makale etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
makale etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Aralık 2021 Cuma

"Şehrin Sakini" Candan Selman



Şehrin Sakini 

Aslına bakarsanız kim kimi büyütür bilinmez. Büyümek Alice’in, harikalar diyarındaki, üzerinde “Beni Ye” yazan sihirli keki yemesine benzemez. Kapıdan geçecek kadar küçülmek, masadan inecek kadar büyümek, her zaman masallardaki kadar kolay olmaz. Bebeklikten çocukluğa, çocukluktan gençliğe ve gençlikten yetişkinliğe uzanan yol, harikalar diyarının çiçekli bahçesine benzemez. Sancılıdır büyümek…

Zombilerden transandantalizme, Milgram Deneyi’nden Harry Potter’a uzanan bir yolculuk. Şehrin Sakini, Candan Selman’ın 2000'lerin başından beri dergilerde ve kitaplarda çıkan yazılarından oluşuyor.


28 Ağustos 2019 Çarşamba

Edebiyatın Kimsesiz Çocukları



“Yıllardır ki bir kılıcım kapalı kında,
Kimsesizlik dört yanımda bir duvar gibi;
Muzdaribim bu duvarın dış tarafında,
Şefkatine inandığım biri var gibi.”
Kimsesizlik/ Kemalettin Kamu







                Tom Sawyer’dan Oliver Twist’e, Jane Eyre’den Çalıkuşu Feride’ye kadar edebiyat tarihi annesiz babasız kahramanlarla dolu. Yaşayacak huzur dolu bir evi, kendisine şefkat gösterecek bir ailesi olmayan karakterler romanlarda ve öykülerde dünyayı bir ev olarak algılarlar. Kendisini kontrol altında hissetmeyen, hiçbir yere yürekten bağlı olmayan bu kahramanlar tamamen özgür bir ruhla maceradan maceraya atılır, kendilerinden başka kaybedecek bir şeyleri olmadığı için korkusuzca hamleler yaparlar. Erenköy Kozyatağı'nda Besime teyzesinin yanında kalan Feride ile Missouri Mississippi Nehri kenarında Polly teyzesiyle yaşayan Tom Sawyer aslında birbirinden çok da farklı karakterler değildir. Ele avuca sığmayan Tom gibi, Feride de yaramazlıkları yüzünden çevresindekileri bezdirmiş hatta bu sebepten ‘Çalıkuşu’ lakabını almıştır.

 Günümüz edebiyatının en popüler öksüz karakteri şüphesiz ki büyücü dünyasının gözde çocuğu; Harry Potter. Küçük yaşta öksüz kalan Harry de tıpkı Tom ve Feride gibi hiç sevmediği Petunia teyzesinin evinde Vernon eniştesi ve anlaşamadığı kuzeni Dudley’le birlikte yaşamak zorundadır. On bir yaşına bastığında bu küçük dünyadan kurtulacak ve bir büyücü olduğunu öğrenip yedi yıl boyunca okuyacağı Hogwarts Cadılık ve Büyücülük Okulu'na doğru yol alacaktır. Tıpkı diğer öksüz kahramanlar gibi Harry de korkusuz, ayakları yere sağlam basan, kendi kararını kendi verebilen bir karakterdir. Ruh Emiciler, ölümcül büyüler, karanlık yaratıklar ve en önemlisi de anne ve babasının ölümünden sorumlu  Lord Voldemort’la   (Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen) savaşacak yetide olan Harry dünya çapında her yaştan okurun ilgisini çekmiştir. Tıpkı Harry gibi Lord Voldemort da bir öksüzdür. Londra'daki bir yetimhânede dünyaya gelen Tom Marvolo Riddle ya da nam-ı diğer Lord Voldemort hayatının ilk 11 yılını bu yetimhanede geçirir. Harry’nin aksine Lord Voldemort tüm zamanların en korkunç ve kötü büyücüsü haline dönüşmüştür.  Yedi ciltlik roman serisinde J.K.Rowling öksüz iki karakteri iyi ve kötü olarak romanın merkezine yerleştirmiş, çevresel faktörlerin bir çocuğun gelişiminde oynadığı rolün altını çizmiştir.

Bir okur bundan daha fazlasını isteyemez zaten. Soluk soluğa okuyacağı bir hikâye ancak özgür bir karakterle mümkündür. Okur; annesiz ve babasız kalmış, hayatta tek başına mücadele veren bir çocuğu kendi çocuğu gibi sahiplenir. Çizgi kahraman Heidi’yi de sevişimiz bu yüzden değil midir? Heidi kimsesiz kalıp, sert mizaçlı dedesinin yanına sığınmasa, Alplerde anne ve babasıyla yaşayan mutlu bir çocuk olsa sanırım hiçbirimiz onu bu denli sevmez, ona şefkat duymazdık. Öksüz bir çocuk, hepimizin çocuğu haline geliyor, okurken karaktere sahip çıkıyor, onunla hop oturup, hop kalkıyoruz.  Yazarlar da anne babası olmayan bir çocuğa hem dört elden sahip çıkıyor hem de onları istediği gibi kötülüğün ortasına bırakabiliyor. Şayet Charles Dickens, Oliver’e bir anne baba yazsaydı onu Londra’nın pis sokaklarında yankesici çocukların ve korkutucu Fagin’in yanına yollayamazdı. Mark Twain, Tom Sawyer’i eğitimli bir anne babanın çocuğu yapsa bütün gün balık tutup, tütün çiğneyen Huckleberry Finn’le takılması için izin koparamazdı.

“Tüm zamanların en iyisiydi, belki de en kötüsü de... Bilgeliğin çağıydı. Aptallığın çağıydı,
inançların dönemiydi, inançsızlığın da. Mevsim aydınlığın mevsimiydi, belki de karanlığın...
Umut'un baharını, umutsuzluğun kışını yaşıyordu. Her şey geleceğindi. Gelecek hiçlikti aslında.
Hepimiz cennete gidiyorduk; ya da tersine, cehenneme.”

Bu satırlarla başlıyor İngiliz Edebiyatının en güçlü kalemlerinden Charles Dickens’ın anlattığı İki Şehrin Hikayesi. 1812-1870 yılları arasında yaşayan Dickens, Victoria Devri’nde yaşamış ve bu parlak ve bir o kadar da karanlık dönemin olumsuz koşullarını romanlarında aktarmıştır.


