Güney Kore etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Güney Kore etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Haziran 2026 Salı

"Başka Yolu Yok" mu, Var mı?


 


İşten çıkarılmak yalnızca ekonomik bir olay değildir. İnsan sadece maaşını değil, kendine olan güvenini de kaybeder.

Modern dünyanın en acımasız buluşlarından biri, kim olduğumuzu yaptığımız işle karıştırmasıdır. Tanışırken adımızdan hemen sonra mesleğimizi söyleriz. Çocuklara "Büyüyünce ne olacaksın?" diye sorarız. Kartvizitler, özgeçmişler, unvanlar… Hepsi aynı sorunun farklı cevaplarıdır: Sen kimsin? Park Chan-wook'un Başka Yolu Yok filmi bu soruyu tersinden soruyor: İşin elinden alındığında geriye kim kalıyor?

Film ilk bakışta işsiz kalmış orta yaşlı bir adamın hikâyesi gibi görünür. Oysa kaybedilen şey para değildir; insanın toplum içindeki yeridir. Maaş hesabına para yatmaması, banka hesaplarından önce zihni boşaltır. Bu yüzden filmin ilk cinayeti bir insanın ölümü değildir. İlk cinayet, bir şirketin gönderdiği işten çıkarma e-postasıdır. Eskiden rakip dediğimiz şey başka şirketlerdi. Bugün aynı ilana başvuran yüzlerce insan, aynı masaya oturan adaylar, aynı umut ve aynı korku. Başka Yolu Yok, bu görünmez rekabeti görünür kılıyor.

Yoo Man-su'nun aklına gelen fikir ilk anda absürt görünüyor. Başvurduğu işlere rakip olan insanlar ortadan kalkarsa sıra ona gelecektir. Seyirci bunun delilik olduğunu düşünmek istiyor. Fakat Park Chan-wook zekice bir tuzak kuruyor. Önce adamın çaresizliğini gösteriyor, sonra mantığını, en sonunda da suçunu. Film boyunca zihnimizde dolaşan tek soru şu oluyor: "Ben onun yaptığını yapmam." Peki gerçekten bundan emin olabilir miyiz?

Bu soru, Park Chan-wook sinemasının yıllardır dolaştığı ahlaki labirentin yeni durağı. Oldboy'da intikam insanı dönüştürüyordu. Lady Vengeance'da adalet, vicdanın yerine geçiyordu. The Handmaiden'da arzu ile iktidar birbirinin maskesini takıyordu. Bu kez yönetmen aynı ahlaki çözülmeyi çok daha gündelik bir zemine taşıyor. Gizli hapishaneler ya da büyük komplolar yok; bir özgeçmiş, bir mülakat, bir e-posta yeterli oluyor. Modern çağın trajedisi artık tanrıların yazdığı kaderlerden değil, algoritmaların elediği insanlardan doğuyor.

Film ister istemez Parasite 'i hatırlatıyor. İki film de ekonomik düzeni merkeze alıyor ama farklı yönlere bakıyor. Bong Joon-ho kamerasını yukarı çeviriyor; zengin ile fakir arasındaki mesafeyi, merdivenleri ve sınıf farkını anlatıyor. Park Chan-wook ise yan tarafa bakıyor. Aynı katta duran, aynı ilana başvuran, aynı korkuyu yaşayan insanlara… Kapitalizm yalnızca yukarı çıkmayı vaat etmiyor; yanındakini geçmeyi de öğretiyor. İşte filmin en sarsıcı tarafı burada ortaya çıkıyor. Man-su'nun öldürdüğü insanlar düşmanı değil; onunla aynı kaderi paylaşan insanlar. Rekabet, insanı önce rakip, sonra yabancı hâline getiriyor.

Lee Byung-hun'un performansı filmin en büyük dayanaklarından biri. Karakterini büyük jestlerle ya da gösterişli patlamalarla oynamıyor; çözülmeyi neredeyse görünmez ayrıntılarla kuruyor. İş görüşmelerindeki zoraki tebessümü, eve döndüğünde omuzlarının biraz daha düşmesi, kendini haklı çıkarmaya çalışırken gözlerinin bir anlığına boşluğa kayması... Man-su'nun ahlaki çöküşü sözlerinden çok yüzünde okunuyor. Büyük oyunculuk bazen bir karakteri büyütmek değil, onun yavaş yavaş küçülüşünü görünür kılabilmektir.

