kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Eylül 2022 Salı

Okumayın Beni Size Yalan Söyledim

 


Eğer kâğıda uzanabilseydim, size bir mektup daha yazacak ve beni neden okumamanız gerektiğini anlatacaktım. Ama eylül çoktan gitti ve dostu ekime, uzaktan ıslık çalıyor. “Hadisene be,” diyor. “Şişt sarı, yürü!’ diyor. Ağzı bozuk eylülün, yazdan kalma bir rehavet.

Sonbahardan ve gözlerimi kör eden bu yapraklardan kurtulabilseydim size bu mektubu yazacak ve ‘şiirimden uzak durun!’ diyecektim. Eskiden beri bilirim; “Dokunabilir ve sessiz olmalı şiir yuvarlak bir meyve gibi.” Oysa benim şiirim lirik soprano, üstüne basılmış bir muz kabuğu gibi. Ne yuvarlak ne meyve. Görmeden okur, basarsanız kelimelerime kayar gidersiniz. Çünkü o bir kabuk. Yangınlardan ve reçine kanallar kazıp çıktığım istilalardan kalma bir yaranın kabuğu. Annem üflerken, babam tentürdiyot sürerken.

Bilirim “Yosun tutmuş pencere pervazındaki aşınmış taş gibi suskun - Kuşların uçuşu gibi sözsüz olmalı şiir.” Oysa benim martılarım var. Çığlık çığlığa bağıran yeri göğü köpük ve kanat yapan martılar. Peşimi bırakmayan nereye gidersem gideyim, arkamdan saçlarıma takılan. Size adadan bahsedebilseydim şayet çam limanından ve kafamdaki terk-i dünyadan, o zaman görürdünüz şehir nerede, siz neredesiniz.  Ama siz adımınızı atar, beni okur ve o vapura binerseniz, bir martı olarak geri dönersiniz. Çünkü vapur uzaklaştıkça şehir küçülür, yakınlaştıkça büyür. O şehirden ne zaman ayrılsam bende her şey büyür.

Martılardan, adadan ve vapurdan söz edebilseydim, size denizi de anlatırdım. O fırtınayı. Bir o yana bir bu yana savrulan italik adımlarımı. Ve lodostan arta kalan kafiyesiz tuzlu dudaklarımı. Yutarak dalgaları kıyıya yanaşır, suni olmayan bir teneffüsle karşılardım sizi karada. Çünkü öyle çok deniz var ki içimde can yeleklerim paramparça.

Gemiler var büyük, adalar var kıpırtısız, aşk da var tadı tuz. Kim bilir belki size o denizciden de bahsederdim. Avutuşlarında kayıp, kıyısında ayıp, gezdiğim koyunda. Ama anlatamam çünkü bilirim. “Gerçeğe eşit olmalı şiir: Gerçeğin kendisi değil.”

Farz edelim ki ben yazdım bu mektubu tüm gerçekliğe inat. O zaman bastırın teninize, şiirden bir merhem. Yaranızım sizin, okumayın beni.

Bakmayın siz gün gelir ve gün gider, değişiverir mevsim.  Göğe kokar ıhlamur, toprakta kavuşur yağmur  “Kış yapraklarının gerisinde anı anı bellekte kalır ya” bilirim “Zamanda kımıltısız olmalı şiir” okumayın beni size yalan söyledim. Ben aslında kışı severim.

Candan Selman


12 Eylül 2022 Pazartesi

"Nöbet Çiçeği" romanından / Candan Selman

 


“Şarkı bitince herkes kendi içine döner

Sessizliği bozacak yeni bir sokak arardı.

Yalnızlığı bazalı, yastığı mimozalı gecelerde

Her şey ansızın kendine sönerdi.

Metrodaki keman sesi

Masadaki hardaldı.

Yokluğu fark yaratmaz, varlığı anlamdı.

Öyle bir çiçek

Kendi yeşil, aklı pembe

Kuytuyu sever

Penceremde görünmez bir yerde.

Bir tohum ki göğe taşmış

Geceyle dost, saçlarımda lodos

Ben uyurken

Nöbet çiçeğim aşktan açmış.”