1837 ile 1901 yılları arasında yaşanan Viktoria Dönemi adını Kraliçe Victoria'dan alır. Büyük Britanya'da sanayi devriminin başlaması ve makineleşmenin ardından insanların yaşamlarında ve sosyal statülerinde değişimler oldu. Zengin ve fakir arasındaki ayrım git gide büyüdü. Sayıları artan fabrikalarla Viktoria Britanyası dünyanın en önemli sanayi devleti hâline geldi. Bu değişimle birlikte insanların hayatlarında sorunlar da boy göstermeye başladı. İşçiler fabrikalarda ve madenlerde, düşük ücretle, uzun saatler boyunca, olumsuz koşullarda çalışıyor, sağlıksız evlerde yaşıyorlardı. İçme suyu sağlayan pompalar, kirli sularla karışıyor, zaten bünyesi zayıf olan insanlar kolayca hastalanıyordu.  İngiltere nüfusu bu dönemde 20 milyondan 40 milyona çıkmış, sokaklar kimsesizlerle hasta ve yoksullarla dolmuştu. Sosyal hayattaki bu tutarsızlıklar yazarların kalemine ilham olmuş, bu dönemde binlerce roman yazılmıştı. 1865 yılında Lewis Caroll tarafından yazılan Alice Harikalar Diyarında eserinin Viktoria dönemini hicvettiği ve bu çocuk kitabında alternatif bir yaşam arayışına girdiği söylenir. Eleştirmenlere göre kitaptaki zalim Kupa Kraliçesi, Kraliçe Victoria’nın ta kendisidir.

“Hepimiz çevresine toplandık; Bayan Cathy’nin başının üstünden bakınca, 
kir pas içinde, üstü başılime lime, siyah saçlı küçük bir çocuk gözüme ilişti; 
Catherine’den büyük görünüyordu. Kucaktan yere indiği zaman, 
şaşkın şaşkın çevresine bakınıp, hiçbirimizin anlamadığı bir şeyler söyleyip durdu.
Benim ödüm kopmuştu; Bayan Earnshaw çocuğu ise, nerdeyse,
kolundan tutup kapı dışarı edecekti; çok kızmıştı.
“Kendi çocuklarımız yetmezmiş gibi bir de
şu çingene veledini mi besleyeceğiz,”
diye söyleniyordu. Hangi akla hizmet edip, bu çocuğu eve getirmişti;
yoksa aklını mı kaçırmıştı? Bey meseleyi açıklamaya çalıştı;
ama yorgunluktan ölmek üzereydi. Hanımın azarlamaları arasında,dudaklarından
ancak şu sözler döküldü: “Zavallıyı, Liverpool sokaklarında açlıktan kıvranırken buldum. 
Evsiz barksız, sesi soluğu çıkmaz bir halde görünce de dayanamadım
aldım getirdim. Gerçi kimin nesi olduğunu soruşturdum, ama bilen çıkmayınca,
param ve vaktim sınırlı olduğu için daha fazla uğraşamayarak 
boşuna masraf etmeden eve getirmeye karar verdim.”
–Emily Brontë, Uğultulu Tepeler

Erkek kimliği ile sanat yapmaya çalışan, kadının edebiyat yapmasının hoş karşılanmadığı Victoria Dönemi’nde yaşayan Brontë kardeşler (Charlotte Brontë, Emily Brontë, Anne Brontë) çağlar ötesi romanlar yazdılar. 1847’de tek romanı olan Uğultulu Tepeler’i yayınlayan Emily Brontë bir sene sonra otuz yaşında tüberküloz sebebiyle hayata gözlerini yumdu. Emily belki de hiç yaşamadığı tutku dolu aşkı Catherine ile Heathcliff’i kaleme alarak ölümsüzleştirdi.

Uğultulu Tepeler evinin sahibi Earnshaw, Liverpool’dan altı yaşında esmer bir çingene çocukla döner. Heathcliff adını verdiği bu çocuğu kızı Catherine ve oğlu Hindley ile birlikte büyütür.  Heathcliff tüm hayatı boyunca Catherine’i  derin bir aşkla sevecektir. Victoria döneminin ihtişamının arka planındaki tüm çaresizlikler, öksüz Heathcliff’in öfkesinde ve kimsesizliğinde toplanmış gibidir. Üç kız kardeşten en büyüğü olan Charlotte Brontë de ‘Jane Eyre’ romanı ile adını dünya klasiklerine yazdırır.  Küçük yaşta annelerini kaybeden Brontë kardeşler,  karakterlerine de aynı acıyı yaşatmış, onları da kurgusal hayatlarına kimsesiz bir çocuk olarak başlatmıştır. Jane Eyre de tıpkı Heathcliff gibi küçük yaşta annesini ve babasını kaybetmiş, Gateshat konağında, kendisini sevmeyen yengesi ve iki kuzeniyle yaşamaktadır. Heathcliff’in Catherine’i sevmesi gibi o da mürebbiyelik yaptığı Thornifield Malikânesi’nin sahibi Bay Rohester’a tüm kalbiyle bağlanacak, kimsesizliğini unutmaya çalışacaktır.

Dünya edebiyatında olduğu gibi Türk edebiyatında da öksüz ve yetim çocuğun kullanımına sık sık rastlıyoruz. Ebeveyni olmayan bir çocuğu hikâyenin kahramanı yapmak, daha roman başlamadan karaktere gizli ve dokunaklı geçmiş biçmek anlamına geliyor. Hikâye daha başlamadan başlıyor. Okur bu duyguyla daha ilk satırdan kitaba bağlanıyor. Annesiz bir çocuğa çoğu zaman da kötü bir üvey anne figürü çiziliyor. Yaşanılan trajedilere kayıtsız kalan bir baba ve gaddar üvey annenin himayesindeki yetim çocuk figürü romanlara ve roman uyarlaması Türk sinemasının melodramlarına da konu oluyordu.

300’den fazla romana imza atan Kemalettin Tuğcu, kırık aşkların yazarı Kerime Nadir başta olmak üzere Reşat Nuri Güntekin, Ömer Seyfettin, Refik Halit Karay,  Samipaşazade Sezai gibi pek çok yazar yazdığı dokunaklı hikâyelerle okuru gözyaşlarına boğmuştur.  Hikâyelerdeki bu çocuklar yetimhanede, sokaklarda,  yatılı okullarda ya da hizmetçi olarak bir konakta zorluklar içinde büyüyordu. Daha şanslı olanlar ise bir akrabanın yanına gönderiliyor ya da varlıklı bir aileye evlatlık olarak veriliyordu.

'En iyi bildiğin şeyi yaz' söyleminden yola çıkarak, bu hüzünlü hikâyeleri kaleme alan yazarların acaba kendi hayat hikâyelerinde de benzerlik var mıdır sorusunu sorabiliriz. Annesini, babasını kaybeden yazarlar olduğu gibi küçük yaşta her ikisini de kaybeden yazarlar da mevcut.

