korku etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
korku etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Temmuz 2026 Perşembe

Koridorun Hafızası "Backrooms" ve "Severance"


Bir koridorun bizi korkutması için karanlık olması gerekmez. Hatta en ürkütücü koridorlar çoğu zaman floresan lambalarıyla aydınlatılmış, halıları temiz, duvarları kusursuz boyanmış olanlardır. Çünkü insan zihni karanlıktan çok, tanıdık olanın bozulmasından korkar. Kane Parsons'ın Backrooms filmi tam da bu duygunun üzerine kuruluyor. İlk bakışta sonsuz sarı odalardan oluşan bir labirent anlatıyor gibi görünse de, aslında modern insanın mekânla kurduğu ilişkiyi sorguluyor. Bu yüzden filmi izlerken aklıma sık sık Severance geldi. İlk bakışta biri kozmik korku, diğeri bilimkurgu gibi görünse de, ikisi de aynı sorunun etrafında dolaşıyor: Bir insanı öldürmeden ondan geriye ne kadarını alabilirsiniz?

Severance bunu hafızayı ikiye bölerek yapıyor. İşe gelen kişiyle eve dönen kişi aynı bedeni paylaşsa da aynı insan değil. Backrooms ise çok daha sessiz ve acımasız bir yöntem seçiyor. Önce yön duygunu alıyor, sonra zaman algını, ardından mekânın anlamını. En sonunda da kimliğin çözülmeye başlıyor. Çünkü insan yalnızca anılarından ibaret değil; yaşadığı yerlerin de toplamı. Çocukluğunun evi, okul koridorları, her gün uğradığın bakkal, oturduğun oda... Bunlar silinmeye başladığında insanın kendisi de yavaş yavaş siliniyor.

Clark'ı bir mobilya mağazasında çalışması bu yüzden tesadüf değil. Mobilya mağazaları gerçek evler değildir; ev fikrinin sergilendiği dekorlardır. Hazır salonlar, hazır çocuk odaları, hazır mutluluklar satılır. Yaşanmamış hayatlar vitrine dizilir. Backrooms da dünyayı aynı şekilde taklit ediyor. Koridorlar var ama hiçbir yere çıkmıyor. Odalar var ama içinde yaşanmıyor. Pencereler var ama dışarı açılmıyor. Dünya sanki biri tarafından ezberlenmiş ama eksik hatırlanmış gibi.

Filmin beni en çok düşündüren sahnesi ise yaratığın insan bedeninden bir parça koparıp içinden pamuk çıkması oldu. İlk anda tuhaf bir görsel tercih gibi duruyor. Oysa biraz durup düşününce filmin bütün felsefesi o birkaç saniyenin içine sığıyor. Backrooms insanı anlayamıyor; yalnızca onu yeniden üretmeye çalışıyor. Tıpkı bir koltuğun ya da kanepenin içini elyafla doldurduğu gibi, insanın içini de aynı mantıkla dolduruyor. Dışarıdan bakınca insan gibi görünen şeyin içinden et ya da kan değil, mobilya dolgusu çıkıyor. Sanki evren insanı canlı bir varlık olarak değil, başka bir eşya türü olarak algılıyor. Bu sahne aynı zamanda filmin başındaki mobilya mağazasına da geri dönüyor. Clark gün boyunca koltukların, kanepelerin, pufların arasında çalışıyor; Backrooms ise sonunda insanı da bir mobilyaya dönüştürüyor. Belki de filmin en rahatsız edici düşüncesi burada yatıyor: Evren için insan ile bir koltuk arasında sandığımız kadar büyük bir fark olmayabilir.

Tam bu noktada Severance ile yollar ayrılıyor. Lumon şirketi insanın zihnini parçalayabiliyor ama hâlâ onun içinde isyan edecek bir benlik bırakıyor. Mark'ın, Helly'nin ya da Irving'in hikâyesi bu umudun üzerine kurulu. Backrooms ise umut fikrini bile ortadan kaldırıyor. Çünkü burada savaşılacak bir şirket ya da devrilecek bir patron yok. Karşındaki şey mekânın kendisi. Koridorlar. Geometri. Sonsuz tekrar. Bir binaya karşı nasıl isyan edebilirsiniz?
Belki de bu yüzden Backrooms, Severance'dan daha karanlık geliyor bana. Lumon'un kapıları bir gün kapanabilir. Şirketler iflas eder, sistemler değişir. Ama sonsuz koridorlar kapanmaz. İnsan, yönünü kaybettiği anda her yer Backrooms'a dönüşebilir.

Filmin sonunda aklımda yaratıklardan çok boş odalar kaldı. Çünkü canavarın nerede olduğunu bilirseniz ondan kaçabilirsiniz. Ama canavar mekânın kendisiyse kaçışın da bir anlamı kalmaz. Belki de Backrooms'un asıl başarısı burada. Bize başka bir evren göstermiyor. Her gün yürüdüğümüz koridorlara, ofislere, alışveriş merkezlerine ve mobilya mağazalarına yeniden bakmamızı sağlıyor. Ve insan o andan sonra ister istemez şu soruyu soruyor: Ya bütün bu tanıdık yerler, yalnızca gerçek dünyanın başarılı kopyalarıysa?

22 Haziran 2026 Pazartesi

DREAM SCENARIO -Bir Başkasının Rüyasında



Eskiden ünlü olmak için bir şey yapmak gerekirdi. Bir kitap yazmak, bir şarkı bestelemek, bir dağa tırmanmak... Şimdi bazen hiçbir şey yapmadan da tanınabiliyorsunuz. Hatta birilerinin rüyasına girerek.

Dream Scenario tam da bunun filmi. Paul Matthews sıradan bir adam. Öyle kahraman değil, dahi değil, kötü de değil. Belki de bu yüzden milyonlarca insanın rüyasına girebiliyor. Çünkü hepimiz biraz sıradanız.

Filmi izlerken aklıma şu geldi: İnsanlar bizi gerçekten tanıyor mu, yoksa bizimle ilgili oluşturdukları hikâyeyi mi tanıyorlar?
Belki de hayatımızın büyük kısmı başkalarının zihninde yaşadığımız bir karakterden ibaret. Bir arkadaşımızın anlattığı kişi, eski sevgilimizin hatırladığı kişi, mahalledeki bakkalın bildiği kişi... Hepsi aynı insan değil. Hepimiz, farkında olmadan, başkalarının zihninde çoğalan küçük kopyalar bırakıyoruz.

Paul'un başına gelen şey aslında çok tanıdık. Sadece biraz büyütülmüş hali.
Film boyunca şu düşünce peşimi bırakmadı: Bir insanın başına gelebilecek en tuhaf şey unutulmak mı, yoksa herkes tarafından yanlış hatırlanmak. Sanırım ikincisi. Belki de bu yüzden Dream Scenario bu kadar rahatsız edici bir film. Film bize yeni bir şey anlatmıyor. Sadece her gün yaşadığımız bir şeyi fantastik bir büyüteçle önümüze koyuyor.

Paul Matthews bir üniversite hocasıdır. Ne bir kahramandır ne de bir kötü. Hayatını büyük ölçüde fark edilmeden geçirmiştir. İnsanlık tarihinde milyarlarca kişinin yaptığı gibi sabah kalkar, işine gider, eve döner ve kendisini önemli hissetmek için küçük nedenler arar. Sonra bir gün dünyanın dört bir yanındaki insanların rüyalarına girmeye başlar.

Filmin en zekice tarafı burada ortaya çıkar. Paul rüyalarda olağanüstü şeyler yapmaz. İnsanları kurtarmaz. Nasihat vermez. Sadece durur. Seyreder.
Tıpkı bugün sosyal medyada birbirimizi seyrettiğimiz gibi.
Belki de filmin asıl kahramanı Paul değil, görünürlüktür.
Eskiden görünür olmak bir sonuçtu. Önce bir şey yapar, sonra tanınırdınız. Şimdi ise bazen tanınmak başlı başına bir başarı ölçüsüne dönüştü. Bir insanın neden ünlü olduğu sorusu önemini kaybetti. Yeter ki ünlü olsun.
Paul'un yükselişi bu yüzden günümüz kültürüne çok benzer. İnsanlar onu tanımadıkları halde onun hakkında konuşmaya başlarlar. Daha sonra da onun hakkında fikir üretirler. En sonunda ise onu yargılarlar.
Bu noktada Paul ortadan kaybolmaz ama Paul'un yerine "Paul fikri" geçer.
İnsanlar artık adamı değil, onun hikâyesini konuşmaktadır. Hakkında oluşan suçlama görünmezdir ama sonuçları gerçektir. Modern çağın trajedisi de budur zaten. İnsanlar bazen gerçeklerden dolayı değil, anlatılardan dolayı mahkûm edilirler.

Filmin bir başka katmanı ise rüyaların doğasıyla ilgilidir. Rüyaların yalnızca bireysel değil, kolektif bir tarafı olduğunu düşünüyordu. İnsanlığın ortak korkuları, arzuları ve sembolleri rüyalarda görünür hâle geliyordu.

Paul önce sıradanlığın sembolüdür.
Sonra korkunun sembolü olur.
En sonunda ise günah keçisine dönüşür.
Aslında değişen Paul değildir. Değişen insanların ona yüklediği anlamdır.

Belki de film boyunca izlediğimiz şey bir adamın hayatı değil, toplumun anlam üretme mekanizmasıdır. İnsan zihni boşluk sevmez. Bir hikâye eksikse tamamlar. Bir neden yoksa yaratır. Bir suçlu bulunamıyorsa icat eder.
Bu yüzden film bana hep şu soruyu düşündürdü:
İnsanlar gerçekten kimi seviyorlar?
Bizi mi?
Yoksa bizim hakkımızda kurdukları hikâyeyi mi?
Belki de hayatımız boyunca tanıştığımız insanların hiçbiri bizi bütünüyle tanımıyor. Herkes kendi zihninde farklı bir versiyonumuzu taşıyor. Eski bir arkadaşın hatırladığı kişiyle, çocukluk komşusunun hatırladığı kişi aynı değil. Hatta bazen kendi hatırladığımız kişi bile aynı değil.
Dream Scenario işte bu çatlağın içine yerleşiyor.
Nicolas Cage'in performansı da tam bu yüzden olağanüstü. Yıllar boyunca çılgın karakterlerin, abartılı oyunculukların ve kült filmlerin yıldızı olarak anıldı. Burada ise tam tersini yapıyor. Sessiz, silik, hatta zaman zaman rahatsız edici derecede sıradan bir adamı oynuyor.
Cage'in başarısı karakteri sevdirmesinde değil; gerçek kılmasında.

Paul'u izlerken bazen ona üzülüyoruz. Bazen onun adına utanıyoruz. Bazen de hak ettiği şeyleri yaşadığını düşünüyoruz. Bu karmaşık duygu, oyunculuğun en zor alanlarından biridir. Çünkü gerçek insanlar da böyledir. Tamamen iyi ya da tamamen kötü değildirler.

Film boyunca Nicolas Cage yüzündeki küçücük bir ifadeyle bile şunu hissettiriyor:
Paul'un en büyük arzusu ünlü olmak değil.
Görülmek.
Fark edilmek.
Hatırlanmak.
Belki de hepimizin arzusu bu.
Filmin sonunda geriye bir korku kalıyor.
Bir gün unutulmak korkusu değil bu.
Daha tuhaf bir korku.
Bir gün herkesin seni tanıması ama hiç kimsenin seni gerçekten bilmemesi.
Çünkü unutulmak sessiz bir kayboluştur.
Yanlış hatırlanmak ise insanın kendi hayatında yabancıya dönüşmesidir.


2 Haziran 2026 Salı

“Yazı Olmayan Yıl” Frankenstein’ın Doğuşu



 

Çünkü kelimeler, kalpler gibi yanmaz…

Yıl 1816. Gökyüzü rengini kaybetmişti; o yaz küllerle başlamıştı.
Endonezya’daki Tambora Yanardağı patlamış, kül bulutları bütün yeryüzünü sarmıştı. Avrupa o yılı tarihe “Yazsız Yıl” olarak geçirecekti. Patlama o kadar büyüktü ki kül ve gaz atmosfere karışmıştı. Küresel sıcaklık ortalaması 2–3°C düşmüştü. Güneş solgun, gökyüzü griydi; gündüzler bile akşam kadar karanlıktı. Yağmurlar hiç dinmiyor, nehirler taşıyor, kıtlık kapıdan giriyordu.

Ama o gri göğün altında, Cenevre Gölü kıyısındaki bir villada tarihin en parlak fikirlerinden bazıları doğuyordu. Villa Diodati’de beş kişi vardı:
Lord Byron, Percy Shelley, Mary Godwin (Shelley), Claire Clairmont ve Dr. John Polidori. Dışarıda gök gürlüyor, gökyüzü mor bir kederle parlıyordu.

Geceleri şömine başında felsefe konuşur, doğa yasalarını tartışırlardı.
Bir gece Byron gülümseyerek, “Herkes bir korku hikâyesi yazsın,” dedi. Bu cümle tarihe geçecekti. Çünkü o gecenin sonunda Mary Shelley Frankenstein’ın tohumlarını atacak, Dr. Polidori ilk modern vampir hikâyesi The Vampyre’ı yazacak, Byron dünyanın sonunu anlattığı Darkness şiirini tamamlayacak, Percy Shelley ise doğa ile insanın kaderini sorgulayan dizelerine yenilerini ekleyecekti.

Villa Diodati o gece bir ev değil, bir yaratılış laboratuvarıydı. Dışarıda gökyüzü karanlıktı ama içeride insan ruhu alev alev yanıyordu. O laboratuvarın bir köşesinde sessizce oturan Mary Shelley, Prometheus’un ateşine baktı ve Frankenstein’a hayat kıvılcımını verdi. Bu kıvılcım yüzyıllar boyu parlaklığını koruyacaktı.

Mary Godwin Shelley 30 Ağustos 1797’de Londra’nın Somers Town semtinde dünyaya geldi. Annesi, kadın haklarının öncü sesi Mary Wollstonecraft; babası ise radikal filozof William Godwin’di. Annesi doğumdan kısa bir süre sonra hayata gözlerini yummuştu. Mary ömrü boyunca dinmeyecek bir kalp ağrısıyla yaşadı. Baba Godwin kısa süre sonra Jane Clairmont ile evlendi. Böylece Mary’nin hayatına üvey anne ve yeni kardeşler girdi. İleride Yazı olmayan bir mevsimde bu kardeşlerden Claire Clairmont kendisine Villa Diodati’de eşlik edecek, Byron’la ilişkisiyle tarihe sızacaktı. 

Ev kitaplarla doluydu. Mary daha çocukken hayal gücünü felsefe, şiir ve masallarla besledi. 1814’te Mary, babasının evine gelip giden genç bir şairle tanıştı: Percy Bysshe Shelley. Ateşten yapılmış gibi konuşan, rüzgâr gibi düşünen, yasak fikirlere gözü kapalı yürüyen bir adamdı Percy. Aralarında büyük bir aşk doğdu. Fakat Percy evliydi ve kasabada söylentiler yükselmeye başladı. Okuldayken yazdığı The Necessity of Atheism (Tanrıtanımazlığın Zorunluluğu) adlı makale yüzünden Oxford’dan atılan, babası tarafından reddedilen Percy’yi ülke de artık istemiyordu. Böylece Mary, Percy ve üvey kız kardeşi Claire İngiltere’den Fransa’ya, oradan Avrupa’ya kaçtılar.

Karısını ve iki çocuğunu ardında bırakan Percy’e kısa süre sonra acı haber ulaştı: Terk edilmeye dayanamayan, hamile ve yalnız eşi Harriet, Thames Nehri’ne kendini bırakmış ve yaşamına son vermişti.
Ama bu, onların hayatındaki ilk ölüm olmayacaktı. Avrupa’da evlenen Mary ve Percy’nin üç çocuğu da fazla yaşamadı. Her birini toprağa veren yaslı karı koca, Kasım 1819’da doğan Percy Florence Shelley dışında tüm evlatlarını yitirdiler. Bu kayıplar yalnızca bir annenin acısı değildi; Mary’nin edebiyatında “yaratma, sorumluluk, yas” kavramlarını derinleştirdi.

O yazsız yılda Villa Diodati, bir canavarın doğumuna tanıklık etmişti. Frankenstein; ya da Modern Prometheus 1817’de tamamlandı ve anonim olarak yayımlandı. Çoğu kişi yazarın Percy olduğunu sandı.
1831’deki genişletilmiş baskıya ise Mary kendi adını koydu ve önsözünü yazdı.
Frankenstein yalnızca bir gotik gerilim romanı değildi. Victor’un “yaratma hırsı”, aslında erkek egemen bilimin “doğurmadan doğurma” tutkusunun alegorisidi. Yaratık, reddedilmiş bir çocuğun ruhuyla dolaşır: sevgi arayan, insan olmak isteyen, sevgisizlikle canavarlaşan biridir. Mary’nin annesizliği, kaybettiği çocukları, aşk ve ölüm arasındaki o ince sınır Victor’un mutsuzluğunda yankılanır.