  “Ne oldu? Ben şiir bilemez miyim? Nöbet Çiçeği… Nüvit’in en sevdiğim şiiri. Vahe babam tanırdı Nüvit Alkan’ı. Sadece onu değil, sanat camiasından pek çok tanıdığı insan vardı. Ressamlar, şairler, müzisyenler. Şişli’deki evi hafta sonları dolup taşardı. Rakı sofraları kurulur, sabahlara kadar sohbetler edilirdi. Annesi rahmetli eski tiyatrocuymuş. Babası da modacı. Zamanında bütün sanatçıları o giydirmiş. Vahe babam da güzel sanatlarda resim okumuş aslında. Ama ticareti seven bir adam, resim para kazandırmıyor o dönem.  Hoş bu dönem de kazandırmıyor ya neyse. Ticaret adamı olmuş ama sanatçılardan da uzak kalamamış. Evinin kapısı herkese açıktı. Odanın birinde mutlaka o dönem yatılı kalan biri olurdu. Ya evinden kovulmuş bir şair, ya eşinde kaçmış bir ressam ya da o ay kirayı denkleştirememiş bir yazar. Sabahlara kadar memleketin hali ve sanatın durumu konuşulur, varoluşsal sancılara çözümler üretilirdi. Şarkılara şiirlerle eşlik edilir, doğan gün uykulu gözlerle karşılanırdı. Yirmi yaşında falandım, ilk kez evine gittiğimde. Sudan çıkmış balık gibiydim. Yani bizim evimizde de yenilir, içilir, sazlı sözlü sohbetler edilirdi ama buradaki gibi değil. Bu başkaydı. Herkes kitap gibi konuşuyordu. Kadınlar yerinden kalkmıyordu. Tabağa boşalan kendi kalkıp dolduruyordu. Kavga eder gibi her konuyu bağıra çağıra konuşuyordu herkes. Kadınlar erkekler bir an geliyor birbirlerine girecekler zannediyorum sonra birden bir kahkaha patlıyor, ben espriyi anlayamadan herkes birden kendi sakinliğine geri dönüyordu. Bilmediğim şarkılar söyleniyor, etrafta daha önce hiç duymadığım isimler dolanıyor ve kitaplar ve kitaplar konuşuluyordu. Gözlerim parıldadı. O güne kadar hiç parıldamadığı gibi parıldadı. Sanatçı değildim, öyle bir yeteneğim yoktu. Onlar gibi olamazdım. Vahe babama baktım. Ama onun gibi olabilirdim. Konuşulanlardan anlayan, softasını güzel insanlarla paylaşan bir adam olabilirdim. Benim de yerinden kalkmayan, benimle kavga eder gibi tartışabilen ama sonra kahkahasıyla sakinleşen bir kadınım olabilirdi. Karım değil, bir kadınım olabilirdi. Ve sanırım başardım bunu. Şu an bu evin anahtarına sahibim. Bir insanın anahtarına sahibim, bir kapının değil.

Şu tabloya bakın Marc Chagall’ın Doğum günü tablosu. Bu tabloyu Ayten’e ben aldım. Doğum günümde. Evet yanlış duymadığınız kendi doğum günümde aldım. Öyle doğum günü falan seven bir insan değilim. Annemi babamı da sevmem. Doğduğum günü hatırlamıyorum elbette ama hatırlayabilecek olsam, hatırlamak istemem. Ama o gün tütün almaya benim işyerinin yanındaki eski bir pasaja girdim. Daha önce dikkatimi çekmemişti. Ayten’den önce yani böyle şeyler dikkatimi çekmezdi. Kitaptı, resimdi, heykeldi falan. Tam çıkacağım pasajdan, küçücük bir dükkân var resim mesim satıyor. Gözüme çarptı bu tablo. Kadını nedense Ayten’e benzettim galiba. Ya da bu eve. Baktım altında ‘birthday’ yazıyor. Çok şaşırdım. O gün doğum günümdü. Ben bile unutmuştum. O tablo bana günün tarihini ve önemini hatırlattı. İçeri girip hemen satın aldım. Ama kendi evime asmak beni hüzünlendirecekti. Hemen Ayten’i aradım. Günlerden perşembeydi, hani normalde adada olmaz, cumadan gider adaya. ‘Neredesin?’ dedim ‘Evdeyim, adada.’ dedi. Şaşırdım, meğer dersi yokmuş o hafta erkenden gitmiş. ‘İyi dedim, geliyorum akşam sekiz vapuruyla, evde ol,’ dedim. ‘Tamam,’ dedi. Elimde tabloyla kapıdan girince şaşırdı. O güne kadar ona bir hediye almamıştım. ‘Bugün benim doğum günüm de,’ dedim. ‘Sana bir doğum günü tablosu almak istedim,’dedim. Şaşırdı, gözlerinin içi öyle bir parladı ki yıldızlar sönük kalır. Ayaklarım yerden kesildi, bu tablodaki adam gibi. Diyeceğim o ki, hiçbir şeyi zorlama hayatta. Akışına bırak. Hayat çıkaracaksa çıkarır karşına, önüne bir tabloyu getirir koyar. Hem kendi doğumunu hatırlarsın, hem de bir aşkı doğurursun.”


Candan Selman

Nöbet Çiçeği 

 

24 Aralık 2021 Cuma

"Ejder Meyvesi Kadar Pembe" Candan Selman




“Artık varsa yoksa Metin’di. Benden üç yaş büyük ağabeyim. Beşiktaşlı babam, abimle bana Metin ve Tekin adını takmış. Bizi, tuttuğu takım kadar sevdi mi bilemiyorum. Her zaman bir mesafe vardı aramızda. Gidişinden sonra da aramızdaki mesafe fiziksel olarak da boy gösterdi. Annem ise babama inat ağabeyime bağlandı. Metin de bu teselliye sessizce boyun eğdi, annemin bir dediğini iki etmedi. Görünmez gibiydim. Ne annem, ne babam ve ne de ağabeyim vardı. Bir gölge gibi evin içinde dolaşıyor ve kendimi kanatırcasına özgürlüğümün tadını çıkarıyordum. Bir hafta sonu tam kapıdan çıkarken arkamdan bağırdı annem. ‘Metin, geç kalma!’ Üçlü kanepeye yayılmış mizah dergisi okuyan ağabeyimle göz göze geldik. Bir şey söylemeden evden çıktım. Artık bir adım bile yoktu. Şunu anladım ki metin olmam gerekiyordu…
Yanlış oğula bağlanmıştı. Tekin olmayan oydu, ben değildim. Ama yine de Metin olmak bana düşmüştü.”