Jean Jacques Rousseau, Stendhal, Gerard de Nerval, Mallerme, O. Henry, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Tevfik Fikret, Virginia Wolf, Halide Edip Adıvar, Ahmet Haşim, Aldous Huxley, Nurullah Ataç, Ceyhun Atuf Kansu çocuk yaşta annesini kaybetmiş yazarlardan bazılarıdır.

George Sand, Ivan Turgenyev, Charles Baudelaire, Şinâsî, Mark Twain, Emile Zola, Maksim Gorki, Andre Gide, Agatha Christie, Peyami Safa, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Jean-Paul Sartre, Cesare Pavese, Albert Camus, Sylvia Plath ise aynı acıyı küçük yaşta babasını kaybederek yaşamıştır.

Ailesi olmayan karakterler gibi Edgar Allen Poe, Lev Nıkolayevıc Tolstoy, Şemsettin Sami, Somerset Maugham, Eflatun Cem Güney, Yasunarı Kavabata ise hem annesini hem babasını kaybeden yazarlardan…

1697 yılında yazılan Cinderella masalından günümüze değin, kalplerimizi acıtan, hoplatan ve ısıtan öksüz kahramanlar. Dünyayı ev bilmiş, kimi zaman köşe bucak dağıtan, kimi zaman sığınacak bir liman arayan karakterler. Dünden bugüne hiç büyümeyecek, biz okudukça satırlar arasında nefes almaya devam edecekler. 


Candan Selman
Kitapçı Dergisi Eylül/Ekim 2016 Sayı 17 


5 Aralık 2017 Salı

Yeni Romanın Öncüsü; Alain Robbe-Grillet



"Roman artık bir serüvenin yazısı değil bir yazının serüvenidir."

Zaman, mekân ve olay örgüsünü yeniden yorumlayan hatta reddedebilen “Yeni Roman” akımı, 1950’lerde geleneksel roman anlatım biçimine tepki olarak ortaya çıkmıştır. 20yy’da yaşanan dünya savaşları, sanayileşen toplumlar ve oluşan yeni dünya düzeniyle birlikte insanın sosyolojik ve psikolojik konumu da biçim değiştirdi. Daha yalnızlaşan, daha bunalan yeni dünyanın yeni insanı, eskininkinden farklıydı.
“Son yüz elli yılda etrafındaki her şey- hatta oldukça hızla gelişirken, roman nasıl hareketsiz, donmuş olarak kalabilirdi ki?” 1  

1956 – 1963 yılları arasında yazdığı edebiyat incelemelerinden oluşan Alain Robbe-Grillet  imzalı Yeni Roman kitabı bize akımın genel hatlarını kapsamlı bir biçimde aktarıyor. Yeni Roman’ı anlamak bir şekilde klasik romanın tersini yapmak hatta eskiyi tamamen ortadan kaldırmak anlamına geliyordu.
1-      Yeni Roman geleceğin romanının yasalarını derlemiştir.
2-      Yeni Roman geçmişi silip süpürmüştür.
3-      Yeni Roman insanı dünyadan kovmak istemektedir.
4-      Yeni Roman kesin bir nesnelliği hedeflemektedir.
5-      Zor okunan Yeni Roman, uzmanlara hitap etmektedir.
Buradan yola çıkarak hatta tüm bu maddelerin tam tersini düşünerek şu çıkarımda bulunuyor Alain Robbe-Grillet . “Yeni Roman bir kuram değil, bir araştırmadır.”
Fransız ve Fransızca yazan yazarlardan oluşan akımın başlıca temsilcileri arasında Maurice Blanchot, Michel Butor, Julio Cortázar, Marguerite Duras, Claude Ollier, Robert Pinget, Jean Richards, Nathalie Sarraute, Claude Simon, Phiippe Sollers ve  Alain Robbe-Grillet bulunmaktadır. Balzac tarzı roman geleneğini eleştiren akımın temsilcileri, Balzac’tan uzaklaştıkları takdirde ilginç olabilecekleri tezini savunurlar.
Mekân ve Betimleme;
Balzac romanlarında ilgi çekici bir konuyu alır, olay örgüsünün merkezine karakteri yerleştirir ve çevreyi titizlikle betimlerdi. Evler, mobilyalar, giysiler, detaylı bir biçimde kâğıda dökülen tüm çevre, aynı zamanda karakterin dünyadaki varlığı hakkında da bize bilgi veriyordu. Eşyalara bakıp, kişinin zengin ya da fakir olup olmadığını, mesleğini, yaşam tarzını hissedebiliyordunuz. İnsanı merkeze alan klasik romanın aksine yeni roman nesneyi öne çıkarıyordu. 

 “Betimlemenin yeri ve önemi artık bütün bütün değişti. Betimlemeyle ilgili kaygılar tüm romanı istila ederken, aynı zamanda geleneksel anlamını da yitiriyordu. Artık bu betimleme kaygıları için basit tanımlamalar söz konusu değildir. Önceleri bir betimleme bir dekorun ana hatlarını oluşturmaya, sonra da bu dekorun özelikle anlam taşıyan birkaç unsurunu aydınlatmaya yarıyordu: şimdi betimleme artık sadece önemsiz nesnelerden söz ediyor ya da bunları önemsizleştirmek için uğraşıyor. Eskiden zaten var olan bir gerçeği yeniden ürettiğini iddia ediyordu; şimdi ise yaratıcı işlevini vurguluyor. Nihayet betimleme, eskiden şeyleri gösteriyordu, oysa şimdi bu şeyleri yok ediyor gibi.”2
Zaman;

Klasik romanlarda zaman kronolojik olarak bir çizgi halinde ilerler, bazen de geri dönüşlerle hikâye desteklenirdi. Falanca yılın falanca mevsimde geçerdi günler. Tarihi belirli kılmak romanı gerçekçi bir zemine yerleştirmek anlamına geliyordu. Klasik roman biçiminin aksine Yeni Roman akımında zamanın belli bir formu yoktur. Ne yaşanıyorsa onu anlatır.
“Modern anlatıda, zaman sanki zamansallığından kopmuş gibidir. Artık akıp gitmez. Artık hiçbir şeyi tamamlamaz. Günümüze ait bir kitabın okunmasının veya bir filmin gösteriminin ardından gelen hayal kırıklığını açıklayan da herhalde budur. Eskiden trajik de olsa bir ‘kader’, içinde ne kadar tatmin edici bir şeyler taşıyorduysa, en güzel çağdaş eserler de bizi bugün bir o kadar yoksun, sarsılmış bir halde bırakıyor.” 3
Kurgusal kişi;

Klasik romanda karakterler okura ayrıntılı bir biçimde verilirdi. İsmi, soyadı, mesleği, yaşı, fiziksel özellikleri ve psikolojik durumu. Karakterin bugününü gösterirken, geçmişi de ifade edilir, okurun kafasında kişi hakkında bir duygu oluşturmaya çalışılırdı.
“Balzac bize ‘Goriot Baba’yı bırakmıştır. Dostoyevski Karamazov’ları dünyaya getirmiştir; roman yazmak artık sadece, edebiyat tarihimizi oluşturan portreler galerine birkaç yeni figür eklemekten ibaret olamaz.” 4 
Yeni Roman’da ise karakterler ayrıntıya girilmeden yazılmış, romanın içinde gezinen, ortamın bir parçasıdır. Birer anti-kahraman olan karakterlerin, nesnelerden ayırt edilemeyecek bir sıradanlığı vardır. Albert Camus’nun Yabancı ve Sartre’nin Bulantı romanlarını baş tacı eden yeni romancılar kurgusal kişileri romandan neredeyse siler, insanı bir nevi yok ederler.         
“Kaç okuyucu Bulantı’daki ve Yabancı’daki anlatıcının adını anımsar? Bunlarda insan tipleri var mıdır? Aksine, bu kitapları karakter incelemeleri olarak kabul etmek saçmalığın daniskası olmaz mı?” 5

Akımın teorisyenlerinden Jean Ricardou Yeni Roman'ı "Roman artık bir serüvenin yazısı değil bir yazının serüvenidir." Sözleriyle açıklar. Alain Robbe-Grillet romanları Silgiler (Les Gommes, 1953) ve Kıskançlık (La Jalousie, 1957) teorinin uygulamaya dökümü niteliğindedir.

Silgiler (Les Gommes, 1953);

 “İşte bütün hikâye de bu zaten; Wallas bir kez daha girişir ne aradığını anlatmaya: yumuşak, hafif, gevrek ama ezildiğinde biçimi bozulmayıp toz halinde ufalanacak bir silgi; kolayca bölünebilecek, kırıldığında da deniz kabuğunun içindeki sedef gibi kaygan ve parlak olacak bir silgi. Birkaç ay önce nerden aldığını söylemeyi beceremeyen bir arkadaşında görmüştü böyle bir silgiyi. Kolayca bulabileceğini sanmıştı ama hala bulamamıştı. Ayrıtları iki üç santimetre uzunluğunda, köşeleri –belki de kullanıldığı için- hafifçe yuvarlanmış, sarımsı bir küp biçimindeydi. Küpün yüzlerinden birinde üreticinin markası yazılıydı ama okunamayacak kadar silinmişti; ortadaki iki harf ("di" harfleri) çözülebiliyordu bir tek; önce de sonra da en azından ikişer harf daha olmalıydı.” 6

Dedektif Wallas böyle tarif ediyor roman boyunca dükkân dükkân aradığı silgiyi. Ortadaki iki harfi “di’ olan silginin markasını okura da bir bilmece gibi gizliden soruyor. Tıpkı Yunan mitolojisinde Sfenks’in Oidipos’a yoluna devam edebilmesi için sorduğu bilmece gibi. Odip marka silgi Wallas’ın geçmişini, çocukluğunu silmesine yardımcı olacaktır. Alain Robbe-Grillet Silgiler romanında Oidipos mitinden ilham alır. Kehanetin kurbanı olan, babasını öldürüp annesiyle evlenen Odip gibi, Wallas da dedektif olarak atandığı kasabada katili bulmak adına gezinir. Bilmeden üvey annesiyle karşılaşır ve tıpkı mitolojide ayakları şiş anlamına gelen Odip gibi Wallas’ın da yürümekten ayakları şişer.
Şüphenin kol gezdiği dedektif romanları belki de Yeni Roman akımını en iyi yansıtacak türdür. Silgiler romanını yapı biçiminden bir tiyatro eseri gibi kaleme alan Grillet, kuşku kavramını romanın bütününe yayar. Yeni Roman akımının öncülerinden Nathalie Sarraute’nin “Kuşku Çağı” diye nitelendirir dönemi.
“Kuşku, roman kişisiyle, bu kişiye gücünü veren kullanılmış mekanizmayı yavaş yavaş ortadan kaldırarak, organizmanın kendisini savunmak ve yeni bir dengeye sahip olabilmek için gösterdiği tepki haline geliyor. Phillip Toybee, Flaubert’in öğretisini anımsayarak şöyle der: ‘Kuşku, romancıyı en büyük borcunu ödemeye zorlar; bu borç ise yeni bir şey bulmaktır.”7


Kıskançlık (La Jalousie, 1957);


Kuşkunun karakteri yiyip bitirdiği ve roman boyunca kendini gösterdiği bir diğer Alain Robbe-Grillet yapıtı da; Kıskançlık. (La Jalousie, 1957) Karısı A’nın komşuları Franck’la  kendisini aldattığını düşünen  bir adamın hikayesine tanık oluyoruz. Üç kişiden oluşan romanda kişilerin aslında çok da önemli olmadığını vurgulamak, klasik romandaki karakter betimlemelerini hafife almak adına olsa gerek Grillet başkahramanına sadece A demiş, ismini tam olarak yazmamış. Komşu Franck sık sık yemeğe gelir. Karısı A ile yan yana oturur. Anlatıcı koca onları gözlemler ve miniklerinden yola çıkarak yakın olduklarına dair kafasında şüpheler belirir. Adam mutfaktayken, yanlarında yokken Franck duvardaki kırkayağı ezerek öldürür. Duvardaki kırkayak lekesi ve kendisine kırkayağı hatırlatan her imge onda kıskançlık duygusunu canlandırır.  Romanın orijinal adı da hikâyesi kadar derin. La Jalousie yani Fransızca kıskançlık kelimesi aynı zamanda perde görevi gören jaluzi manasına da geliyor. İçeriden bakıldığında dışarısının görünebildiği ama dışarıda kalanın içeriden bir haber olduğu mekanizma kıskançlık kavramına da oldukça yakışmış gibi duruyor.