Lee Byung-hun'u bugün dünyanın büyük bölümü Squid Game dizisindeki Front Man olarak tanıyor. İlginç olan, iki karakterin aynı toplumsal yaraya farklı uçlardan bakması. Front Man, rekabetin kurallarını koyan ve insanların birbirini elemesine tanıklık eden sistemin yüzüydü. Man-su ise o sistemin içine düşmüş sıradan bir insan. Biri oyunu yöneten tarafta, diğeri oyunun içinde kaybolan tarafta duruyor. Yine de ikisini buluşturan ortak bir gerçek var: Rekabet, insanı yavaş yavaş vicdanından uzaklaştırıyor. Squid Game bunu devasa bir ölüm oyunu üzerinden anlatırken, Başka Yolu Yok aynı fikri çok daha ürkütücü bir biçimde gündelik hayatın içine yerleştiriyor. Çünkü burada ölüm oyunu başlamadan önce de herkes zaten aynı oyunun içindeydi.

Donald E. Westlake'in romanından uyarlanan bu hikâye bugün yazılmış gibi duruyor. Çünkü artık rekabet yalnızca şirketlerin meselesi değil; sosyal medyada, akademide, sanatta, yazarlıkta, fotoğrafçılıkta da herkes görünür olmak için mücadele ediyor. Sorun görünür olmak değil. Sorun, başkası görünmesin istemeye başladığımız an. Film tam bu noktada ürkütücüleşiyor.

Başlığa yeniden dönelim: Başka yolu yok mu? Film bu soruya "yok" demiyor. "Var" da demiyor. Çünkü insan en büyük kötülüklerini çoğu zaman "mecburdum" diyerek yapıyor. Belki de hayatımızdaki en tehlikeli cümle budur: "Başka çarem yoktu." Tarihin büyük kırılmalarına dönüp bakıldığında aynı mazeret tekrar tekrar karşımıza çıkar. Emri uyguluyordum. Ailemi koruyordum. İşimi kaybetmek istemiyordum. Başka yol yoktu. Belki de kötülük, şeytani bir arzudan değil, sıradan bir mazeretten doğuyordur.
Filmin sonunda aklımda istatistikler, işsizlik oranları ya da cinayetler kalmadı. Bir terasta ellerinin arasında ağır bir saksı tutan bir adam kaldı.

Man-su, aşağıdan geçen adama, elinde tuttuğu saksıyı sıkarak bakıyor. Birkaç saniye boyunca biz de onunla birlikte bekliyoruz. O saksı bırakılacak mı?

Tam o anda Park Chan-wook, filmin en sessiz ama en güçlü cümlesini kuruyor. Saksının içindeki su yavaşça Man-su'nun başına dökülüyor. Sanki film, cinayetin ağırlığını kurbanın değil, katilin taşıyacağını bize en başta söylüyor. Ve film kulağımıza "Başka Yolu Yok" mu diye fısıldıyor. 


2 Ocak 2018 Salı

Fantastik Güney Kore Dizileri



Acı, merhamet ve intikam üçgeninde ilerleyen Güney Kore filmlerini severim. Ama daha önce bir Kore dizisi izlememiştim. Nasıl bir şeymiş acaba, bir arkadaşa bakıp çıkayım edasıyla girdiğim kapıdan henüz çıkamadım. Ardı ardına izlediğim Güney Kore dizilerinin ardından Kore yemeklerini ve Korece’yi de hayatıma sokmuş bulunmaktayım.

Güney Kore dizileri diğer ülkelerde olduğu gibi sezon sezon ilerlemiyor. Geneli 20 civarında bölümde son buluyor. Bölümler bir saatten oluşuyor. Ama çoğu dizide olduğu gibi son sahne, sizi bir sonraki bölümü de izlemeye teşvik ediyor.

Tüm dünyada olduğu gibi Kore dizilerinin bizde de izleyicisi bol. Altyazı sorunu çekmeden istediğiniz türde diziye kolaylıkla ulaşabiliyorsunuz. Ben genelde gizemli ve fantastik dizilerden hoşlandığım için seçimim bu yönde oldu. Ben de bir tane izlesem diyenler için beğendiğim beş Kore dizisini sizlere tanıtayım.

