Çünkü kelimeler, kalpler gibi yanmaz…
Yıl 1816.
Gökyüzü rengini kaybetmişti; o yaz küllerle başlamıştı.
Endonezya’daki Tambora Yanardağı patlamış, kül bulutları bütün yeryüzünü
sarmıştı. Avrupa o yılı tarihe “Yazsız Yıl” olarak geçirecekti. Patlama o kadar
büyüktü ki kül ve gaz atmosfere karışmıştı. Küresel sıcaklık ortalaması 2–3°C
düşmüştü. Güneş solgun, gökyüzü griydi; gündüzler bile akşam kadar karanlıktı.
Yağmurlar hiç dinmiyor, nehirler taşıyor, kıtlık kapıdan giriyordu.
Ama o gri göğün altında, Cenevre Gölü kıyısındaki bir villada tarihin en parlak
fikirlerinden bazıları doğuyordu. Villa
Diodati’de beş kişi vardı:
Lord Byron, Percy
Shelley, Mary Godwin (Shelley), Claire
Clairmont ve Dr. John Polidori.
Dışarıda gök gürlüyor, gökyüzü mor bir kederle parlıyordu.
Geceleri şömine başında felsefe konuşur, doğa yasalarını tartışırlardı.
Bir gece Byron gülümseyerek, “Herkes bir korku hikâyesi yazsın,” dedi. Bu cümle
tarihe geçecekti. Çünkü o gecenin sonunda Mary Shelley Frankenstein’ın
tohumlarını atacak, Dr. Polidori ilk modern vampir hikâyesi The Vampyre’ı yazacak, Byron
dünyanın sonunu anlattığı Darkness
şiirini tamamlayacak, Percy Shelley ise doğa ile insanın kaderini sorgulayan
dizelerine yenilerini ekleyecekti.
Villa Diodati o
gece bir ev değil, bir yaratılış laboratuvarıydı. Dışarıda gökyüzü karanlıktı
ama içeride insan ruhu alev alev yanıyordu. O laboratuvarın bir köşesinde sessizce
oturan Mary Shelley, Prometheus’un ateşine baktı ve Frankenstein’a hayat kıvılcımını verdi. Bu
kıvılcım yüzyıllar boyu parlaklığını koruyacaktı.
Mary Godwin
Shelley 30 Ağustos 1797’de Londra’nın Somers Town semtinde dünyaya geldi.
Annesi, kadın haklarının öncü sesi Mary
Wollstonecraft; babası ise radikal filozof William Godwin’di. Annesi
doğumdan kısa bir süre sonra hayata gözlerini yummuştu. Mary ömrü boyunca
dinmeyecek bir kalp ağrısıyla yaşadı. Baba Godwin kısa süre sonra Jane Clairmont ile
evlendi. Böylece Mary’nin hayatına üvey anne ve yeni kardeşler girdi. İleride Yazı olmayan bir
mevsimde bu kardeşlerden Claire Clairmont kendisine Villa Diodati’de eşlik
edecek, Byron’la ilişkisiyle tarihe sızacaktı.
Ev kitaplarla doluydu. Mary daha çocukken hayal gücünü felsefe, şiir ve
masallarla besledi. 1814’te Mary, babasının evine gelip giden genç bir şairle
tanıştı: Percy Bysshe
Shelley. Ateşten yapılmış gibi konuşan, rüzgâr gibi düşünen,
yasak fikirlere gözü kapalı yürüyen bir adamdı Percy. Aralarında büyük bir aşk
doğdu. Fakat Percy evliydi ve kasabada söylentiler yükselmeye başladı.
Okuldayken yazdığı The Necessity
of Atheism (Tanrıtanımazlığın Zorunluluğu) adlı makale yüzünden
Oxford’dan atılan, babası tarafından reddedilen Percy’yi ülke de artık
istemiyordu. Böylece Mary, Percy ve üvey kız kardeşi Claire İngiltere’den
Fransa’ya, oradan Avrupa’ya kaçtılar.
