Eskiden ünlü olmak için bir şey yapmak gerekirdi. Bir kitap yazmak, bir şarkı bestelemek, bir dağa tırmanmak... Şimdi bazen hiçbir şey yapmadan da tanınabiliyorsunuz. Hatta birilerinin rüyasına girerek.
Dream Scenario tam da bunun filmi. Paul Matthews sıradan bir adam. Öyle kahraman değil, dahi değil, kötü de değil. Belki de bu yüzden milyonlarca insanın rüyasına girebiliyor. Çünkü hepimiz biraz sıradanız.Filmi izlerken aklıma şu geldi: İnsanlar bizi gerçekten tanıyor mu, yoksa bizimle ilgili oluşturdukları hikâyeyi mi tanıyorlar?
Belki de hayatımızın büyük kısmı başkalarının zihninde yaşadığımız bir karakterden ibaret. Bir arkadaşımızın anlattığı kişi, eski sevgilimizin hatırladığı kişi, mahalledeki bakkalın bildiği kişi... Hepsi aynı insan değil. Hepimiz, farkında olmadan, başkalarının zihninde çoğalan küçük kopyalar bırakıyoruz.
Paul'un başına gelen şey aslında çok tanıdık. Sadece biraz büyütülmüş hali.
Film boyunca şu düşünce peşimi bırakmadı: Bir insanın başına gelebilecek en tuhaf şey unutulmak mı, yoksa herkes tarafından yanlış hatırlanmak. Sanırım ikincisi. Belki de bu yüzden Dream Scenario bu kadar rahatsız edici bir film. Film bize yeni bir şey anlatmıyor. Sadece her gün yaşadığımız bir şeyi fantastik bir büyüteçle önümüze koyuyor.
Paul Matthews bir üniversite hocasıdır. Ne bir kahramandır ne de bir kötü. Hayatını büyük ölçüde fark edilmeden geçirmiştir. İnsanlık tarihinde milyarlarca kişinin yaptığı gibi sabah kalkar, işine gider, eve döner ve kendisini önemli hissetmek için küçük nedenler arar. Sonra bir gün dünyanın dört bir yanındaki insanların rüyalarına girmeye başlar.
Filmin en zekice tarafı burada ortaya çıkar. Paul rüyalarda olağanüstü şeyler yapmaz. İnsanları kurtarmaz. Nasihat vermez. Sadece durur. Seyreder.
Tıpkı bugün sosyal medyada birbirimizi seyrettiğimiz gibi.
Belki de filmin asıl kahramanı Paul değil, görünürlüktür.
Eskiden görünür olmak bir sonuçtu. Önce bir şey yapar, sonra tanınırdınız. Şimdi ise bazen tanınmak başlı başına bir başarı ölçüsüne dönüştü. Bir insanın neden ünlü olduğu sorusu önemini kaybetti. Yeter ki ünlü olsun.
Paul'un yükselişi bu yüzden günümüz kültürüne çok benzer. İnsanlar onu tanımadıkları halde onun hakkında konuşmaya başlarlar. Daha sonra da onun hakkında fikir üretirler. En sonunda ise onu yargılarlar.
Bu noktada Paul ortadan kaybolmaz ama Paul'un yerine "Paul fikri" geçer.
İnsanlar artık adamı değil, onun hikâyesini konuşmaktadır. Hakkında oluşan suçlama görünmezdir ama sonuçları gerçektir. Modern çağın trajedisi de budur zaten. İnsanlar bazen gerçeklerden dolayı değil, anlatılardan dolayı mahkûm edilirler.
Filmin bir başka katmanı ise rüyaların doğasıyla ilgilidir. Rüyaların yalnızca bireysel değil, kolektif bir tarafı olduğunu düşünüyordu. İnsanlığın ortak korkuları, arzuları ve sembolleri rüyalarda görünür hâle geliyordu.
Paul önce sıradanlığın sembolüdür.
Sonra korkunun sembolü olur.
En sonunda ise günah keçisine dönüşür.
Aslında değişen Paul değildir. Değişen insanların ona yüklediği anlamdır.
Belki de film boyunca izlediğimiz şey bir adamın hayatı değil, toplumun anlam üretme mekanizmasıdır. İnsan zihni boşluk sevmez. Bir hikâye eksikse tamamlar. Bir neden yoksa yaratır. Bir suçlu bulunamıyorsa icat eder.
Bu yüzden film bana hep şu soruyu düşündürdü:
İnsanlar gerçekten kimi seviyorlar?
Bizi mi?
Yoksa bizim hakkımızda kurdukları hikâyeyi mi?
Belki de hayatımız boyunca tanıştığımız insanların hiçbiri bizi bütünüyle tanımıyor. Herkes kendi zihninde farklı bir versiyonumuzu taşıyor. Eski bir arkadaşın hatırladığı kişiyle, çocukluk komşusunun hatırladığı kişi aynı değil. Hatta bazen kendi hatırladığımız kişi bile aynı değil.
Dream Scenario işte bu çatlağın içine yerleşiyor.
Nicolas Cage'in performansı da tam bu yüzden olağanüstü. Yıllar boyunca çılgın karakterlerin, abartılı oyunculukların ve kült filmlerin yıldızı olarak anıldı. Burada ise tam tersini yapıyor. Sessiz, silik, hatta zaman zaman rahatsız edici derecede sıradan bir adamı oynuyor.
Cage'in başarısı karakteri sevdirmesinde değil; gerçek kılmasında.
Paul'u izlerken bazen ona üzülüyoruz. Bazen onun adına utanıyoruz. Bazen de hak ettiği şeyleri yaşadığını düşünüyoruz. Bu karmaşık duygu, oyunculuğun en zor alanlarından biridir. Çünkü gerçek insanlar da böyledir. Tamamen iyi ya da tamamen kötü değildirler.
Film boyunca Nicolas Cage yüzündeki küçücük bir ifadeyle bile şunu hissettiriyor:
Paul'un en büyük arzusu ünlü olmak değil.
Görülmek.
Fark edilmek.
Hatırlanmak.
Belki de hepimizin arzusu bu.
Filmin sonunda geriye bir korku kalıyor.
Bir gün unutulmak korkusu değil bu.
Daha tuhaf bir korku.
Bir gün herkesin seni tanıması ama hiç kimsenin seni gerçekten bilmemesi.
Çünkü unutulmak sessiz bir kayboluştur.
Yanlış hatırlanmak ise insanın kendi hayatında yabancıya dönüşmesidir.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder