çeviri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çeviri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Aralık 2019 Çarşamba

Tehlikeli Yaş




Bir zamanlar soğuk ay, yanan güneş gibiydi; Ateşimle onu söndürdüm. Şimdi o soğuk ve ölü; Yansıması az ve yalan.

Şu an gece. Yıldızlar başımın üzerinde parıldıyor. Sana neden tüm bunları yazdım Joergen Malthe?  Senden asıl istediğim ne?

Hayır, hayır!.. Bu dünyada asla olamaz…
Bu mektubu asla okumamalısın. Asla asla! Seni seviyor olmamdan başka bilmen gereken ne var ki? Seni seviyorum ! Seni seviyorum!

Sana sakin ve mütevazi bir şekilde tekrar yazmalı ve sana basit bir gerçeği söylemeliyim; Gelecekten ve bir gün beni sevmekten vazgeçeceğinden korkuyordum. Bu yüzden kaçtım.

Hala gelecekten ve beni sevmeyeceğin zamanın gelmesinde korkuyorum. Ama direncimi kıran tek bir gerçek var o da seni seviyor olmam. Hayatımda ilk defa. Bu yüzden bana gelmen için sana yalvarıyorum; Ama şimdi, hemen. Bir hafta ya da bir ay bekleme. Üzerinde çiçekleriyle ıhlamur ağaçlarım kokuyor. Seni istiyorum Joergen. Şimdi, ıhlamurlar çiçek açarken. Gelirsen ne yapmamı istiyorsan, yapacağım.

Eğer benden karın olmamı istersen, sahiplerinin peşinden giden yaşlı kadınlar gibi neşeyle bunu kabul edeceğim. Ama bunun için bana biraz zaman vermen gerekiyor çünkü hevesli misafirler için evi hazırlamam gerekecek.

Vereceğin karar ne olursa olsun bundan mutluluk duyacağım ve hepsinin beni çok heyecanlandıracağına eminim.

Öyleyse yılların geçmesine ve yaşının benimkine yaklaşmasına izin ver!

Seninle ilgili pek çok güzel anı ektim. Ve bundan sonra güzel duygular ormanımda ölüm gelip beni alıncaya dek gezineceğim.

Güneş, pencere camımı aydınlatıyor; yaydığı ışıklar gökkuşağımın renklerini mutlulukla kıpırdatıyor gibi.

Sen çocuk! Nasılsın?

Gel ve benimle yaşa  ya da birlikte geçirdiğimiz mutlu saatlere geri dön.

Mektup gitti. Jeanne onu alıp, kasabaya doğru kürek çekti.

Akşam postasını kaçırmaması için çabuk hareket etmesini söyleyip, mektubu ona verdiğimde sorgulayan gözlerle bana baktı. İkimizin gözleri de yaşlandı.

Jeanne’den hiçbir zaman ayrılmayacağım. Onun yeri ben de ayrı  Joergen yeri de ayrı. Pencereden beyaz botun içerisinde kürek çekişine baktım. Kürekler ona ağır geliyor. Daha güçlü olsaydı… Kasaba uzakta…

Hiçbir zaman akşamüstleri bu kadar sakin olmamıştı. Her şey dinlenmeye geçmiş ve sessiz. Gökyüzü ve yeryüzü çok haşmetli görünüyor. Ormanda ve bahçede öylesine bir şey düşünmeden gezindim. Bastığım yeri hissetmiyor gibiydim. Çiçekler harika kokuyordu ve ağır ağır yürüdüm.

Nasıl uyuyabilirim ! Mektubumu elime alıncaya kadar ayık olmak zorundayım.

Şimdi sakin gecede ona doğru hızla gidiyorum. Mektubum benden önce ulaşacak ona.

Tekrar gencim… Evet genç, genç! Gece ne kadar da mavi! Denizde tek bir ışık bile görünmüyor.

Eğer bu gece hayattaki son gecem olsaydı  bundan şikayetçi olmazdım. Mutluluk çok yakınımda. Kalbim; susuz kalmış bir bitkinin çiyi içmesi gibi  geceyi açıp yudumluyor.