Ne yazık ki ölüm Mary’nin yakasını yine bırakmadı.
Zincirlerinden Kurtulmuş Prometheus, Adonais, Bir Tarla Kuşuna, Batı Rüzgârına İlahi Percy İtalya’da en büyük şiirlerini yazmıştı ta ki deniz onu alana kadar. Temmuz 1822’de, Lerici Körfezi’nde Percy “Don Juan” adlı küçük teknesiyle denize açıldı. Fırtına çıktı; tekne battı, şair boğuldu. Henüz 29 yaşındaydı.
Kıyıya vuran cesedinin cebinden Keats’in şiir kitabı çıktı.
Cenazeyi yakma törenine Lord Byron, Leigh Hunt ve Edward Trelawny katıldı.
Alevler söndüğünde yerde, Percy’nin yanmamış kalbi duruyordu.
O kalp Mary’ye verildi. Bazı rivayetlere göre Mary onu bir ömür Adonais nüshasına sarılı halde, çalışma masasının çekmecesinde sakladı.

Mary, 1823’te İngiltere’ye geri döndü. Artık yalnız bir anne, bir yazar, bir editördü.
Kocasının eserlerini özenle derledi, toplu basımlarla Percy’nin mirasını korudu.
Kendi yazarlığını da sürdürdü: Frankenstein ya da Modern Prometheus, Valperga ya da Lucca Prensi Castruccio’nun Yaşamı ve Serüvenleri, Son İnsan, Perkin Warbeck, Lodore’un Hikâyesi...

1840’ların sonunda sağlığı giderek bozuldu. Şiddetli baş ağrıları ve kısmi felç nöbetleri geçirdi. 1 Şubat 1851’de, Londra’daki evinde, 53 yaşında hayata veda etti.
Birleşik Krallık’ta Bournemouth, St Peter’s Kilisesi Mezarlığı’na defnedildi.
Mary Shelley, Percy’nin kalbiyle birlikte gömüldü.
Percy’nin bedeni Roma’daydı, ama kalbi İngiltere’de; Mary’nin kalbindeydi.

Işıkla gölge arasında bir hayat sürdü Mary Shelley;
yazarak ölümü yendi.
Çünkü kelimeler, kalpler gibi yanmaz…

Candan Selman

Pakildas Dergi / Nisan 2026


19 Şubat 2024 Pazartesi

“Palyaço Söyledi Ben Yazdım”

 


Pek çok kültürde eğlence figürü olarak kabul edilen palyaçolar, maskelerinin altına sakladığı yüzlerinden olsa gerek, komik oldukları kadar ürperticiler de. Koulrofobi, Yunanca'da tahtabacak anlamına gelen ""κωλοϐαθριστής"" kelimesinden türemiş. Anlamı; Palyaço Korkusu. Dayak yiyen, yere düşen, ıslanan, şaşıran kısaca insanları güldürmek için komik hareketler sergileyen bu kadar renkli bir tiplemeden korkmak, kapatılmış bir yüzün yarattığı bir duygu olsa gerek. Gizlenmiş bir yüzün ardında yatanın iyi mi kötü mü olduğuna karar verememek, varlığı bir tehdit unsuru olarak algılamak, bu özgül fobinin kaynağı olabilir.

Palyaço fobisinin altında yatan nedenlerin başında çocuklukta izlenmiş, bilinçaltında yer etmiş korku filmlerinin de olduğunu söylesek hata yapmış olmayız sanırım. Hangimiz romandan sinemaya uyarlama Stephen King’in palyaçosu Pennywise’dan, O’dan korkmadık ki? Kimi filmlerde karakterler saklanmak, kaçmak yerine korkularının üzerine gidiyorlar. Tıpkı 2009 yapımı Zombieland filminde olduğu gibi. Yaşanan zombi felaketinin ardından, post apokaliptik bir dünyada karakter lunaparkta karşılaştığı zombi palyaçoyu öldürerek, korkusundan arınır.



