen  bir adamın hikayesine tanık oluyoruz. Üç kişiden oluşan romanda kişilerin aslında çok da önemli olmadığını vurgulamak, klasik romandaki karakter betimlemelerini hafife almak adına olsa gerek Grillet başkahramanına sadece A demiş, ismini tam olarak yazmamış. Komşu Franck sık sık yemeğe gelir. Karısı A ile yan yana oturur. Anlatıcı koca onları gözlemler ve miniklerinden yola çıkarak yakın olduklarına dair kafasında şüpheler belirir. Adam mutfaktayken, yanlarında yokken Franck duvardaki kırkayağı ezerek öldürür. Duvardaki kırkayak lekesi ve kendisine kırkayağı hatırlatan her imge onda kıskançlık duygusunu canlandırır.  Romanın orijinal adı da hikâyesi kadar derin. La Jalousie yani Fransızca kıskançlık kelimesi aynı zamanda perde görevi gören jaluzi manasına da geliyor. İçeriden bakıldığında dışarısının görünebildiği ama dışarıda kalanın içeriden bir haber olduğu mekanizma kıskançlık kavramına da oldukça yakışmış gibi duruyor.

“Yoksa her şey ben olmadığım zaman, benim olmadığım yerde mi oluyordu?”  Yusuf ATILGAN,  Aylak Adam

Cumhuriyet dönemi Türk Edebiyatı’nın önemli kalemlerinden Yusuf Atılgan’ın romanlarına baktığımızda da Yeni Roman tekniklerini görebiliyoruz.  Aylak Adam ve Anayurt Oteli romanlarıyla tanınan yazar, bilinç akımı ve iç monolog tekniklerini uygularken, modern insanın yalnızlığından, kötümserlikten ve yabancılaşmadan söz eder. Tıpkı Alain Robbe-Grillet romanı Kıskançlık’ta karakterin adının A… olması gibi, Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ı da C.’dir. Anayurt Oteli ve Aylak Adam romanlarında nesneleri kişilerin önünde tutan, pek çok tekniği bir arada kullanıp, roman anlayışına yenilikçi bir soluk getiren Atılgan, Türk edebiyatında yer edecek C. gibi bir anti-kahraman tipiyle bizleri tanıştırmıştır.
“Bir romanın, gerçek bir romanın nasıl olması gerektiğini bilmiyoruz; sadece bugünün romanının bugün yaptığımız şey olacağını ve dün olan şeyle bir benzerlik kurmak değil, daha ileri gitmek zorunda olduğunu biliyoruz. Yeni Roman’ın tek yaptığı şey, roman türünün daimi gelişimi izlemektir. ”8

24. İstanbul Uluslararası Film Festivali'nde (2005), yaşam boyu başarı ödülü kazanan Alain Robbe-Grillet sine-roman tekniğinin yaratıcılığı yapıp, yenilikçi kalemini sinema perdesine de aktarmıştır. 2008 yılında hayata gözlerini yuman Fransız yazar Alain Robbe-Grillet ortaya koyduğu eserleriyle bu hayatta güneşin altında yeni bir şey var diyor bizlere.


1 Alain Robbe-Grillet, Yeni Roman, Kuramlar Neye Yarar, s,10, Kafekültür Yayıncılık, Türkçesi: Ece Korkut.
2Alain Robbe-Grillet, Yeni Roman, Günümüz Anlatısında Zaman ve Betimleme, s,124,  Kafekültür Yayıncılık, Türkçesi: Ece Korkut.
3Alain Robbe-Grillet, Yeni Roman, Günümüz Anlatısında Zaman ve Betimleme,  s,131, Kafekültür Yayıncılık, Türkçesi: Ece Korkut.
4Alain Robbe-Grillet, Yeni Roman, Vadesi Dolmuş Birkaç Kavram Hakkında, s,26, Kafekültür Yayıncılık, Türkçesi: Ece Korkut.
5Alain Robbe-Grillet, Yeni Roman, Vadesi Dolmuş Birkaç Kavram Hakkında, s,27, Kafekültür Yayıncılık , Türkçesi: Ece Korkut.
6Alain Robbe-Grillet, Silgiler s,107, Yapı Kredi Yayınları, Türkçesi: Alp Tümertekin.
7 Nathalie Sarraute, Kuşku Çağı, Les Temps modernes, Şubat 1950, s, 59, Kafekültür Yayıncılık, Türkçesi: Eylül Desen Kaytancı.
8 Alain Robbe-Grillet, Yeni Roman, Yeni Roman Yeni İnsan, s,10, Kafekültür Yayıncılık, Türkçesi: Ece Korkut.



Candan Selman


Malihulya Ya Da Melancholia



Dünyanın sonunun geleceği aylar öncesinden bellidir ve insanoğlu  bu gerçeği istemeden kabullenmiş son geceye, yeni yıla girecekmiş gibi  hazırlanmaktadır.  Son an geldiğinde fonda çalan Quantanamera şarkısı ile ekran beyaza düşer ve ben yıllarca unutamayacağım bir sekansı hafızama kazıyarak  sinemadan ayrılırım. Yıl 1999, İstanbul Film Festivali, aylardan Nisan.





O güne değin izlemediğim türden bir “kıyamet” filmidir bu… Last Night (Son Gece); Kanadalı oyuncu Don McKellar’ın ilk uzun metrajlı filmi.  Patlamalı, koşuşturmalı, nefes tutmalı felaket filmlerine inat Quantanamera eşliğinde beni ağlatan ilk uzun virajlı filmim…
Sonraları  kimi zaman düz, kimi zaman dik, kimi zaman az ya da çok virajlı filme saptım. Bazen yönetmenin, bazen oyuncunun, bazen de hikâyenin büyüsüne kapılıp seçimler yaptım.






Bu sefer  ismiyle kendini bana gösterdi. Melankoli. Afişe yaklaştım. Kirsten Dunst gelinliğiyle kendini sulara bırakmış yatıyordu. Kulağımda Nick Cave, Kylie Minague ile düete başladı; “Where the wild roses grow…”


Filmlerinin çoğunu beğenerek izlemekle birlikte Lars Von Trier hayranı olduğumu söyleyemem size. Bazen uzak, bazen de yakın bulmuşumdur kendime. “Dalgaları Aşmak” onu ayrı tutuyorum hepsinden. Afişi; oyuncunun, yönetmenin ve filmin adını duyunca melankoli dalgaları aşıp bana ulaştı. Filmler üzerine hiçbir ön bilgi edinmeden; gözümü, kulağımı kapayarak izlemek isterim filmi. Bu da öyle oldu. Kapattım kendimi dünyaya ve sonunda melankoli ile baş başa…
Şayet filmi izlemediyseniz buradan sonra yazacaklarımı okumanızı önermem. Hızla sayfanın altına gidin ve mavi resimden itibaren okumaya devam edin. Yok ben filmi izledim ve her şeyi duymaya hazırım diyorsanız, buyurun sayfa sizin…
İki bölümden oluşuyor film. İki kız kardeşin adını alıyor bölümler; Justine (Kirsten Dunst) ve Claire (Charlotte Gainsbourg).  






Justine:
Büyük bir düğünle başlıyor filmimiz. Justine ile Michael’ın düğünü. Gelinin ablası Claire ve kocası John (Kiefer Sutherland) tarafından hiçbir masraftan kaçınılmayacak şekilde organize edilmiş, sabaha dek sürecek bir eğlence. Justine hüzünlü. Bir gelin için hüzün az laf. Mutsuzluk yüzünden okunuyor. Büyük malikâneye kapıdan girerken gözü gökyüzüne takılıyor. Samanyolu’ndaki kırmızı renkli yıldızı fark ediyor. Amatör astronom John, onun Akrep takım yıldızının kalbi Antares  olduğunu söylüyor.
Gecenin yıldızı olarak Justine’in kendi düğününe konsantre olamadığını, gece boyunca herkesten ve her şeyden kaçtığına tanık oluruz. Bir ara tek başına gidip gökyüzüne bakar, küçük yeğeni Leo’yu yatırır, küvete yayılır ve hatta yeni tanıştığı patronunun yeğeniyle kaçamak sevişir. Ve gecenin sonunda damat Michael onu terk ederek başlamadan bir evliliği sona erdirir. Ertesi gün kız kardeşiyle at binen Justine, kırmızı yıldızı gökyüzünde görememektedir.