Her şey öylece durmuş gibi. Tekrar Elsie Bugge’yum. Bütün genişliği ve güzelliğiyle tekrar hayatın kapı girişinde duruyorum.

O geliyor…

Sabah treniyle geliyor. Bu çok yakın bir zaman.

Neden bir iki gün beklemedi ki? Kendimi toplamak için zaman istiyorum. Yapacak çok şeyim var.

Ellerim titriyor!

Telgrafını kalbime yakın tutuyorum. Şimdi biraz daha sakinleştim. Jeanne neden yatağa gitmem için ısrar ediyor? Hasta değilim.

Yarın solacağı için bu geceden vazoları çiçekle doldurmamız gereksiz diyor. Evde yeterince yemek olduğuna dair  Torp’a güvenebilir miyim? Başım dönüyor. Çimenler biçilmeli ve çitlerin yanındaki çalılar kesilmeli!… Of ! ne kadar aptalım ! Çimenleri ve çalıları fark edecek!

Jeanne; “Beyefendi nerede uyuyacak?” diye sordu. Cevabını veremedim. Sanırım üst kattaki küçük odayı hazırlayacak. En çok güneş alan odayı.

* * * * *

Jeanne, düşüncelerimi mi okudu? “Arkadaşım” buradayken aşağı katta Torp’la yatmak istediğini söyledi.

Üç dişli tarağımı Lillie’ye verdim ne kadar aptalım. Kibarca onu kırmadan nasıl geri isteyebilirim acaba? Joergen, ona alışmıştı. Şimdi arayacak.

Bütün elbiselerimi dolaptan çıkarttım. Ama hangisini giyineceğime karar veremiyorum. Sabahleyin gece kıyafetiyle karşısına çıkamam. Beyaz bir elbise.. yaşıma uymaz… Tüm bunlardan sonra, neden olmasın ?.. Beyaz nakışlı olan… Üzerime güzel oturuyor. Joergen'in şehirde bizi ziyaretinden beri giymedim bunu. Dolapta asılmaktan üzerinde hafif sarı bir iz oluşmuş ama o bunu asla fark etmez.

* * * * *

Bu gece –uyumalıyım—derin bir uyku çekmem lazım. Sabah kalkar, banyo yapar, uzun bir yürüyüşe çıkarım. Sonra gelir bahçede oturur, beyaz teknenin yanaşmasını beklerim.

* * * * *

Bir doz uyku ilacı almalıyım. Ama öyle ayarlamalıyım ki akşam 9’dan sabah 9’a kadar etkili olsun. Bahçıvan tekneyle açılır ve giyinmek için iki saatim olur.

Benim neyim var? Mutluluk ellerimin arasına gelmek üzere ve içimde bir sıkıntı var.

* * * * *

Jeanne biraz makyaj da yapmamı önerdi. Hayır! Joergen benim doğal halimi sever.

* * * * *

Beyaz işlemeli elbisemin içine giremediğim zaman, ağladığımı duyunca bana kim bilir nasıl gülecek! Benim hata. Bu aralar çok yemek yedim ve yeterince eksersiz yapmadım.

Başka bir beyaz elbisemi giyeceğim. Ama diğeri kadar üzerime tam oturmadığı için mutsuzum.

* * * * *

Tekneyi gördüm…

* * * * *

İKİ GÜN SONRA

Sabah treniyle geldi ve aynı akşam gitti. Evvelsi gün oluyor bunlar. Ve o günden beri uyumuyorum. Hiçbir şey düşünmedim. Düşünecek çok vaktim olacak.

Aynı akşam gitti. En azından gece boş kaldım.

Onun okumadığım mektubunu yaktım. İçinde yazılı bilmediğim ne olabilir ki? Bana bundan daha fazla nasıl bir acı çektirebilir ki?

Gerçekten acı çekiyor muyum? Acıyı artık kanıksamadım mı? Bir zamanlar soğuk ay, yanan güneş gibiydi; Ateşimle onu söndürdüm. Şimdi o soğuk ve ölü ; yansıması az ve yalan.