Candan Selman dördüncü öykü kitabı EJDER MEYVESİ KADAR PEMBE’de kuzguni bir dünyanın solgun renklerini dile getiriyor. Ötekine karşı kör olanları, birbirine tıpatıp benzeyen, tükettikçe tükenenleri ve uyuyamayan bir gezegeni anlatıyor. Her bir öykü ‘belki de yanlış olan anahtar değil, kapıdır’ diye sesleniyor. 



"Şehrin Sakini" Candan Selman



Şehrin Sakini 

Aslına bakarsanız kim kimi büyütür bilinmez. Büyümek Alice’in, harikalar diyarındaki, üzerinde “Beni Ye” yazan sihirli keki yemesine benzemez. Kapıdan geçecek kadar küçülmek, masadan inecek kadar büyümek, her zaman masallardaki kadar kolay olmaz. Bebeklikten çocukluğa, çocukluktan gençliğe ve gençlikten yetişkinliğe uzanan yol, harikalar diyarının çiçekli bahçesine benzemez. Sancılıdır büyümek…

Zombilerden transandantalizme, Milgram Deneyi’nden Harry Potter’a uzanan bir yolculuk. Şehrin Sakini, Candan Selman’ın 2000'lerin başından beri dergilerde ve kitaplarda çıkan yazılarından oluşuyor.


5 Aralık 2017 Salı

Transandantalizm Işığında Henry David Thoreau















“Ormana gittim çünkü bilerek yaşamak istiyordum. Yaşamın asıl gerçekleriyle yüzleşmek ve öğretilerini öğrenip, öğrenemeyeceğimi görmek için. Ve ölüm geldiğinde aslında hiç yaşamadığımı fark etmek için.”  
— Henry David Thoreau

Henry David Thoreau,  1817’de  Boston’un 32 km batısında küçük bir kasaba olan Concord’da dünyaya geldi. Etrafı ormanlarla çevrili Concord kasabası sadece Henry David Thoreau’un değil, aynı zamanda Transandantal akımının da doğduğu yer olacaktı. 18. yüzyıl rasyonalizmine karşı bir tepki olarak ortaya çıkan akım, her bireyin ruhunun dünyayla aynı olduğu, dünyanın birebir bir mikrokozmozu olduğu inancına dayanıyordu. Transandantal anlayış, dönemim püriten hayat tarzının katı ilkelerine karşı çıkmış, her insanın özünde iyilik yattığını ve bireyselliğine inanması gerektiğini savunmuştur. Transandantalistlere göre doğa her sorunun cevabını içinde barındırıyordu. Tüm cevaplar doğada gizliydi. Sorular ve sorunlarla baş etmenin yolu, doğayla bütünleşmekten geçiyordu.



Concord  (Massachusetts) Amerika Birleşik Devletleri'nin kurulmasıyla sonuçlanan  Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nda ilk muharebenin yaşandığı yerdi. Burası karmaşadan uzak, yazarların ve düşünürlerin kendileriyle baş başa kalabileceği bir yer olarak oldukça uygundu. Ralph Waldo Emerson, Henry David Thoreau, Margaret Fuller, Bronson Alcott, Orestes Brownson, William Ellery Channing, Frederick Henry Hedge, Theodore Parker, ve George Putnam gibi önemli isimlerin temsilciliğini yaptığı Transandantal Kulübü üç ayda bir çıkan The Dial dergisiyle kırk yıl boyunca  akımın sesini duyurmaya çalıştılar.
1837 yılında Harvard’dan mezun olan Thoreau, şehirden uzaklaşıp orman yoluna saptı.“Yol sizi nereye götürüyorsa oraya gitmeyin, yol olmayan yerden gidin ki; iz bırakın.” diyen Ralph Waldo Emerson’un izinden yürüdü. Concord’un dışında bulunan Walden Gölü’nün yanındaki  Emerson’a ait bir arazide iki yılını geçirdi. Burada kendine bir baraka inşa edip deneyimlerini kaleme aldı. İki yıl, iyi ay, iki güne ait bu deneyiminin adı Walden’di.  Walden or, Life in the Woods (Ormanda Yaşam, 1854)
Emerson’ın denemeleri kadar 19. Yüzyıla damgasını vuran bir diğer isim ise İngiliz romantik şairi William Wordsworth’tu. Henry David Thoreau gibi ofisi dışarıda olan, yapıtlarını doğayla bütünleşerek kaleme alan William Wordsworth,  İngiltere’nin kuzeybatı bölgesindeki Göller Bölgesi’nde (The Lake District) kız kardeşi Dorothy Wordsworth birlikte yaşar. Yakın dostu şair Samuel Taylor Coleridge’in de kendilerine katılmalarıyla birlikte romantik dönemin yapı taşı sayılabilecek önemli şiirlere birlikte imza atarlar. Kendilerine “Göl Şairleri” diyen grup göl kenarında yürüyüşler ve uzun sohbetler yaparlar. Dorothy Wordsworth göl kenarında geçirilen vaktin ardından günlükler tutar. Doğayı anlatan bu günlükler, William Wordsworth ve Coleridge’in şiirlerine de eşlik eder.