“Yoksa her şey ben olmadığım zaman, benim olmadığım yerde mi oluyordu?”  Yusuf ATILGAN,  Aylak Adam

Cumhuriyet dönemi Türk Edebiyatı’nın önemli kalemlerinden Yusuf Atılgan’ın romanlarına baktığımızda da Yeni Roman tekniklerini görebiliyoruz.  Aylak Adam ve Anayurt Oteli romanlarıyla tanınan yazar, bilinç akımı ve iç monolog tekniklerini uygularken, modern insanın yalnızlığından, kötümserlikten ve yabancılaşmadan söz eder. Tıpkı Alain Robbe-Grillet romanı Kıskançlık’ta karakterin adının A… olması gibi, Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ı da C.’dir. Anayurt Oteli ve Aylak Adam romanlarında nesneleri kişilerin önünde tutan, pek çok tekniği bir arada kullanıp, roman anlayışına yenilikçi bir soluk getiren Atılgan, Türk edebiyatında yer edecek C. gibi bir anti-kahraman tipiyle bizleri tanıştırmıştır.
“Bir romanın, gerçek bir romanın nasıl olması gerektiğini bilmiyoruz; sadece bugünün romanının bugün yaptığımız şey olacağını ve dün olan şeyle bir benzerlik kurmak değil, daha ileri gitmek zorunda olduğunu biliyoruz. Yeni Roman’ın tek yaptığı şey, roman türünün daimi gelişimi izlemektir. ”8

24. İstanbul Uluslararası Film Festivali'nde (2005), yaşam boyu başarı ödülü kazanan Alain Robbe-Grillet sine-roman tekniğinin yaratıcılığı yapıp, yenilikçi kalemini sinema perdesine de aktarmıştır. 2008 yılında hayata gözlerini yuman Fransız yazar Alain Robbe-Grillet ortaya koyduğu eserleriyle bu hayatta güneşin altında yeni bir şey var diyor bizlere.


1 Alain Robbe-Grillet, Yeni Roman, Kuramlar Neye Yarar, s,10, Kafekültür Yayıncılık, Türkçesi: Ece Korkut.
2Alain Robbe-Grillet, Yeni Roman, Günümüz Anlatısında Zaman ve Betimleme, s,124,  Kafekültür Yayıncılık, Türkçesi: Ece Korkut.
3Alain Robbe-Grillet, Yeni Roman, Günümüz Anlatısında Zaman ve Betimleme,  s,131, Kafekültür Yayıncılık, Türkçesi: Ece Korkut.
4Alain Robbe-Grillet, Yeni Roman, Vadesi Dolmuş Birkaç Kavram Hakkında, s,26, Kafekültür Yayıncılık, Türkçesi: Ece Korkut.
5Alain Robbe-Grillet, Yeni Roman, Vadesi Dolmuş Birkaç Kavram Hakkında, s,27, Kafekültür Yayıncılık , Türkçesi: Ece Korkut.
6Alain Robbe-Grillet, Silgiler s,107, Yapı Kredi Yayınları, Türkçesi: Alp Tümertekin.
7 Nathalie Sarraute, Kuşku Çağı, Les Temps modernes, Şubat 1950, s, 59, Kafekültür Yayıncılık, Türkçesi: Eylül Desen Kaytancı.
8 Alain Robbe-Grillet, Yeni Roman, Yeni Roman Yeni İnsan, s,10, Kafekültür Yayıncılık, Türkçesi: Ece Korkut.



Candan Selman


Transandantalizm Işığında Henry David Thoreau















“Ormana gittim çünkü bilerek yaşamak istiyordum. Yaşamın asıl gerçekleriyle yüzleşmek ve öğretilerini öğrenip, öğrenemeyeceğimi görmek için. Ve ölüm geldiğinde aslında hiç yaşamadığımı fark etmek için.”  
— Henry David Thoreau

Henry David Thoreau,  1817’de  Boston’un 32 km batısında küçük bir kasaba olan Concord’da dünyaya geldi. Etrafı ormanlarla çevrili Concord kasabası sadece Henry David Thoreau’un değil, aynı zamanda Transandantal akımının da doğduğu yer olacaktı. 18. yüzyıl rasyonalizmine karşı bir tepki olarak ortaya çıkan akım, her bireyin ruhunun dünyayla aynı olduğu, dünyanın birebir bir mikrokozmozu olduğu inancına dayanıyordu. Transandantal anlayış, dönemim püriten hayat tarzının katı ilkelerine karşı çıkmış, her insanın özünde iyilik yattığını ve bireyselliğine inanması gerektiğini savunmuştur. Transandantalistlere göre doğa her sorunun cevabını içinde barındırıyordu. Tüm cevaplar doğada gizliydi. Sorular ve sorunlarla baş etmenin yolu, doğayla bütünleşmekten geçiyordu.



Concord  (Massachusetts) Amerika Birleşik Devletleri'nin kurulmasıyla sonuçlanan  Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nda ilk muharebenin yaşandığı yerdi. Burası karmaşadan uzak, yazarların ve düşünürlerin kendileriyle baş başa kalabileceği bir yer olarak oldukça uygundu. Ralph Waldo Emerson, Henry David Thoreau, Margaret Fuller, Bronson Alcott, Orestes Brownson, William Ellery Channing, Frederick Henry Hedge, Theodore Parker, ve George Putnam gibi önemli isimlerin temsilciliğini yaptığı Transandantal Kulübü üç ayda bir çıkan The Dial dergisiyle kırk yıl boyunca  akımın sesini duyurmaya çalıştılar.
1837 yılında Harvard’dan mezun olan Thoreau, şehirden uzaklaşıp orman yoluna saptı.“Yol sizi nereye götürüyorsa oraya gitmeyin, yol olmayan yerden gidin ki; iz bırakın.” diyen Ralph Waldo Emerson’un izinden yürüdü. Concord’un dışında bulunan Walden Gölü’nün yanındaki  Emerson’a ait bir arazide iki yılını geçirdi. Burada kendine bir baraka inşa edip deneyimlerini kaleme aldı. İki yıl, iyi ay, iki güne ait bu deneyiminin adı Walden’di.  Walden or, Life in the Woods (Ormanda Yaşam, 1854)
Emerson’ın denemeleri kadar 19. Yüzyıla damgasını vuran bir diğer isim ise İngiliz romantik şairi William Wordsworth’tu. Henry David Thoreau gibi ofisi dışarıda olan, yapıtlarını doğayla bütünleşerek kaleme alan William Wordsworth,  İngiltere’nin kuzeybatı bölgesindeki Göller Bölgesi’nde (The Lake District) kız kardeşi Dorothy Wordsworth birlikte yaşar. Yakın dostu şair Samuel Taylor Coleridge’in de kendilerine katılmalarıyla birlikte romantik dönemin yapı taşı sayılabilecek önemli şiirlere birlikte imza atarlar. Kendilerine “Göl Şairleri” diyen grup göl kenarında yürüyüşler ve uzun sohbetler yaparlar. Dorothy Wordsworth göl kenarında geçirilen vaktin ardından günlükler tutar. Doğayı anlatan bu günlükler, William Wordsworth ve Coleridge’in şiirlerine de eşlik eder.