Karısını ve iki
çocuğunu ardında bırakan Percy’e kısa süre sonra acı haber ulaştı: Terk
edilmeye dayanamayan, hamile ve yalnız eşi Harriet, Thames Nehri’ne kendini
bırakmış ve yaşamına son vermişti.
Ama bu, onların hayatındaki ilk ölüm olmayacaktı. Avrupa’da evlenen Mary ve
Percy’nin üç çocuğu da fazla yaşamadı. Her birini toprağa veren yaslı karı
koca, Kasım 1819’da doğan Percy
Florence Shelley dışında tüm evlatlarını yitirdiler. Bu
kayıplar yalnızca bir annenin acısı değildi; Mary’nin edebiyatında “yaratma,
sorumluluk, yas” kavramlarını derinleştirdi.
O yazsız yılda
Villa Diodati, bir canavarın doğumuna tanıklık etmişti. Frankenstein; ya da Modern Prometheus
1817’de tamamlandı ve anonim olarak yayımlandı. Çoğu kişi yazarın Percy olduğunu
sandı.
1831’deki genişletilmiş baskıya ise Mary kendi adını koydu ve önsözünü yazdı.
Frankenstein
yalnızca bir gotik gerilim romanı değildi. Victor’un “yaratma hırsı”, aslında
erkek egemen bilimin “doğurmadan doğurma” tutkusunun alegorisidi. Yaratık,
reddedilmiş bir çocuğun ruhuyla dolaşır: sevgi arayan, insan olmak isteyen,
sevgisizlikle canavarlaşan biridir. Mary’nin annesizliği, kaybettiği çocukları,
aşk ve ölüm arasındaki o ince sınır Victor’un mutsuzluğunda yankılanır.
Ne yazık ki ölüm
Mary’nin yakasını yine bırakmadı.
Zincirlerinden Kurtulmuş
Prometheus, Adonais, Bir
Tarla Kuşuna, Batı Rüzgârına İlahi… Percy İtalya’da en büyük şiirlerini yazmıştı ta ki deniz onu alana
kadar. Temmuz 1822’de, Lerici Körfezi’nde Percy “Don Juan” adlı küçük
teknesiyle denize açıldı. Fırtına çıktı; tekne battı, şair boğuldu. Henüz 29
yaşındaydı.
Kıyıya vuran cesedinin cebinden Keats’in
şiir kitabı çıktı.
Cenazeyi yakma törenine Lord
Byron, Leigh Hunt ve Edward
Trelawny katıldı.
Alevler söndüğünde yerde, Percy’nin yanmamış kalbi duruyordu.
O kalp Mary’ye verildi. Bazı rivayetlere göre Mary onu bir ömür Adonais nüshasına sarılı halde,
çalışma masasının çekmecesinde sakladı.
Mary, 1823’te
İngiltere’ye geri döndü. Artık yalnız bir anne, bir yazar, bir editördü.
Kocasının eserlerini özenle derledi, toplu basımlarla Percy’nin mirasını
korudu.
Kendi yazarlığını da sürdürdü: Frankenstein
ya da Modern Prometheus, Valperga
ya da Lucca Prensi Castruccio’nun Yaşamı ve Serüvenleri, Son İnsan, Perkin Warbeck, Lodore’un Hikâyesi...
1840’ların
sonunda sağlığı giderek bozuldu. Şiddetli baş ağrıları ve kısmi felç nöbetleri geçirdi.
1 Şubat 1851’de, Londra’daki evinde, 53 yaşında hayata veda etti.
Birleşik Krallık’ta Bournemouth,
St Peter’s Kilisesi Mezarlığı’na defnedildi.
Mary Shelley, Percy’nin kalbiyle birlikte gömüldü.
Percy’nin bedeni Roma’daydı, ama kalbi İngiltere’de; Mary’nin kalbindeydi.
Işıkla gölge
arasında bir hayat sürdü Mary Shelley;
yazarak ölümü yendi.
Çünkü kelimeler, kalpler gibi yanmaz…
Candan Selman
Pakildas Dergi / Nisan 2026