1798 yılında Wordsworth ve Coleridge şiirlerinin bazıları, birlikte yayımladıkları Lirik Baladlar (Lyrical Ballads) adlı kitapta toplarlar. Lirik Baladlar 18. ve 19. yüzyıl İngiliz Romantik akımının önemli şiirlerini içinde barındırır. 
Göl Şairleri, Walden Gölü’nde hayallerini suya yazan Amerikalı yazarlara ve özellikle Henry David Thoreau’a da rehber olmuş olsa gerek. “Yürümek” makalesinde Henry David Thoreau William Wordsworth’tan şöyle bahseder.
“Bir gün bir gezgin Wordsworth’un hizmetçisinden efendisinin ofisini göstermesini istediğinde hizmetçi şöyle cevap vermiş; ‘Kütüphanesi burası ama ofisi dışarıda.’”
6 Mayıs 1862’de ölümünden sonra basılan ve The Atlantic Monthly Dergisi’nde yayınlanan “Yürümek”  Henry David Thoreau’nun önemli yapıtlarından biri. Thoreau doğanın ilahi güzelliğinden,  yürümenin ruhani boyutundan bahsederek, okuru tinsel bir boyuta taşır. Bu noktada Mississippi Nehri, bir çeşit büyülü, Kutsal Topraklar olarak tasvir edilir.


Üç bölümden oluşan makaledeki bölümlerin ortak noktası doğanın müthiş güzelliğidir. Bu güzelliği daha da ortaya sunmak için Thoreau, bir parça şiirselliğe de başvurur. İlk bölümde şehir insanına seslenen yazar, doğa ve insan ilişkisinde kalıtsal bir yan olduğundan, insanın doğadan ayrı düşünülemeyeceğinden bahseder. İkinci bölümde Thoreau, doğanın sihirli taraflarını dile getirir ve Amerikan toplumunun doğa üzerindeki olumsuz davranışlarını eleştirir. Okuru doğaya karşı duyarlı hale getirme adına böyle bir tutum sergilediğini de söyleyebiliriz. Üçüncü bölümde yazar okurun duyarlılığına seslenir ve doğanın barındırdığı ruhsal değerlerin üzerinde durur. Üç bölümün toplamında yazar yürümenin doğayla bütünleşme adına fiziksel bir aktiviteden öte bir şey olduğunu savunur.
“Benim sözümü ettiğim yürüyüşün hastaların belirli saatlerde ilaç almaları gibi yapılan egzersiz denen şeyle, ağırlık ya da sandalye sallamayla ilgisi yoktur. Bahsettiğim yürüyüşün kendisi o günün teşebbüsü ve macerasıdır.” Yürümek
Makalenin dili oldukça semboliktir ve Thoreau sık sık okura retorik sorular yöneltir.
“Neden bazen hangi yöne doğru yürüyeceğimize karar vermekte zorlanırız? Bence Doğa kendimizi ona şuursuzca teslim ettiğimiz takdirde bize doğru yönü gösterecek belli belirsiz bir manyetizmaya sahiptir.”Yürümek


“Efsane bize uzun zaman önce insana dönüştüğümüzü anlatıyor ama yine de hala karıncalar gibi alçakça yaşıyoruz. Pigmeler gibi turnalarla kavga ediyor, hata üstüne hata, darbe üstüne darbe yapıyoruz ve elde ettiğimiz en yersiz ve iyi şey aslında sakınabileceğimiz bir zavallılık oluyor. Yaşamlarımız küçük ayrıntılar yüzünden boşa harcanıyor. Dürüst bir adam hesap yapması gerektiğinde on parmağından fazlasına ihtiyaç duymaz. Eğer olağanüstü bir durum olursa belki on ayak parmağına da ihtiyaç duyar, ötesi fazlalıktır. Sadelik, sadelik, sadelik! Ben diyorum ki, işleriniz iki ya da üç olsun, yüz ya da bin değil. Milyonu saymak yerine yarım düzineyi sayın ve hesaplarınızı parmak uçlarınızda tutun. İnsanoğlu, uygar yaşamın çalkantılı denizinin ortasında, bulutlar, fırtınalar ve bataklık kumları arasında, bin bir tehlike içinde yaşamak zorundadır. Eğer kişi rotasını doğru ayarlayamazsa dibe batar ve limana ulaşamaz. Hayatta kalmak ve başarıya ulaşmak için usta bir hesaplayıcı olmak gerekir. Sadeleştir, sadeleştir, sadeleştir.” Nerede ve Nasıl Yaşadım
Thoreau; "Yabanda dünyanın kurtuluşu yatar.” görüşüne inanır, mutluluğun uçsuz bucaksız ormanlarda ve kasvetli bataklıklarda arar. Seçim yapması gerekirse, evini medeniyetin ortasına değil, yabanda inşa etmekten yanadır. “Bir çiftliğin sağlığı için nasıl bol miktarda gübre gerekiyorsa, insanın sağlığı için de dönümlerce çayır manzarası gerekir.” Doğanın gücünün bakir topraklarda yattığına inanır.
“Oyunuzu verin ancak onu bir kâğıt parçası olarak görmeyin, tüm nüfusunuzu kullanarak oy verin.” Diyen,  ödediği dolarların,  bir adam öldürmek üzere tüfek satın almaya yarayacağını düşündüğünden seçim vergisini ödemeyi reddeden ve “Ben ne yapayım?” diye soran vergi memuruna “Eğer gerçekten bir şey yapmak istiyorsan, istifa et.” Diyen Henry David Thoreau, Sivil İtaatsizlik terimini dünya üzerine yayarken, attığı her adımda bu tavrının arkasındadır. Transandantalizm ışığında Yürümek en sivil itaatsizliktir.


Candan Selman

Nerede ve Ne için Yaşadım



Gelin bir günümüzü Doğa kadar incelikli bir şekilde yaşayalım. Bir fındıkkabuğu ve demiryoluna düşen bir sivrisinek kanadı gibi yola fırlatılmışçasına yaşamayalım. Gelin erkenden ve çevik bir şekilde kalkalım. Kahvaltımızı tedirginlik içinde değil, keyifle yapalım. Misafirler gelsinler ve gitsinler. Bırakın kapı zili çalsın ve çocuklar bağırışsın. Gün böyle sona ersin. Neden kendimizi akıntıya bırakıp, sürüklenmemiz gerekiyor? Gelin akşam yemeği denen, öğlen çemberi sığlığında, o berbat ve hızlı girdapta altüst olmayalım. Bu tehlikeyi savuşturdunuz mu güvendesiniz demektir çünkü yolun geri kalanı yokuş aşağıdır. Sabah zindeliğinde, kaskatı sinirlerinizle, kendimizi Ulysses gibi direğe bağlayıp, yelken açacak başka bir yol bulalım. Eğer motor ıslık çalıyorsa, bırakın acısından sesi kısılana dek çalsın. Çanlar çalıyorsa neden koşmamız gerekiyor? Ne çeşit bir müziğe benzediğini düşünelim. Kendimizi yatıştıralım ve ayaklarımızı fikirler, önyargılar, gelenekler, yanılgılar ve görünümler çamuruna sokalım.  Paris’ten Londra’ya, New York’tan Boston ve Concord’a kadar, Kilise’den Devlet’e, şiirden felsefeye ve dine kadar tüm yerküreyi kaplayan alüvyon batıralım ayaklarımızı. En sonunda gerçeklik denilen noktaya en dipteki sert ve kayalık böyleye ulaşana dek. İşte burası dediğiniz anda kendinize bir dayanak noktası bulduğunuzda yeniden başlayabilirsiniz. Sonunda akarsuyun, buzun ve ateşin altında bir duvar, bir devlet ya da bir elektrik direği dikebilirsiniz. Belki de oraya nehrin suyunu ölçmek için bir alet dikersiniz. Bir Nilölçer değil Gerçekölçer. Gelecek nesillerin zaman zaman yükselen bu nehrin derinliğini ölçebileceği bir alet.  Eğer bir gerçeğin tam karşında durur, onunla yüz yüze gelirseniz bir palaymışçasına her iki yüzeyinin de parladığını görecek, kalbinizden, iliğinizden ve kemiğinizden geçerek sizi ikiye böldüğünü hissedeceksiniz. Böylece ölümlü hayatınızı mutlu bir sona kavuşturacaksınız. İster hayat olsun, ister ölüm sadece gerçekliğe hasretiz. Eğer gerçekten ölüyorsak, boğazımızdaki hırıltıyı duyalım, ellerimizin ve ayaklarımızın soğuduğunu hissedelim. Eğer yaşıyorsak, işimize bakalım. 
Zaman, içinde balık tuttuğum bir nehir. Suyumu oradan içiyorum. İçerken de kumlu zeminini görüyor ve ne kadar sığ olduğunu fark ediyorum. Cılız akıntısı kayar gider ama sonsuzluğu kalır. İçebilirim daha derinleri, altımda çakıl taşı yıldızlar. Sayamam hiçbirini. Bilmem alfabenin ilk harfini. Doğduğum gün kadar bilge olmadığıma üzülürüm her an. Akıl bir balta, ayırıp, yarar yolunu tüm gizemlerin. Ellerimi gereğinden fazla çalıştırmak istemiyorum. Kafam; hem elim, hem ayağım. Hissediyorum kafamın içinde duruyor en büyük yeteneklerim. Sezgilerim bana kafamın tünel kazamaya yarayan bir araç olduğunu söylüyor.  Tıpkı bazı hayvanların burunlarını ve ön ayaklarını kullanması gibi, ben de tepelerin arasından tünel kazabilmek için kafamı kullanıyorum. En değerli cevherin yakınlarda bir yerlerde olduğunu düşünüyorum. Çatal çubuğum ve ince ince yükselen buharla kararımı veriyorum. Ben madenimi çıkartmaya buradan başlıyorum.

  Henry David Thoreau

  Türkçesi: Candan Selman

Sürgün



Ellerim dokunmadı zevke senin ellerinden beri
Hayır, dökülmedi dudağımdan bir gülüş senden sonra
Ve uzaklığın arttığı günden beri
Sessizlik kırık bir deniz kabuğu aramızda.

Katlanır aşk açlığa ve yalnızlığa yine de,
Bir kumrunun kanatları çarpıyor kalbimde her gece
Dalgalanır kibarca taktığın yüzük parmağımda
Üstündeki aşınmış mavi taş parladı daha da.


Hart Crane  
Türkçesi: Candan Selman



Geniş Hazırla Bu Yatağı



Geniş hazırla bu yatağı.
Huşu içinde hazırla;
Kıyamet kopana kadar bekle içinde
Kusursuz ve zarif.

Şiltesi düzgün olsun
Yastıkları yuvarlak
Güneşin sarısı
Dağıtmasın orayı bağırarak.

Emily Dickinson

Türkçesi: Candan Selman


Evrenin Işığıyla Oynuyorsun

 

Evrenin ışığıyla oynuyorsun her gün.
Görünmez bir konuk, çiçeğe ve suya gelen
Sıkıca kavradığım o beyaz baştan çok daha fazlasısın.
Bir salkım meyve her gün ellerimin arasında.

Kimselere benzemez oldun, seni sevdiğim günden beri
İzin ver sereyim altına sarı çiçek çelenkleri
Kim yazıyordu güneyin yıldızları arasına adının harflerini dumanla?
İzin ver anımsayayım seni,  bugün gibi, hiç olmadığın günden beri.

Aniden rüzgâr uğulduyor ve çarpıyor kapalı pencereme. 
Gökyüzü hayali balıklarla tıka basa dolu bir ağ.
Rüzgârlar er geç, varacak buraya dağıtacak her birini.
Yağmur çıkarıyor elbiselerini.

Kuşlar geçiyor, kaçışarak.
Rüzgâr. Rüzgâr.
İnsanın gücüne karşı direnebilirim sadece 
Fırtına savuruyor kopkoyu yaprakları
Ve çözüyor dün akşam göğe demir atan bütün kayıkları.

Buradasın. Ah, kaçıp gitmedin.
Yanıt oldun son çığlığıma 
Korkmuş gibi sarıl bana.
Yine de bazen gözlerinden geçip gidiyor yabancı gölgeler. 

Şimdi, şimdi de, küçücüğüm, bana hanımelini getirdin
Ve göğüslerine bile sinmiş kokusu.
Hüzünlü rüzgâr dolanıp, katlederken kelebekleri
Dişliyor erik ağzını mutluluğum ve seni seviyorum. 

Nasıl da acı çektin alışırken bana,
Benim yaban, yalnız ruhuma,  herkesi uzağa kaçırtan adıma.
Öperken birbirimizin gözlerini, pek çok kez şahit olduk, sabahyıldızının yanışına,
Ve başımızın üzerinde dönen yelpazelerde aralanan gün ışığına. 



Sözcüklerim düşüp, yağdı üzerine, yıkadı seni.   
Uzun zamandır seviyorum güneşte yanmış sedef bedenini. 
Tüm evrenin sahibi senmişsin gibi geliyor bana.
Getireceğim sana dağlardan neşeli çiçekleri,
 Yaban sümbüllerini, kopkoyu fındıkları ve öpüş dolu kır sepetlerini. 

Seninle, yapmak istiyorum
İlkbaharın kiraz ağaçlarıyla yaptığı şeyi. 


PABLO NERUDA

Türkçesi: Candan Selman


Battaniye




Güzel bir eylül akşamıydı. İnce beyaz bir ay vadinin üzerinde yükseliyordu. On bir yaşındaki Peter, ayı fark etmedi. Mutfağa dolan serin eylül esintisini hissetmedi. Aklı; mutfak masasının üzerinde durun kırmızı ve siyah battaniyedeydi. 

Battaniye; babasından büyükbabasına bir hediyeydi… Hoşçakal hediyesi. Büyükbaba uzağa gidiyor dediler. Onlar buna “uzağa gitmek” diyordu. 

Peter; babasının, büyükbabasını uzağa yollayacağına pek inanmadı. Ama şimdi – işte buradaydı-- --uzağa gidiş—hediyesi. Babası sabahın erken saatlerinde satın almıştı. Ve bu büyükbabası ile geçireceği son geceydi. 

Yaşlı adam ve çocuk akşam yemeğinin bulaşıklarını birlikte yıkadılar. Babası; evleneceği o kadınlar birlikte dışarı çıkmıştı. Bir süre dönmezdi. Bulaşıklar bitince yaşlı adam ve çocuk ayın altında oturmak üzere dışarı çıktılar. 

“Gidip mızıkamı getireceğim ve senin için çalacağım” dedi yaşlı adam. “Şu eski şarkılardan çalacağım.” Ama mızıka yerine battaniye ile geri döndü. Büyük, iki kişilik bir battaniyeydi. “Ne dersin güzel bir battaniye değil mi?” dedi yaşlı adam dizlerinin üzerine yerleştirirken. “Ve giderken yaşlı bir adamın yanına böyle bir battaniye verdiği için baban oldukça kibar bir adam değil mi? Epeyce pahalı olmalı.Hakiki yünden! Soğuk kış geceleri yaklaşıyor, beni sıcak tutacak. Orada kimsede böyle bir battaniye olmayacak.”

Büyükbaba dönüp dolaşıp aynı şeyi söylüyordu. Durumu kolaylaştırmaya çalışıyordu. Her “uzağa gitme” kelimesini kullandığında, bunun kendi fikriymiş gibi davranıyordu. Düşünün… sıcak bir evi ve dostları bırakıp, o binaya gitmek… kendisi gibi pek çok yaşlıyla birlikte her şeyin en iyisine sahip olacakları o devlet binasına. 

“Ah, evet güzel bir battaniye!” diyerek yerinden kalkıp eve girdi Peter. Onun yanında ağlayamazdı, bunun için fazlasıyla büyüktü. İçeri gidip, büyükbabasının mızıkasını aldı.