Genelde korku filmlerini kurbanın gözünden görür, hikayeyi kurbanın bakış açısıyla değerlendiririz. Bu bağlamda katilden, yaratıktan, kötü varlıktan korkarız. Kurbana üzülür, kaçsın, saklansın, kurtulsun isteriz. 2014 yapımı Jon Watts filmi Clown “Palyaço” bu zincirin dışına çıkıyor ve bizi canavarın psikolojisiyle tanıştırıyor. Filmin yapımcıları Jon Watts ve Christopher D. Ford 2010 yılında filme sahte bir fragman çeker ve videoya “Korkunun ustası Eli Roth’tan” yazarlar.

Fragmanı izleyen Roth fikirden hoşlanır ve filme desteğini verir. Ve film 2014’te izleyicisiyle buluşur.

Jack’in doğum günü partisi vardır. Partinin sürpriz konuğu ise bir palyaço olacaktır. Ama organizasyonda bir sorun olur ve palyaço gelemez. Bunu haber alan Jack’in babası Kent soruna bir çözüm bulacaktır. Emlak işiyle meşgul olan Kent, evin birinde eski bir sandık içerisinde tozlu bir kostüm bulur. Zamanlama mükemmeldir. Kent palyaço kostümünü giyer, eve gider ve partiyi kurtarır. Fakat bir sorun vardır. Kostüm Kent’in üzerinden çıkmayacaktır.



Bedeniyle adete bütünleşen, derisine yapışan, etiyle kaynaşan palyaço kostümü Kent’in ve çevresindekilerin hayatını zindana çevirmeye başlar. Şeytan, Kent’in bedeninde vücut bulmaya başladıkça, Kent’in de bu kötü varlığı beslemesi, diri tutması gerekmektedir. Bunun için de çocukları yemesi gerekiyordur. Bu noktada şeytan tarafından henüz tamamen ele geçirilmemiş Kent, iç dünyasında büyük bir savaş vermeye başlar. Bedeni açlıkla tatmin olmayı beklerken, ruhu böylesi vahşi bir eylemi gerçekleştirmemesi için direnç gösterir. Kent çözümü kaçıp, saklanmakta bulur. Eğer kendine engel olamazsa, zaman tanrısı Kronos gibi kendi çocuğunu yiyerek büyüyecek, güçlenecektir.

“Uyuyamıyorum, palyaçolar beni yiyecek,” diyen Alice Cooper’ın şarkısında olduğu gibi Jack ve annesini zorlu bir süreç bekliyordur. Jack’in annesi ne olursa olsun eşini yanlarında isterken, Jack de çok sevdiği babasını doyurmaya çalışır. Clown’u izlerken 1980 yapımı The Shining’i de hatırlamadan edemiyor insan. “Güvendiğim dağlara karlar yağdı” nidasıyla, ürkütücü baba figürünün filmin merkezine yerleştiren ve babayla izleyiciyi korkutmayı hedefleyen Stanley Kubrick’in aksine Jon Watts palyaço babaya karşı empati kurmamızı sağlıyor. Ne kadar vahşileşirse vahşileşsin, izleyici olarak Kent’e acıyor ve düştüğü bu çıkmazdan kurtulsun, mutlu günlerine geri dönsün istiyorsunuz.

Tüm geriliminin altında Clown içten içe hüzünlü bir film. Turgut Uyar’ın şiirinde dediği gibi,

“bunu palyaço söyledi,

palyaço söyledi ben yazdım

yazdım, yazmasam ağlayacaktım.”

 

Candan Selman

26 Şubat 2018 Pazartesi

Yeni Dalga 1.BÖLÜM Fotokopi

Bir telefon hayatınızı ne kadar değiştirebilir?
Peki bu şarj ömrü 20 sene olan nükleer bir telefonsa? Birbirinden bağımsız hikayelerden oluşan Yeni Dalga dizisi sizi nükleer telefon C-FORM ile tanıştırıyor. Şarj ömrü uzarsa, insan ömrü kısalır mı?