Goblin: The Lonely and Great God


Goblin 16 bölümden oluşan fantastik bir drama dizisi. Daha önce Train to Busan filminden tanıdığım Gong Yoo, dizide  Kim Shin ya da nam-ı diğer Goblin karakterini canlandırıyor. Mitolojik bir varlık olan Goblin, 939 yaşındadır ve tüm bu yıllar içerisinde sevdiklerinin ölüme şahit olmuştur. Ölme arzusunda olan Goblin’in beklediği biri vardır. Efsane Goblin’in gelininin geleceğini ve karnında saplı duran kılıcı çıkarıp onu huzura erdireceğini söyler. Dizi Goblin, hafızasını kaybetmiş bir ölüm meleği ve hayaletlerin dostu Goblin’in gelini arasında geçiyor. Bittiğinde şiir gibi görüntüler ve nefis müzikleri hafızanızda kalıyor.

My Girlfriend is a Gumiho




Kız Arkadaşım Dokuz Kuyruklu bir Tilki ya da kısaca Gumiho, fantastik bir romantik komedi. Gumiho Kore mitolojisinde geçen bir yaratık. Efsaneye göre, Gumiho yani dokuz kuyruğa sahip bir tilki büyükannesi tarafından bir resme hapsedilmiştir. Aslına dünyalar güzeli bir kız olan Gumiho’nun insan formunda resimden kurtulabilmesi  için birinin resimdeki tilkiye dokuz tane kuyruk çizmesi gerekir. Dizimizde bu kuyrukları çizerek Gumiho’yu yıllar süren tutsaklığından kurtaran kişi Cha Dae Woong’tur. Dizi boyunca güzeller güzeli tilki kızımız Mi Ho, “nomu nomu nomu nomu chua” yani “senden çok çok çok çok hoşlanıyorum,” diyerek Dae Woong’un peşini bırakmaz. Ve tüm dizi boyunca et yemeye doyamaz. Gülerek izlediğiniz dizinin son bölümlerine doğru duygu patlaması yaşanıyor ve yer yer gözleriniz doluyor. Dolunayda çıkan dokuz kuyruğuyla sevimli Gumiho unutulmaz diziler arasında yerini alıyor.

W - Two Worlds



Kang Chul ,Güney Kore’de çok sevilen bir çizgi romanın baş kahramanıdır. Tüm ülke her hafta yayınlanan Kang Chul’un hayatını yakından takip etmektedir. Ama bir gün her şey değişir. Çizgi romanın yaratıcısının kızı, genç doktor Oh Yeon-Joo çizgi romanın içine çekilir.  İki farklı dünyanın insanları olan Yeon- Joo ve Kang Chul arasında bir aşk filizlenmeye başlar. Çizgi romanın artık bir yazara ihtiyacı yoktur. Karakterler yaşadıkça hikayenin sayfaları da dolup taşar. W - Two Worlds manga ve webtoon sevenlerin ilgisini çekecek, temposu ve duygusu yüksek bir dizi.

Legend of the Blue Sea



Shim Chung bir denizkızıdır. Gerçek aşkı Heo Joon-jae’nin peşinden karaya çıkar. Hiç bilmediği bir dünyaya ayak uydurmaya çalışan Shim Chung’un önünde zorlu bir yol vardır. Ya ağlaya ağlaya biriktirdiği incilerini satıp, insanların dilini algılayıp aşkı uğruna karaya ayak uyduracak. Ya da sularına geri dönecektir.  Diğer benzeri fantastik Kore dizileri gibi Legend of the Blue Sea de hem geçmişte hem de günümüzde geçiyor. Masalsı bir hikaye izlemek isteyenlerin kaçırmaması gereken bir dizi.

You Who Came From the Stars



Denizkızlarından, mitolojik yaratıklardan ve hayaletlerden bahsetmişken uzaylılardan bahsetmesek olmaz. Do Min Joon 400 sene boyunca insanlar arasında yaşamak zorunda kalan bir uzaylıdır. Ama dünyadaki geçirdiği vaktin artık sonuna gelmiştir. 3 ay sonra dünyadan görünecek yıldız sayesinde yaşadığı yere dönecektir.  Ama aşk kapıyı son anda çalar.  Şımarık oyuncu Cheon Song-Yi uzaylımızın yolculuğuna engel olacak gibidir. 

Koridorun Hafızası "Backrooms" ve "Severance"

Bir koridorun bizi korkutması için karanlık olması gerekmez. Hatta en ürkütücü koridorlar çoğu zaman floresan lambalarıyla aydınlatılmış, ha...