* * * * *

Gözlerindeki ilk bakış , her şeyi anlattı bana. Belki de beni tekrar incitmemek için gözlerini yere indirdi… Ve ben – korktum—onun yumuşak ve ilgili sözcüklerini kesmeden dinledim onu…

Fakat gözlerimiz ikinci defa birleştiğinde aramızdaki her şeyin bittiğini, ikimiz de biliyorduk.

Her hangi biri bize baksa aramızdaki “kanlı gözyaşlarını” okuyabilirdi. Evde geçirdiğimiz bir iki saat boyunca güldük de… “kanlı gülümsemeler”

Masada karşılıklı oturduğumuz zaman boyunca, birbirimizin ölüm döşeğinde yatağının baş ucunda oturuyor gibiydik. Jeanne, masadan ayrıldığında konuşmaya başlayabildik.

Yalnız kaldığımızda; “Kendimi azılı suçlular gibi hissediyorum,” dedi.

Herhangi bir suç işlememişti. Bir zamanlar beni sevmiş ama artık sevmiyordu. Hepsi bu.

Karin Michaëlis

Çeviri:Candan Selman

18 Temmuz 2018 Çarşamba

"Yağmur" Lu Yu


733-804 yılları arasında yaşayan Lu Yu, Çin’de halen “Çay Tanrısı” olarak anılıyor. Yetim bir çocuk olan Lu Yu üç yaşında manastıra teslim edilir.  Burada aldığı Zen Budizm’ine ait öğretiler onun ilgisini çekmez. On iki  yaşında manastırı terk ederek  gezici bir tiyatroya katılır. Burada hem komedyen olarak rol yapar hem de üç tane komedi oyun  yazar.

Genç yaşlarından itibaren çay kültürüne ilgi duyar. Tiyatro grubundan ayrılıp, yerleşik bir düzene geçen Lu Yu,  760 yılından 780’e kadar yirmi yıl boyunca Çin’in vazgeçilmez içeceği “çayı” araştırır ve “Çay Geleneği” adındaki anıtsal kitabı yazar.

Hayatta iki büyük aşkı vardır; çay ve şiir. Ülkesinde gezer dolaşır ve suların tadına bakar. Sonunda ideal çayın yapılabilmesi için gerekli suyu  Yangzte Nehri’nin batısında bulur. Genelde doğayı betimleyerek yazdığı şiirleri, titizlikle incelediği çay kadar lezzetlidir. 



  

           Yağmur


Çatlarken koza
Belirir ışıklar alacakaranlıkta,

Siler süpürür dünyayı
İnerken göğün güçlü okları.

Cibinlikten süzülür ışık
Tan vakti düşlerine

Pirinç ısıtırken tatlı çimenleri
Buğulanıyor baharın elbiseleri.

Havuzdaki balık kamçılıyor kuyruğunu
Yetişmek için oluğa.

Dalyanları aşıp yutuyor; mesafeyi, döngüyü
Kanatlara dokunuyor, geri dönüyor.

Taç yaprakları sadece düştü
Henüz sürüklenmedi,

Ama yeni açan ıslak çiçekler kırmızıya boyuyor dalları
Güvendiğim anda.

