Severance bunu hafızayı ikiye bölerek yapıyor. İşe gelen kişiyle eve dönen kişi aynı bedeni paylaşsa da aynı insan değil. Backrooms ise çok daha sessiz ve acımasız bir yöntem seçiyor. Önce yön duygunu alıyor, sonra zaman algını, ardından mekânın anlamını. En sonunda da kimliğin çözülmeye başlıyor. Çünkü insan yalnızca anılarından ibaret değil; yaşadığı yerlerin de toplamı. Çocukluğunun evi, okul koridorları, her gün uğradığın bakkal, oturduğun oda... Bunlar silinmeye başladığında insanın kendisi de yavaş yavaş siliniyor.
Clark'ı bir mobilya mağazasında çalışması bu yüzden tesadüf değil. Mobilya mağazaları gerçek evler değildir; ev fikrinin sergilendiği dekorlardır. Hazır salonlar, hazır çocuk odaları, hazır mutluluklar satılır. Yaşanmamış hayatlar vitrine dizilir. Backrooms da dünyayı aynı şekilde taklit ediyor. Koridorlar var ama hiçbir yere çıkmıyor. Odalar var ama içinde yaşanmıyor. Pencereler var ama dışarı açılmıyor. Dünya sanki biri tarafından ezberlenmiş ama eksik hatırlanmış gibi.
Filmin beni en çok düşündüren sahnesi ise yaratığın insan bedeninden bir parça koparıp içinden pamuk çıkması oldu. İlk anda tuhaf bir görsel tercih gibi duruyor. Oysa biraz durup düşününce filmin bütün felsefesi o birkaç saniyenin içine sığıyor. Backrooms insanı anlayamıyor; yalnızca onu yeniden üretmeye çalışıyor. Tıpkı bir koltuğun ya da kanepenin içini elyafla doldurduğu gibi, insanın içini de aynı mantıkla dolduruyor. Dışarıdan bakınca insan gibi görünen şeyin içinden et ya da kan değil, mobilya dolgusu çıkıyor. Sanki evren insanı canlı bir varlık olarak değil, başka bir eşya türü olarak algılıyor. Bu sahne aynı zamanda filmin başındaki mobilya mağazasına da geri dönüyor. Clark gün boyunca koltukların, kanepelerin, pufların arasında çalışıyor; Backrooms ise sonunda insanı da bir mobilyaya dönüştürüyor. Belki de filmin en rahatsız edici düşüncesi burada yatıyor: Evren için insan ile bir koltuk arasında sandığımız kadar büyük bir fark olmayabilir.
Tam bu noktada Severance ile yollar ayrılıyor. Lumon şirketi insanın zihnini parçalayabiliyor ama hâlâ onun içinde isyan edecek bir benlik bırakıyor. Mark'ın, Helly'nin ya da Irving'in hikâyesi bu umudun üzerine kurulu. Backrooms ise umut fikrini bile ortadan kaldırıyor. Çünkü burada savaşılacak bir şirket ya da devrilecek bir patron yok. Karşındaki şey mekânın kendisi. Koridorlar. Geometri. Sonsuz tekrar. Bir binaya karşı nasıl isyan edebilirsiniz?
Belki de bu yüzden Backrooms, Severance'dan daha karanlık geliyor bana. Lumon'un kapıları bir gün kapanabilir. Şirketler iflas eder, sistemler değişir. Ama sonsuz koridorlar kapanmaz. İnsan, yönünü kaybettiği anda her yer Backrooms'a dönüşebilir.
Filmin sonunda aklımda yaratıklardan çok boş odalar kaldı. Çünkü canavarın nerede olduğunu bilirseniz ondan kaçabilirsiniz. Ama canavar mekânın kendisiyse kaçışın da bir anlamı kalmaz. Belki de Backrooms'un asıl başarısı burada. Bize başka bir evren göstermiyor. Her gün yürüdüğümüz koridorlara, ofislere, alışveriş merkezlerine ve mobilya mağazalarına yeniden bakmamızı sağlıyor. Ve insan o andan sonra ister istemez şu soruyu soruyor: Ya bütün bu tanıdık yerler, yalnızca gerçek dünyanın başarılı kopyalarıysa?