1798 yılında Wordsworth ve Coleridge şiirlerinin bazıları, birlikte yayımladıkları Lirik Baladlar (Lyrical Ballads) adlı kitapta toplarlar. Lirik Baladlar 18. ve 19. yüzyıl İngiliz Romantik akımının önemli şiirlerini içinde barındırır. 
Göl Şairleri, Walden Gölü’nde hayallerini suya yazan Amerikalı yazarlara ve özellikle Henry David Thoreau’a da rehber olmuş olsa gerek. “Yürümek” makalesinde Henry David Thoreau William Wordsworth’tan şöyle bahseder.
“Bir gün bir gezgin Wordsworth’un hizmetçisinden efendisinin ofisini göstermesini istediğinde hizmetçi şöyle cevap vermiş; ‘Kütüphanesi burası ama ofisi dışarıda.’”
6 Mayıs 1862’de ölümünden sonra basılan ve The Atlantic Monthly Dergisi’nde yayınlanan “Yürümek”  Henry David Thoreau’nun önemli yapıtlarından biri. Thoreau doğanın ilahi güzelliğinden,  yürümenin ruhani boyutundan bahsederek, okuru tinsel bir boyuta taşır. Bu noktada Mississippi Nehri, bir çeşit büyülü, Kutsal Topraklar olarak tasvir edilir.


Üç bölümden oluşan makaledeki bölümlerin ortak noktası doğanın müthiş güzelliğidir. Bu güzelliği daha da ortaya sunmak için Thoreau, bir parça şiirselliğe de başvurur. İlk bölümde şehir insanına seslenen yazar, doğa ve insan ilişkisinde kalıtsal bir yan olduğundan, insanın doğadan ayrı düşünülemeyeceğinden bahseder. İkinci bölümde Thoreau, doğanın sihirli taraflarını dile getirir ve Amerikan toplumunun doğa üzerindeki olumsuz davranışlarını eleştirir. Okuru doğaya karşı duyarlı hale getirme adına böyle bir tutum sergilediğini de söyleyebiliriz. Üçüncü bölümde yazar okurun duyarlılığına seslenir ve doğanın barındırdığı ruhsal değerlerin üzerinde durur. Üç bölümün toplamında yazar yürümenin doğayla bütünleşme adına fiziksel bir aktiviteden öte bir şey olduğunu savunur.
“Benim sözümü ettiğim yürüyüşün hastaların belirli saatlerde ilaç almaları gibi yapılan egzersiz denen şeyle, ağırlık ya da sandalye sallamayla ilgisi yoktur. Bahsettiğim yürüyüşün kendisi o günün teşebbüsü ve macerasıdır.” Yürümek
Makalenin dili oldukça semboliktir ve Thoreau sık sık okura retorik sorular yöneltir.
“Neden bazen hangi yöne doğru yürüyeceğimize karar vermekte zorlanırız? Bence Doğa kendimizi ona şuursuzca teslim ettiğimiz takdirde bize doğru yönü gösterecek belli belirsiz bir manyetizmaya sahiptir.”Yürümek


“Efsane bize uzun zaman önce insana dönüştüğümüzü anlatıyor ama yine de hala karıncalar gibi alçakça yaşıyoruz. Pigmeler gibi turnalarla kavga ediyor, hata üstüne hata, darbe üstüne darbe yapıyoruz ve elde ettiğimiz en yersiz ve iyi şey aslında sakınabileceğimiz bir zavallılık oluyor. Yaşamlarımız küçük ayrıntılar yüzünden boşa harcanıyor. Dürüst bir adam hesap yapması gerektiğinde on parmağından fazlasına ihtiyaç duymaz. Eğer olağanüstü bir durum olursa belki on ayak parmağına da ihtiyaç duyar, ötesi fazlalıktır. Sadelik, sadelik, sadelik! Ben diyorum ki, işleriniz iki ya da üç olsun, yüz ya da bin değil. Milyonu saymak yerine yarım düzineyi sayın ve hesaplarınızı parmak uçlarınızda tutun. İnsanoğlu, uygar yaşamın çalkantılı denizinin ortasında, bulutlar, fırtınalar ve bataklık kumları arasında, bin bir tehlike içinde yaşamak zorundadır. Eğer kişi rotasını doğru ayarlayamazsa dibe batar ve limana ulaşamaz. Hayatta kalmak ve başarıya ulaşmak için usta bir hesaplayıcı olmak gerekir. Sadeleştir, sadeleştir, sadeleştir.” Nerede ve Nasıl Yaşadım
Thoreau; "Yabanda dünyanın kurtuluşu yatar.” görüşüne inanır, mutluluğun uçsuz bucaksız ormanlarda ve kasvetli bataklıklarda arar. Seçim yapması gerekirse, evini medeniyetin ortasına değil, yabanda inşa etmekten yanadır. “Bir çiftliğin sağlığı için nasıl bol miktarda gübre gerekiyorsa, insanın sağlığı için de dönümlerce çayır manzarası gerekir.” Doğanın gücünün bakir topraklarda yattığına inanır.
“Oyunuzu verin ancak onu bir kâğıt parçası olarak görmeyin, tüm nüfusunuzu kullanarak oy verin.” Diyen,  ödediği dolarların,  bir adam öldürmek üzere tüfek satın almaya yarayacağını düşündüğünden seçim vergisini ödemeyi reddeden ve “Ben ne yapayım?” diye soran vergi memuruna “Eğer gerçekten bir şey yapmak istiyorsan, istifa et.” Diyen Henry David Thoreau, Sivil İtaatsizlik terimini dünya üzerine yayarken, attığı her adımda bu tavrının arkasındadır. Transandantalizm ışığında Yürümek en sivil itaatsizliktir.


Candan Selman

Kılıçtan Keskin Öykülerin Samurayı Yukio Mishima

Yukio Mishima; Japonya’nın en çok tartışılan, en ilginç yazarlarından biri. 1925 doğumlu yazarın gerçek adı Kimitake Hiraoka. On iki yaşına kadar babaannesiyle büyüyen Mishima’nın çocukluğu kız arkadaşlarıyla oyuncak bebeklerle oynayarak geçer. Samuray kökenli bir aileden gelen büyükannenin yanından ayrılıp anne ve babasının yanın giden Mishima burada da sağlıklı bir çocukluk dönemi geçiremez. Babası sert bir disiplin altında oğlunu yetiştirmeye çalışırken, annesi ona bir sevgili gibi davranır. Eşcinsel eğilimleri olan Mishima’nın annesiyle ensest ilişki içerisinde olduğu söylentileri hayli fazladır. Yaptığı evlilik ise hasta annesine bir bakıcı bulma amacı doğrultusundadır. İlk mastürbasyonunu Aziz Sebastian’ın oklara hedef olmuş görüntüsünün bulunduğu tabloya bakarak yapan Mishima, daha sonra 1968 yılında Rampo Edogawa’nın romanından uyarladığı Kurotokage (Siyah Kertenkele) adlı filminde kendini Aziz Sebatian rolüne sokar.