Lu YU


Çeviri:
Candan Selman



5 Aralık 2017 Salı

Nerede ve Ne için Yaşadım



Gelin bir günümüzü Doğa kadar incelikli bir şekilde yaşayalım. Bir fındıkkabuğu ve demiryoluna düşen bir sivrisinek kanadı gibi yola fırlatılmışçasına yaşamayalım. Gelin erkenden ve çevik bir şekilde kalkalım. Kahvaltımızı tedirginlik içinde değil, keyifle yapalım. Misafirler gelsinler ve gitsinler. Bırakın kapı zili çalsın ve çocuklar bağırışsın. Gün böyle sona ersin. Neden kendimizi akıntıya bırakıp, sürüklenmemiz gerekiyor? Gelin akşam yemeği denen, öğlen çemberi sığlığında, o berbat ve hızlı girdapta altüst olmayalım. Bu tehlikeyi savuşturdunuz mu güvendesiniz demektir çünkü yolun geri kalanı yokuş aşağıdır. Sabah zindeliğinde, kaskatı sinirlerinizle, kendimizi Ulysses gibi direğe bağlayıp, yelken açacak başka bir yol bulalım. Eğer motor ıslık çalıyorsa, bırakın acısından sesi kısılana dek çalsın. Çanlar çalıyorsa neden koşmamız gerekiyor? Ne çeşit bir müziğe benzediğini düşünelim. Kendimizi yatıştıralım ve ayaklarımızı fikirler, önyargılar, gelenekler, yanılgılar ve görünümler çamuruna sokalım.  Paris’ten Londra’ya, New York’tan Boston ve Concord’a kadar, Kilise’den Devlet’e, şiirden felsefeye ve dine kadar tüm yerküreyi kaplayan alüvyon batıralım ayaklarımızı. En sonunda gerçeklik denilen noktaya en dipteki sert ve kayalık böyleye ulaşana dek. İşte burası dediğiniz anda kendinize bir dayanak noktası bulduğunuzda yeniden başlayabilirsiniz. Sonunda akarsuyun, buzun ve ateşin altında bir duvar, bir devlet ya da bir elektrik direği dikebilirsiniz. Belki de oraya nehrin suyunu ölçmek için bir alet dikersiniz. Bir Nilölçer değil Gerçekölçer. Gelecek nesillerin zaman zaman yükselen bu nehrin derinliğini ölçebileceği bir alet.  Eğer bir gerçeğin tam karşında durur, onunla yüz yüze gelirseniz bir palaymışçasına her iki yüzeyinin de parladığını görecek, kalbinizden, iliğinizden ve kemiğinizden geçerek sizi ikiye böldüğünü hissedeceksiniz. Böylece ölümlü hayatınızı mutlu bir sona kavuşturacaksınız. İster hayat olsun, ister ölüm sadece gerçekliğe hasretiz. Eğer gerçekten ölüyorsak, boğazımızdaki hırıltıyı duyalım, ellerimizin ve ayaklarımızın soğuduğunu hissedelim. Eğer yaşıyorsak, işimize bakalım. 
Zaman, içinde balık tuttuğum bir nehir. Suyumu oradan içiyorum. İçerken de kumlu zeminini görüyor ve ne kadar sığ olduğunu fark ediyorum. Cılız akıntısı kayar gider ama sonsuzluğu kalır. İçebilirim daha derinleri, altımda çakıl taşı yıldızlar. Sayamam hiçbirini. Bilmem alfabenin ilk harfini. Doğduğum gün kadar bilge olmadığıma üzülürüm her an. Akıl bir balta, ayırıp, yarar yolunu tüm gizemlerin. Ellerimi gereğinden fazla çalıştırmak istemiyorum. Kafam; hem elim, hem ayağım. Hissediyorum kafamın içinde duruyor en büyük yeteneklerim. Sezgilerim bana kafamın tünel kazamaya yarayan bir araç olduğunu söylüyor.  Tıpkı bazı hayvanların burunlarını ve ön ayaklarını kullanması gibi, ben de tepelerin arasından tünel kazabilmek için kafamı kullanıyorum. En değerli cevherin yakınlarda bir yerlerde olduğunu düşünüyorum. Çatal çubuğum ve ince ince yükselen buharla kararımı veriyorum. Ben madenimi çıkartmaya buradan başlıyorum.

  Henry David Thoreau

  Türkçesi: Candan Selman

Ve Hükmü Kalmayacak Ölümün




Ve hükmü kalmayacak ölümün.
Ölüler tek bir bedende birleşecek çırılçıplak
Rüzgâra kapılmış adamla,  batıdaki ayla;
 Kemikleri sıyrılıp tertemiz olunca ve temiz kemikler yokluğa kavuşunca,
Yıldızlar olacak tepeden tırnağa dirseklerinde ve ayaklarında;
Delirseler bile akılları başlarında,
Denizin dibine batmış olsalar da çıkacaklar yüzeye;  
Aşıklar yitse de, aşk kalacak geride;
Ve hükmü kalmayacak ölümün.