Claire:
Ağır bir depresyon geçiren Justine bir süre önce düğünün yapıldığı ablası Claire ve eniştesi John’un malikânesine yerleşir. Yemek yemiyor, banyo yapmayı reddediyor, neredeyse hareket bile edemiyordur.
Kız kardeşiyle ilgilenen Claire’i huzursuz eden daha büyük bir sorunu vardır. Güneşin ardında gizli duran Dünya benzeri  oldukça büyük mavi bir gezegen olan Melankoli görünür olmuş, Dünya’ya yaklaşmaktadır. Bu durum eşi John’u oldukça heyecanlandırır. Bilim insanları  tarafından Dünya’nın yanından geçip gideceği söylenen Melankoli’yi oğluyla birlikte daha net izleyebilmek için teleskop bile satın almıştır.  Claire de heyecanlıdır ama onun heyecanı daha çok tedirginlikle örülüdür. Bazı bilir kişiler bu geçip gitme durumunu “Dünya ve Melankoli’nin Ölüm Dansı” olarak tanımlıyordur. John her ne kadar Claire’i rahatlatmaya çalışsa da Melankoli tüm ihtişamı ile ürpertici biçimde Dünya’ya doğru gelmektedir.
Kız kardeşi ile at binen Justine gökyüzünde Melankoli’yi ilk gördüğü an çok sevdiği atını dövmeye başlar. Artık bir sonun başlangıcına girdiğini hissetmektedir.



Evet Justine’in önsezileri oldukça güçlüdür ve nasıl olduğunu bilmediği bir şekilde olacakları hissedebiliyordur. O andan itibaren Melankoli gezegeni Dünya’ya yaklaşırken Justine’in içindeki melankoli uzaklaşmaya başlar. İlk bölümde düğünü kontrol etmeye çabalayan ablası Claire ise tüm soğukkanlılığını kaybetmiş, ne yapması gerektiğini bilememektedir. Claire geceleri korkudan uyuyamazken, Justine mavi gezegenle bütünleşmektedir.

Dünya zaten tüm pislikleriyle yaşanılası bir yer değildir ve bu yüzden Justine içindeki melankoliyi bir yana atıp yaklaşmakta olan Melankoli’ye kollarını açar.
İlk bakışta gerçekten mavi gezegen Dünya’ya selam verip gidiyor gibidir. Uzaklaşmakta olan Melankoli Claire’i ve John’u rahatlatır. Fakat sabah Claire eşi John’u ahırda atların yanında intihar etmiş olarak bulur. Melankoli geçip gitmemiştir, Dünya’ya daha da yaklaşmıştır. Yapacak bir şey yoktur. Claire önce oğlu Leo’yla kaçmaya çalışsa da dakikalar içinde kaçacak da bir yer olmadığını anlar.
Justine’in düğününü titizlikle organize etmeye çalışan Claire, kendilerini bekleyen sonu organize etmeyi başaramaz. Ne kendini, ne de oğlunu teskin edebilir. Düğün günü kendini kaybeden Justine ise ablasının tersine bilge bir edayla küçük Leo’ya korkmaması gerektiğini, sihirli bir mağara inşa ederek, onu gezegenden koruyacağını söyler.





Eski dilde malihulya Türkçe’de karasevda olarak bilinen melankoli; insanı ortada somut bir gerekçe yokken dahi mutsuzluk haline sokan ve yalnızlığa iten ruh halidir. Bir kara deliktir insanı yutan, dünyasını parçalayan… 
Lars Von Trier’in Melankoli’si de insanı bir karadelik gibi kendine çekiyor. Felaketler içten dışa, dıştan içe doğru gelebilir. Melankolik bir patlama dünyanızı yok edebilir. Don McKellar’ın Son Gece filminden sonra pek çok felaket filmi izledim. Ama yıllar sonra  Melankoli ile birlikte  Quantanamera çaldı yine içimde…

Meraklısına:
.Justine'in gelinliğiyle elindeki çiçek buketiyle çay üzerine uzanmış hali, John Everett Millais'ın "Ophelia " isimli tablosundan esinlenerek tasarlanmıştır.
.Lars Von Trier’in “Dalgaları Aşmak” filmindeki damat Stellan Skarsgård, Melonkoli filminde Justine’in patronunu oynarken, oğlu Alexander Skarsgård  bu sefer damat rolündeki Michael’ı oynamaktadır.
. Justine rolü için önce Penélope Cruz düşünülmüş ama Karayip Korsanları’nı bırakamayan Cruz’un yerine Kirsten Dunst getirilmiş.
.Film süresince John golf sahasında 18 adet delik bulunduğunu özellikle vurgular. Ama finale doğru Claire  yanında bayrağı bulunan 19. deliğin yanından geçer. Lars Von Trier’e göre “19.Delik” Limbo’dur; Cehennemin sınır noktası…


Candan Selman

Milgram Deneyi; “Lütfen devam edin!”