Büyükbaba; mızıkayı eline alırken battaniye yere düştü. Birlikte geçirdikleri son geceydi. Yaşlı adam ve çocuk bu konuda daha fazla konuşmaya gerek duymadılar. Büyükbaba notalarda biraz gezindi ve “Bu şarkıyı hatırlayacaksın” dedi.

Hilal şeklindeki ay başlarının üzerindeydi ve vadiden tatlı bir rüzgar esmekteydi. Bu gece son diye düşündü Peter. Bir daha büyükbabasını dinleyemeyecekti. Babası yeni bir eve taşınma konusunda kararlıydı… buradan çok uzağa. Büyükbabası gittiği zaman zaten burada böylesi güzel gecelerde, beyaz ayın altında oturmak istemeyecekti. Müzik bitti. Her ikisi de birkaç dakika sessizce oturdular. Sonra büyükbaba konuştu; “Daha eğlenceli bir şarkı biliyorum.”

Peter; oturup vadiye doğru baktı. Babası o kızla evlenecekti. Evet, onu öpen ve ona iyi bir anne olacağını söyleyen o kızla.

Büyükbaba çaldığı melodiyi kesip “dans edilmediği zaman bir şeye benzemeyen bir şarkı” dedi. Sonra konuşmayı sürdürdü; “Babanın evleneceği kız iyi biri. Öyle tatlı bir eşle birlikteyken kendini yeniden genç hissedecek. Ve benim gibi yaşlı bir adamın evin etrafında ne işi var… ayak altında dolaşan… sürekli romatizmaları ve ağrılarından bahseden yaşlı bir aptalın. Sonra bebekleri olacak. Etrafta olup gecenin her saatinde ağlamalarını dinlemek istemiyorum. Neyse bir iki şarkı daha çalalım sonra yatarız ve biraz uyuruz. Sabah olunca yeni battaniyemi alır, ayrılırım. Şunu dinle. Biraz hüzünlü bir melodi ama böyle bir gece için iyi bir parça.”

Yolun aşağısından iki kişinin geldiğini duymadılar. Babası ve oyuncak bebeklerin suratını andıran soğuk ve parlak yüzüyle tatlı kız. Ama kızın kahkahasını duydular ve şarkı aniden sustu. 

Babası hiçbir şey söylemedi ama kız nazikçe büyükbabanın yanına gelerek konuştu: “Sabah sizi göremeyeceğim o yüzden şimdi size hoşçakalın demeye geldim.” “Çok kibarsınız” dedi büyükbaba yere bakarak; ve ayaklarına düşen battaniyeyi görüp, almak için eğildi. “Bunu gördün mü?” dedi sesi küçük bir çocuk gibi çıkarken. “Oğlum bana giderken götürmem için verdi, güzel battaniye değil mi?” “Evet” dedi kız “Güzel battaniye.” Dokunup yünü hissetti ve “gerçekten güzel battaniye” dedi. Babaya dönüp, soğuk bir sesle: “Epeyce para tutmuş olmalı” dedi. 

Baba; boğazını temizleyip; “Ben… ben, o en iyisine sahip olsun istedim” dedi. Kız ayakta hala battaniyeye bakıyordu. “Hım… aynı zamanda iki kişilik de” “Evet” dedi yaşlı adam. “İki kişilik… yaşlı bir adamın yanında götüreceği güzel bir battaniye.”

Çocuk birden eve yürüdü. Kızın; pahalı battaniye hakkında konuşmasını hala duyabiliyordu. Babasının yavaştan sinirlendiğini hissediyordu. Sonunda kızın gitme zamanı gelmişti. Peter dışarı çıktığında kız arkasını dönüp; “Ne dersen de, iki kişilik bir battaniyeye ihtiyacı yoktu” dedi. Babası gözlerinde komik bir bakışla kıza baktı.

“O haklı baba” dedi çocuk. “Büyük babamın iki kişilik bir battaniyeye ihtiyacı yok. İşte, baba” elinde tuttuğu makası uzattı. “Kes baba… battaniyeyi ikiye kes.” Büyükbaba ve baba çocuğa şaşkın gözlerle baktılar. “Sana söylüyorum baba, ikiye kes ve yarısını sakla.” “Bu kötü bir fikir değil” dedi büyükbaba kibarca. “Bu kadar büyük bir battaniyeye ihtiyacım yok.” “Evet” dedi çocuk “uzağa yollanan yaşlı bir adam için tek kişilik bir battaniye yeterli. Diğer yarısını saklarız baba; ileride işimize yarar.” 

“Ne demek istedin böyle diyerek?” diye sordu baba. 
“Şunu demek istedim” dedi çocuk sessizce. “Sana vereceğim baba… Yaşlandığında ve ben seni evden yollarken.”

Büyük bir sessizlik oldu. Baba, büyükbabanın önüne gidip tek kelime etmeden durdu. Ama büyükbaba anladı ve elini babanın omzuna koydu. Peter onları izliyordu. Ve büyük baba sessizce fısıldadı. “Tamam oğlum, kötü bir düşüncen olmadığını biliyorum.” Peter ağlıyordu. Ama önemi yoktu çünkü her üçü de ağlıyorlardı.

 Floyd Dell
Çeviri: Candan Selman 

Kılıçtan Keskin Öykülerin Samurayı Yukio Mishima

Yukio Mishima; Japonya’nın en çok tartışılan, en ilginç yazarlarından biri. 1925 doğumlu yazarın gerçek adı Kimitake Hiraoka. On iki yaşına kadar babaannesiyle büyüyen Mishima’nın çocukluğu kız arkadaşlarıyla oyuncak bebeklerle oynayarak geçer. Samuray kökenli bir aileden gelen büyükannenin yanından ayrılıp anne ve babasının yanın giden Mishima burada da sağlıklı bir çocukluk dönemi geçiremez. Babası sert bir disiplin altında oğlunu yetiştirmeye çalışırken, annesi ona bir sevgili gibi davranır. Eşcinsel eğilimleri olan Mishima’nın annesiyle ensest ilişki içerisinde olduğu söylentileri hayli fazladır. Yaptığı evlilik ise hasta annesine bir bakıcı bulma amacı doğrultusundadır. İlk mastürbasyonunu Aziz Sebastian’ın oklara hedef olmuş görüntüsünün bulunduğu tabloya bakarak yapan Mishima, daha sonra 1968 yılında Rampo Edogawa’nın romanından uyarladığı Kurotokage (Siyah Kertenkele) adlı filminde kendini Aziz Sebatian rolüne sokar.


Hayatı boyunca samuray değerlerini savunan yazar, 1970’de yarı askeri bir örgüt olan Tatenokai üyelerinden dört yoldaşıyla birlikte Japonya Silahlı Kuvvetlerinin Tokyo’daki bir kampını ziyaret ederek komutanı esir alırlar. İmparatorluğun hakları üzerine yazdıkları bir manifestoyu okurlar ve ardından Mishima, seppuku yani hara-kiri yöntemiyle intihar eder. Tatenokai üyelerinden biri olan Hiroyasu Koga ise intiharın tamamlanması için Mişima'nın başını kılıçla keser.

Hayatı boyunca üç kez Nobel Edebiyat ödülüne aday gösterilmiş 143 öykü, 20 roman, 52 oyun ve 13 makale yazmıştır Yukio Mishima; Japonya’nın en çok tartışılan, en ilginç yazarlarından biri.

Yazarlığın yanı sıra tiyatro yönetmenliği, aktörlük, müzisyenlik, dövüş sanatları ve mimariyle ilgilenen Yukio Mishima’nın başlıca eserleri:

Bir Maskenin İtirafları/ 1949
Aşka Susamak/ 1950
Yasak Renkler/ 1953
Dalgaların Sesi/ 1954
Golden Pavilion Tapınağı/ 1956
Kyoko’nun Evi/ 1959
Şölenden Sonra/ 1960
Denizi Yitiren Denizci/1963
Yaz Ortasında Ölüm /1966
Kaçak Atlar /1969
Şafak Tapınağı /1970


Tartışmalı yazar Mishima’nın tartışmasız en güzel öykülerinden biri, “Yaz Ortasında Ölüm” kitabından “Üç MilyonYen” öyküsüdür. Asuka’da yaşayan Kenzö ve Kiyoko fakir ve tutumlu bir çifttir. Muhabbet tellalı bir kadınla buluşup, ilk defa yapacakları bir iş hakkında konuşacaklardır. Her bakımdan doğru bir hayat yaşayan karı koca gecenin geç saatlerinde bir grup yaşlı ve zengin kadının önünde onları eğlendirmek için para karşılığı sevişeceklerdir. Okuyucu olarak öykünün sonuna kadar bu yaşanacak gerçekten habersiz karı kocanın bir alışveriş merkezinde vakit geçirmelerine tanık oluruz. Zaman zaman Kiyoko huzursuzluğunu ele verir, korktuğunu ve utandığını belli eder. Aynaların önünden geçerken ve karanlıkta kendini çıplak hisseder. Karısına göre daha çocuksu bir yapısı olan Kenzö tüm öykü boyunca onu geceye hazırlamaya ve rahatlatmaya çalışır. Eğlence merkezinde hazırlanmış gösterileri seyretmek, bir şekilde gösteri olacakları saatlere alışma çabasıdır. Eğlence, umut ve zenginliğin simgesi olan neon ışıkları tüm şehri olduğu gibi pagodayı da aydınlatmaktadır. Saflığın, umudun ve güzelliğin simgesi olan pagoda öykünün sonunda karanlığa gömülür. Geleneklerine bağlı bir yazar olan Mishima “Üç Milyon Yen” öyküsünde para yüzünden değerlerini kaybeden Japon toplumunu eleştirir. Fakirler fahişeye dönüşürken, zenginler de sapkın hale gelir. Şans için satın aldıkları kraker Kiyoko ve Kenzö’ya mutsuzluktan başka bir şey getirmez. Öykünün başından sonuna kadar yapacakları işten huzursuzluk duyan Kiyoko, öykünün sonunda kocası Kenzö’dan daha güçlü görünür. Parayı parçalayamayan Kenzö, para yerine krakerleri parçalamaya çalışır. Ama kir bir kere üstüne bulaşmıştır.


Candan Selman

Koridorun Hafızası "Backrooms" ve "Severance"

Bir koridorun bizi korkutması için karanlık olması gerekmez. Hatta en ürkütücü koridorlar çoğu zaman floresan lambalarıyla aydınlatılmış, ha...