Ve hükmü kalmayacak ölümün.
Kıvrılan dalgaları altında denizin
Uzanıp yatanlar ölmeyecekler yel gibi;
İşkencelerden bükülmüş kasları güçten düştüklerinde, 
Kayışla bağlasalar da bir tekerleğe kopmayacaklar yine de;
Avuçlarında  inanç bölünecek ikiye,
Ve tek boynuzlu iblisler delip geçecek içeriye;
Parça parça olsalar da kopup kırılmayacaklar;
Ve hükmü kalmayacak ölümün.

Ve hükmü kalmayacak ölümün.
Ne kulaklarında çınlar martı çığlıkları
Ne de kıyıları döven dalga sesleri;
Bir çiçek rüzgârda sürüklendiğinde
Kaldırmayacak başını yağmura belki hiçbir çiçek;
Delirseler ve ölseler de mıh gibi,
Papatyalar arasından boy verecek kişilikleri;
Güneşe batacaklar, batıncaya dek güneş,
Ve hükmü kalmayacak ölümün.

 Dylan Thomas

Türkçesi: Candan Selman

Güneyli Bir Melodiye Veda


Rafa kaldırdığım yastığı yorganı
Gün gelecek bir kez daha sereceğim.
Utanırken ben bir kez daha
Kilitli mücevherimi açman için
Beni usulca soymana izin vereceğim.
Tarif edemem asla
On binlerce yolu
Tendeki şehvete açılan
Seviştiğimiz zaman.
Huang E
Türkçesi: Candan Selman


Sürgün



Ellerim dokunmadı zevke senin ellerinden beri
Hayır, dökülmedi dudağımdan bir gülüş senden sonra
Ve uzaklığın arttığı günden beri
Sessizlik kırık bir deniz kabuğu aramızda.

Katlanır aşk açlığa ve yalnızlığa yine de,
Bir kumrunun kanatları çarpıyor kalbimde her gece
Dalgalanır kibarca taktığın yüzük parmağımda
Üstündeki aşınmış mavi taş parladı daha da.


Hart Crane  
Türkçesi: Candan Selman



Geniş Hazırla Bu Yatağı



Geniş hazırla bu yatağı.
Huşu içinde hazırla;
Kıyamet kopana kadar bekle içinde
Kusursuz ve zarif.

Şiltesi düzgün olsun
Yastıkları yuvarlak
Güneşin sarısı
Dağıtmasın orayı bağırarak.

Emily Dickinson

Türkçesi: Candan Selman


Evrenin Işığıyla Oynuyorsun

 

Evrenin ışığıyla oynuyorsun her gün.
Görünmez bir konuk, çiçeğe ve suya gelen
Sıkıca kavradığım o beyaz baştan çok daha fazlasısın.
Bir salkım meyve her gün ellerimin arasında.

Kimselere benzemez oldun, seni sevdiğim günden beri
İzin ver sereyim altına sarı çiçek çelenkleri
Kim yazıyordu güneyin yıldızları arasına adının harflerini dumanla?
İzin ver anımsayayım seni,  bugün gibi, hiç olmadığın günden beri.

Aniden rüzgâr uğulduyor ve çarpıyor kapalı pencereme. 
Gökyüzü hayali balıklarla tıka basa dolu bir ağ.
Rüzgârlar er geç, varacak buraya dağıtacak her birini.
Yağmur çıkarıyor elbiselerini.

Kuşlar geçiyor, kaçışarak.
Rüzgâr. Rüzgâr.
İnsanın gücüne karşı direnebilirim sadece 
Fırtına savuruyor kopkoyu yaprakları
Ve çözüyor dün akşam göğe demir atan bütün kayıkları.

Buradasın. Ah, kaçıp gitmedin.
Yanıt oldun son çığlığıma 
Korkmuş gibi sarıl bana.
Yine de bazen gözlerinden geçip gidiyor yabancı gölgeler. 