Hayatı boyunca samuray değerlerini savunan yazar, 1970’de yarı askeri bir örgüt olan Tatenokai üyelerinden dört yoldaşıyla birlikte Japonya Silahlı Kuvvetlerinin Tokyo’daki bir kampını ziyaret ederek komutanı esir alırlar. İmparatorluğun hakları üzerine yazdıkları bir manifestoyu okurlar ve ardından Mishima, seppuku yani hara-kiri yöntemiyle intihar eder. Tatenokai üyelerinden biri olan Hiroyasu Koga ise intiharın tamamlanması için Mişima'nın başını kılıçla keser.

Hayatı boyunca üç kez Nobel Edebiyat ödülüne aday gösterilmiş 143 öykü, 20 roman, 52 oyun ve 13 makale yazmıştır Yukio Mishima; Japonya’nın en çok tartışılan, en ilginç yazarlarından biri.

Yazarlığın yanı sıra tiyatro yönetmenliği, aktörlük, müzisyenlik, dövüş sanatları ve mimariyle ilgilenen Yukio Mishima’nın başlıca eserleri:

Bir Maskenin İtirafları/ 1949
Aşka Susamak/ 1950
Yasak Renkler/ 1953
Dalgaların Sesi/ 1954
Golden Pavilion Tapınağı/ 1956
Kyoko’nun Evi/ 1959
Şölenden Sonra/ 1960
Denizi Yitiren Denizci/1963
Yaz Ortasında Ölüm /1966
Kaçak Atlar /1969
Şafak Tapınağı /1970


Tartışmalı yazar Mishima’nın tartışmasız en güzel öykülerinden biri, “Yaz Ortasında Ölüm” kitabından “Üç MilyonYen” öyküsüdür. Asuka’da yaşayan Kenzö ve Kiyoko fakir ve tutumlu bir çifttir. Muhabbet tellalı bir kadınla buluşup, ilk defa yapacakları bir iş hakkında konuşacaklardır. Her bakımdan doğru bir hayat yaşayan karı koca gecenin geç saatlerinde bir grup yaşlı ve zengin kadının önünde onları eğlendirmek için para karşılığı sevişeceklerdir. Okuyucu olarak öykünün sonuna kadar bu yaşanacak gerçekten habersiz karı kocanın bir alışveriş merkezinde vakit geçirmelerine tanık oluruz. Zaman zaman Kiyoko huzursuzluğunu ele verir, korktuğunu ve utandığını belli eder. Aynaların önünden geçerken ve karanlıkta kendini çıplak hisseder. Karısına göre daha çocuksu bir yapısı olan Kenzö tüm öykü boyunca onu geceye hazırlamaya ve rahatlatmaya çalışır. Eğlence merkezinde hazırlanmış gösterileri seyretmek, bir şekilde gösteri olacakları saatlere alışma çabasıdır. Eğlence, umut ve zenginliğin simgesi olan neon ışıkları tüm şehri olduğu gibi pagodayı da aydınlatmaktadır. Saflığın, umudun ve güzelliğin simgesi olan pagoda öykünün sonunda karanlığa gömülür. Geleneklerine bağlı bir yazar olan Mishima “Üç Milyon Yen” öyküsünde para yüzünden değerlerini kaybeden Japon toplumunu eleştirir. Fakirler fahişeye dönüşürken, zenginler de sapkın hale gelir. Şans için satın aldıkları kraker Kiyoko ve Kenzö’ya mutsuzluktan başka bir şey getirmez. Öykünün başından sonuna kadar yapacakları işten huzursuzluk duyan Kiyoko, öykünün sonunda kocası Kenzö’dan daha güçlü görünür. Parayı parçalayamayan Kenzö, para yerine krakerleri parçalamaya çalışır. Ama kir bir kere üstüne bulaşmıştır.


Candan Selman

Malihulya Ya Da Melancholia



Dünyanın sonunun geleceği aylar öncesinden bellidir ve insanoğlu  bu gerçeği istemeden kabullenmiş son geceye, yeni yıla girecekmiş gibi  hazırlanmaktadır.  Son an geldiğinde fonda çalan Quantanamera şarkısı ile ekran beyaza düşer ve ben yıllarca unutamayacağım bir sekansı hafızama kazıyarak  sinemadan ayrılırım. Yıl 1999, İstanbul Film Festivali, aylardan Nisan.





O güne değin izlemediğim türden bir “kıyamet” filmidir bu… Last Night (Son Gece); Kanadalı oyuncu Don McKellar’ın ilk uzun metrajlı filmi.  Patlamalı, koşuşturmalı, nefes tutmalı felaket filmlerine inat Quantanamera eşliğinde beni ağlatan ilk uzun virajlı filmim…
Sonraları  kimi zaman düz, kimi zaman dik, kimi zaman az ya da çok virajlı filme saptım. Bazen yönetmenin, bazen oyuncunun, bazen de hikâyenin büyüsüne kapılıp seçimler yaptım.






Bu sefer  ismiyle kendini bana gösterdi. Melankoli. Afişe yaklaştım. Kirsten Dunst gelinliğiyle kendini sulara bırakmış yatıyordu. Kulağımda Nick Cave, Kylie Minague ile düete başladı; “Where the wild roses grow…”


Filmlerinin çoğunu beğenerek izlemekle birlikte Lars Von Trier hayranı olduğumu söyleyemem size. Bazen uzak, bazen de yakın bulmuşumdur kendime. “Dalgaları Aşmak” onu ayrı tutuyorum hepsinden. Afişi; oyuncunun, yönetmenin ve filmin adını duyunca melankoli dalgaları aşıp bana ulaştı. Filmler üzerine hiçbir ön bilgi edinmeden; gözümü, kulağımı kapayarak izlemek isterim filmi. Bu da öyle oldu. Kapattım kendimi dünyaya ve sonunda melankoli ile baş başa…
Şayet filmi izlemediyseniz buradan sonra yazacaklarımı okumanızı önermem. Hızla sayfanın altına gidin ve mavi resimden itibaren okumaya devam edin. Yok ben filmi izledim ve her şeyi duymaya hazırım diyorsanız, buyurun sayfa sizin…
İki bölümden oluşuyor film. İki kız kardeşin adını alıyor bölümler; Justine (Kirsten Dunst) ve Claire (Charlotte Gainsbourg).  