"İnsan en zalim hayvandır."
Friedrich Nietzsche

Maddi sıkıntılar çeken, hayatını düzene sokmayı bir türlü beceremeyen iyi bir adam düşünün. Her şeyin kötüyü gittiği bir anda aldığı teklifle tüm hayatı bir anda değişen bir adam. Elliot’un günün birinde telefonu çalar on üç bölümden oluşacak bir yarışma programına katılmak isteyip, istemeyeceği sorulur. Elliot, gizli kameralar vasıtasıyla izlenecek, her bölümde verilen görevleri yerine getirecek ve her başardığı aşamada banka hesabına ödemeler yapılacaktır. Görevlerin her biri, bir öncekinden zorlu olup, para ödülü de o derece artış gösterecektir.
2014 yapımı 13 Sins (13 Günah),  Chookiat Sakveerakul’un yönettiği, 2006 Tayland yapımı 13: Game Sayawng (13 Ölüm Oyunu) adlı filmin tekrar çekimi. Her iki filmde de ödüle ulaşmak için zorlu bir mücadeleden geçen iki masum karakterin, otoriteye itaat ederken yaşadıkları değişime,  oyunların derecesi arttıkça insanlıktan çıkışlarına tanık oluyoruz.
Sineği yakala, öldür ve ye komutu ile başlayıp, hayal gücünün sınırları zorlayan şeytani görevlerle karşılaşan oyuncular, sıradan bir insanın koşullara bağlı olarak bir canavara dönüşebileceği tezini doğrular niteliktedir.
Gerçek hayatta ucunda bir ödül olmaksızın otoriteye itaat eden, masum insanlara işkence yapan pek çok zalim var.  Emirlere uydukları gerekçesiyle diğer vatandaşları katletmiş, görevlerini yaptıklarını düşünerek insanlıkların çıkmış binlerce kişi.

“Bu satırları yazdığım esnada, üstümden beni öldürmeye çalışan uçaklar geçiyor. Bana kişisel olarak düşmanlıkları yok, benim de onlara. Onlar sadece, nasıl derler ‘görevlerini yapıyorlar.’ Çoğu eminim ki gerçek hayatlarında asla cinayete teşebbüs etmeyecek kadar kibar, yasalara uyan kimseler. Öte yandan, biri beni parçalara bölmekte başarılı olursa, bundan böyle uyku da uyuyamayacak.” George Orwell