Yönetmen: cAN selmAN
Senaryo: cANdAN selmAN


8 Ocak 2018 Pazartesi

Çürüyen Kadınlar; Thanatomorphose ve Contracted




Thanatomorphose. İzlemesi de adı gibi zor bir film. Film bitiyor ve Sibyl’i hatırlıyorum. Şu Yunan Mitolojisi’nde kocaya kocaya bir çekirgeye dönüşen bedeniyle, cam bir kavanoz içerisinde yaşarken ölümü özleyen kahin kadını.

Filmimizin kahramanı kadın da Sibyl’in kaderini yaşıyor gibidir. Yeni bir eve taşınmıştır. O sabah bedeninde çürükler ve yaralarla uyanır. Günler geçtikçe yaralar artacak ve kadın yaşarken ölümün çürüme evresini gün be gün hissedecek, yeni girdiği ev bir mezar gibi onu kavrayacaktır. Evin duvarındaki vajina görünümlü yarık da git gide açılacak, kadın çürürken, belki de onu öteki dünyaya taşıyacak kapı olacaktır.
Ölüm neticesinde organizmanın bozulması ve tahribatın gözle görülür halini tasvir eden Yunanca Thanatomorphose kelimesi, Thanatos (ölüm) ve morphosis (dönüşüm) kelimelerinin birleşmesiyle meydana gelir.
1922 yıllarında Freud, Thanatos (ölüm) güdüsünü incelemeye alır. Freud’a göre başlıca iki temel güdü vardır. Yaşama gücünü tanımlayan libido ve yıkıcı içtepileri açıklamak üzere yaşam güdüsünün karşısında duran insanın ölüm güdüsü, destrudo (thanatos).
Freudyen bakış açısına göre ölüm içgüdüsü (thanatos) kişinin kendisine yöneldiği zaman kendi kendine bir yıkıma, kendini tahrip etmeye dönüşür. Hayat ve ölüm içgüdüleri birbirlerine dönüşebilir.
Ölüm güdüsüyle baş etmeye çalışan kadın bir yandan çürürken, bir yanda da yaşama tutunma arzusuyla hayat güdüsü libido’sunu ayakta tutar. Yaratıcılığı teşvik eden libido sayesinde yapmaya başladığı heykeli kendi bedeninden kopan parçalarla tamamlamaya çalışır, ölüme baş kaldırır. Pencereleri kapatıp mezarında bir bütün olarak kalmaya direnen kadın, dünyayla olan bağını koparmayı, cinselliğe tutunarak da reddeder. Mastürbasyon yapar, eve gelen arkadaşıyla sevişmeye çalışır.
Thanatomorphose gibi, hastalıklar, virüsler, parazitler ya da mutasyon sonucu deforme olmuş bedenlerin konu alındığı bir alt tür olan “Body Horror” kategorisine koyabileceğimiz bir diğer film de Contracted.


“Hayat; cinsel yolla bulaşan bir hastalıktır ve ölüm oranı yüzde yüzdür.”- Ronald David Laing

Genel yapısı itibariyle Thanatomorphose’la benzer özellikle gösteren Contracted gerek oyunculuk, gerek hikaye örgüsü ve yapısı itibariyle çok başarılı bir yapım olmasa da, türün meraklıları için izlenesi bir yanı da var. Yine gün be gün çürümeye başlayan esas kadınımız Thanatomorphose’daki kadının aksine, kendini eve gömmez. Çürümesiyle baş etmeye, tedavi olmaya, gündelik hayat rutinini bozmamaya çalışır. Ne yaparsa yapsın, morphosis (dönüşüm) Contracted filminde de kaçınılmazdır.
Bu sefer hastalığın ya da ölümün nasıl bulaştığının izlerini filmin başında görürüz. Ölümden bulaşan ölüm, hayat gibi cinsel yolla bulaşan bir hastalıktır. Aynı zamanda lezbiyen olan Contracted’in baş kahramanı, karşı cinsle tek gecelik bir ilişki yaşar. Ama bunun sonuçlarına katlanması kolay olmayacaktır.

Thanatomorphose’un kadını finalde çürük bir et parçasına dönüşürken, Contracted’ın kadını zombileşir. Hayvan Mezarlığı’nda söylendiği gibi, “Bazen ölmek daha iyidir.”

Koridorun Hafızası "Backrooms" ve "Severance"

Bir koridorun bizi korkutması için karanlık olması gerekmez. Hatta en ürkütücü koridorlar çoğu zaman floresan lambalarıyla aydınlatılmış, ha...