Justine:
Büyük bir düğünle başlıyor filmimiz. Justine ile Michael’ın düğünü. Gelinin ablası Claire ve kocası John (Kiefer Sutherland) tarafından hiçbir masraftan kaçınılmayacak şekilde organize edilmiş, sabaha dek sürecek bir eğlence. Justine hüzünlü. Bir gelin için hüzün az laf. Mutsuzluk yüzünden okunuyor. Büyük malikâneye kapıdan girerken gözü gökyüzüne takılıyor. Samanyolu’ndaki kırmızı renkli yıldızı fark ediyor. Amatör astronom John, onun Akrep takım yıldızının kalbi Antares  olduğunu söylüyor.
Gecenin yıldızı olarak Justine’in kendi düğününe konsantre olamadığını, gece boyunca herkesten ve her şeyden kaçtığına tanık oluruz. Bir ara tek başına gidip gökyüzüne bakar, küçük yeğeni Leo’yu yatırır, küvete yayılır ve hatta yeni tanıştığı patronunun yeğeniyle kaçamak sevişir. Ve gecenin sonunda damat Michael onu terk ederek başlamadan bir evliliği sona erdirir. Ertesi gün kız kardeşiyle at binen Justine, kırmızı yıldızı gökyüzünde görememektedir.


Claire:
Ağır bir depresyon geçiren Justine bir süre önce düğünün yapıldığı ablası Claire ve eniştesi John’un malikânesine yerleşir. Yemek yemiyor, banyo yapmayı reddediyor, neredeyse hareket bile edemiyordur.
Kız kardeşiyle ilgilenen Claire’i huzursuz eden daha büyük bir sorunu vardır. Güneşin ardında gizli duran Dünya benzeri  oldukça büyük mavi bir gezegen olan Melankoli görünür olmuş, Dünya’ya yaklaşmaktadır. Bu durum eşi John’u oldukça heyecanlandırır. Bilim insanları  tarafından Dünya’nın yanından geçip gideceği söylenen Melankoli’yi oğluyla birlikte daha net izleyebilmek için teleskop bile satın almıştır.  Claire de heyecanlıdır ama onun heyecanı daha çok tedirginlikle örülüdür. Bazı bilir kişiler bu geçip gitme durumunu “Dünya ve Melankoli’nin Ölüm Dansı” olarak tanımlıyordur. John her ne kadar Claire’i rahatlatmaya çalışsa da Melankoli tüm ihtişamı ile ürpertici biçimde Dünya’ya doğru gelmektedir.
Kız kardeşi ile at binen Justine gökyüzünde Melankoli’yi ilk gördüğü an çok sevdiği atını dövmeye başlar. Artık bir sonun başlangıcına girdiğini hissetmektedir.



Evet Justine’in önsezileri oldukça güçlüdür ve nasıl olduğunu bilmediği bir şekilde olacakları hissedebiliyordur. O andan itibaren Melankoli gezegeni Dünya’ya yaklaşırken Justine’in içindeki melankoli uzaklaşmaya başlar. İlk bölümde düğünü kontrol etmeye çabalayan ablası Claire ise tüm soğukkanlılığını kaybetmiş, ne yapması gerektiğini bilememektedir. Claire geceleri korkudan uyuyamazken, Justine mavi gezegenle bütünleşmektedir.

Dünya zaten tüm pislikleriyle yaşanılası bir yer değildir ve bu yüzden Justine içindeki melankoliyi bir yana atıp yaklaşmakta olan Melankoli’ye kollarını açar.
İlk bakışta gerçekten mavi gezegen Dünya’ya selam verip gidiyor gibidir. Uzaklaşmakta olan Melankoli Claire’i ve John’u rahatlatır. Fakat sabah Claire eşi John’u ahırda atların yanında intihar etmiş olarak bulur. Melankoli geçip gitmemiştir, Dünya’ya daha da yaklaşmıştır. Yapacak bir şey yoktur. Claire önce oğlu Leo’yla kaçmaya çalışsa da dakikalar içinde kaçacak da bir yer olmadığını anlar.
Justine’in düğününü titizlikle organize etmeye çalışan Claire, kendilerini bekleyen sonu organize etmeyi başaramaz. Ne kendini, ne de oğlunu teskin edebilir. Düğün günü kendini kaybeden Justine ise ablasının tersine bilge bir edayla küçük Leo’ya korkmaması gerektiğini, sihirli bir mağara inşa ederek, onu gezegenden koruyacağını söyler.





Eski dilde malihulya Türkçe’de karasevda olarak bilinen melankoli; insanı ortada somut bir gerekçe yokken dahi mutsuzluk haline sokan ve yalnızlığa iten ruh halidir. Bir kara deliktir insanı yutan, dünyasını parçalayan… 
Lars Von Trier’in Melankoli’si de insanı bir karadelik gibi kendine çekiyor. Felaketler içten dışa, dıştan içe doğru gelebilir. Melankolik bir patlama dünyanızı yok edebilir. Don McKellar’ın Son Gece filminden sonra pek çok felaket filmi izledim. Ama yıllar sonra  Melankoli ile birlikte  Quantanamera çaldı yine içimde…

Meraklısına:
.Justine'in gelinliğiyle elindeki çiçek buketiyle çay üzerine uzanmış hali, John Everett Millais'ın "Ophelia " isimli tablosundan esinlenerek tasarlanmıştır.
.Lars Von Trier’in “Dalgaları Aşmak” filmindeki damat Stellan Skarsgård, Melonkoli filminde Justine’in patronunu oynarken, oğlu Alexander Skarsgård  bu sefer damat rolündeki Michael’ı oynamaktadır.
. Justine rolü için önce Penélope Cruz düşünülmüş ama Karayip Korsanları’nı bırakamayan Cruz’un yerine Kirsten Dunst getirilmiş.
.Film süresince John golf sahasında 18 adet delik bulunduğunu özellikle vurgular. Ama finale doğru Claire  yanında bayrağı bulunan 19. deliğin yanından geçer. Lars Von Trier’e göre “19.Delik” Limbo’dur; Cehennemin sınır noktası…


Candan Selman

Koridorun Hafızası "Backrooms" ve "Severance"

Bir koridorun bizi korkutması için karanlık olması gerekmez. Hatta en ürkütücü koridorlar çoğu zaman floresan lambalarıyla aydınlatılmış, ha...