Avrupalı Yahudilerin, Nazilerce soykırıma uğraması tarihin en kirli eylemlerinden biridir. Nazi subayları üstlerinden aldıkları emirler ile vicdanları arasında bir seçim yapmak zorunda kaldıysalar, bu seçimin kazanan tarafı otoriteye itaat olmuştur.
20. yüzyıl psikolojisinin en ünlü ve tartışmalı figürlerinden biri olan Stanley Milgram, Nazi savaş suçlusu Adolf  Eichmann'ın Kudüs'te yargılanmaya başlamasından sonra yaptığı deneyle şu soruya cevap aradı;
" Eichmann ve soykırımda yer alan milyonlarca asker, sadece emirlere itaat ediyor olabilirler miydi? Hepsi bu suça ortak sayılmaz mı?”
1960’ların başlarında, Yale Üniversitesi’nde araştırmacı olan Stanley Milgram, bir “şok makinesi” yaptı ve insanların; kendileri gibi sıradan insanları cezalandırırken ne kadar ileri gidilebileceklerini görmek için bir gazete ilanıyla kendine denekler aradı. 20-50 yaşları arasında gönüllülerin katılımıyla oluşacak deneyin karşılığında, katılımcılara 4.50$ ödenecektir. Denek, deneyi yarım da bıraksa, bu parayı almaya hak kazanacaktır. 
 Yüzlerce sıradan Amerikalıyı bir bodrum laboratuarına sokup deneylere başlayan Milgram, deneklere deneyin gerçek amacını açıklamaz. Denekler “öğrenmede cezanın etkisi” üzerine yapılan bir deneyin parçası olduklarını sanırlar. Katılımcılardan birinin öğretmen, diğerinin ise öğrenci rolü üstleneceği söylenir. Öğretmen olan denek, öğrenci deneğe sözcük çiftlerinden oluşan bir liste okuyacak aldığı her yanlış cevap karşılığında öğrenci deneği elektrik şoku ile cezalandıracaktır.
Katılımcıların bilmediği noktalardan biri de öğrenci denek rolünü aslında projenin bir parçası olan aktörlerin oynadığıydı. Gelen denekler her koşulda öğretmen rolünü üstlenmek durumundaydılar. Deneyin asıl odak kişisi öğretmendir. Öğrenci denek bir sandalyeye oturtulup, hareketlerini kısıtlamak amacıyla kolları sabitlenir ve bileğine bir elektrot takılır. Bu yapılan sözde işlemleri gören öğretmen denek, gerçek deney odasına alınıp, elektro şok jeneratörünün önüne oturtulur.
Cihazda yatay olarak sıralanmış, 15 Volt’tan 450 Volt’a kadar 15’erlik aralıklarla çıkan 30 düğme vardır. Cihazda “HAFİF ŞOK”tan, “TEHLİKE- AĞIR ŞOK”a kadar ayıran etiketler de mevcuttur.
Aslında hiç elektrik şoku almayan öğrenci denek aktörler verdikleri her yanlış cevapta, aldıkları elektriğin acısıyla seslerini biraz daha yükseltirler. Deneğin amacı emri almış deneğin, kurbana uyguladığı şiddeti hangi seviyeye kadar götürebileceğini görmektir. Aktörden gelen acı çığlığını duyan öğretmen denek her tereddüt ettiğinde, otorite ona devam etmesini emreder.
  1. Lütfen devam edin.
  2. Deney gereği devam etmeniz gerekmektedir.
  3. Devam etmeniz gerçekten çok önemlidir. 
  4. Başka seçeneğiniz bulunmuyor, devam etmek zorundasınız.

Deneyin sonunda, deneklerin %65'i,  otoriteye itaat ederek,  450 voltluk en yüksek derecede elektriği öğrenci konumundaki aktöre uygulamıştır.
Milgram ulaştığı sonuçları açıklayan iki ana kuram geliştirdi.
Uyum Kuramı; Karar verme konusunda, özellikle bir kriz ortamında karar verme konusunda hiçbir deneyimi veya yeteneği olmayan bir denek, kararı gruba ve gruptaki hiyerarşiye bırakır. Grup bir davranışsal model oluşturur.
Araçlaşma Kuramı; Milgram’a göre, “itaatin özü, bir insanın kendisini başka bir insanın isteklerini gerçekleştiren bir araç olarak görmesi, böylece kendi davranışlarından kendisini sorumlu hissetmemesidir. Kişinin bakış açısındaki bu kritik kayma gerçekleştiği zaman, itaatin tüm öznitelikleri bunu izler”. Bu temel olarak askeri açıdan otoriteye saygının temelidir; askerler üstlerinin emirlerini ve komutlarını, sorumluluğun subaylarda olduğunu bilerek yerine getirirler.
 İtaat ederken sorumluluğun kendisinden çıktığını hisseden, bir görevi yerine getiriyor olmanın egosuyla büyük bir güce hizmet ettiğini sanan insanoğlu, yıkıcı bir yok etme sürecinin de parçası olabiliyor.       
Platon’dan Hobbes’a kadar otoriteye itaat kavramı tüm dönemlerde analiz edilmiş, ahlaki yargılar ve vicdanın üstünlüğü ne denli etkin olup, olmadığı sorgulanmıştır.
XVIII. yüzyılda "Otorite doğaya aykırıdır” diyen Godwin’in aksine, insanın doğası, otoritenin ‘gizli çekiciliği’ altında ezici güç olmayı sürdürüyor. Tarihin sadistler antolojisi, sayfalarını çoğaltmaya devam ediyor.
                                                                                                                      Candan Selman


Koridorun Hafızası "Backrooms" ve "Severance"

Bir koridorun bizi korkutması için karanlık olması gerekmez. Hatta en ürkütücü koridorlar çoğu zaman floresan lambalarıyla aydınlatılmış, ha...