Şimdi, şimdi de, küçücüğüm, bana hanımelini getirdin
Ve göğüslerine bile sinmiş kokusu.
Hüzünlü rüzgâr dolanıp, katlederken kelebekleri
Dişliyor erik ağzını mutluluğum ve seni seviyorum. 

Nasıl da acı çektin alışırken bana,
Benim yaban, yalnız ruhuma,  herkesi uzağa kaçırtan adıma.
Öperken birbirimizin gözlerini, pek çok kez şahit olduk, sabahyıldızının yanışına,
Ve başımızın üzerinde dönen yelpazelerde aralanan gün ışığına. 



Sözcüklerim düşüp, yağdı üzerine, yıkadı seni.   
Uzun zamandır seviyorum güneşte yanmış sedef bedenini. 
Tüm evrenin sahibi senmişsin gibi geliyor bana.
Getireceğim sana dağlardan neşeli çiçekleri,
 Yaban sümbüllerini, kopkoyu fındıkları ve öpüş dolu kır sepetlerini. 

Seninle, yapmak istiyorum
İlkbaharın kiraz ağaçlarıyla yaptığı şeyi. 


PABLO NERUDA

Türkçesi: Candan Selman


Battaniye




Güzel bir eylül akşamıydı. İnce beyaz bir ay vadinin üzerinde yükseliyordu. On bir yaşındaki Peter, ayı fark etmedi. Mutfağa dolan serin eylül esintisini hissetmedi. Aklı; mutfak masasının üzerinde durun kırmızı ve siyah battaniyedeydi. 

Battaniye; babasından büyükbabasına bir hediyeydi… Hoşçakal hediyesi. Büyükbaba uzağa gidiyor dediler. Onlar buna “uzağa gitmek” diyordu. 

Peter; babasının, büyükbabasını uzağa yollayacağına pek inanmadı. Ama şimdi – işte buradaydı-- --uzağa gidiş—hediyesi. Babası sabahın erken saatlerinde satın almıştı. Ve bu büyükbabası ile geçireceği son geceydi. 

Yaşlı adam ve çocuk akşam yemeğinin bulaşıklarını birlikte yıkadılar. Babası; evleneceği o kadınlar birlikte dışarı çıkmıştı. Bir süre dönmezdi. Bulaşıklar bitince yaşlı adam ve çocuk ayın altında oturmak üzere dışarı çıktılar. 

“Gidip mızıkamı getireceğim ve senin için çalacağım” dedi yaşlı adam. “Şu eski şarkılardan çalacağım.” Ama mızıka yerine battaniye ile geri döndü. Büyük, iki kişilik bir battaniyeydi. “Ne dersin güzel bir battaniye değil mi?” dedi yaşlı adam dizlerinin üzerine yerleştirirken. “Ve giderken yaşlı bir adamın yanına böyle bir battaniye verdiği için baban oldukça kibar bir adam değil mi? Epeyce pahalı olmalı.Hakiki yünden! Soğuk kış geceleri yaklaşıyor, beni sıcak tutacak. Orada kimsede böyle bir battaniye olmayacak.”

Büyükbaba dönüp dolaşıp aynı şeyi söylüyordu. Durumu kolaylaştırmaya çalışıyordu. Her “uzağa gitme” kelimesini kullandığında, bunun kendi fikriymiş gibi davranıyordu. Düşünün… sıcak bir evi ve dostları bırakıp, o binaya gitmek… kendisi gibi pek çok yaşlıyla birlikte her şeyin en iyisine sahip olacakları o devlet binasına. 

“Ah, evet güzel bir battaniye!” diyerek yerinden kalkıp eve girdi Peter. Onun yanında ağlayamazdı, bunun için fazlasıyla büyüktü. İçeri gidip, büyükbabasının mızıkasını aldı.

Büyükbaba; mızıkayı eline alırken battaniye yere düştü. Birlikte geçirdikleri son geceydi. Yaşlı adam ve çocuk bu konuda daha fazla konuşmaya gerek duymadılar. Büyükbaba notalarda biraz gezindi ve “Bu şarkıyı hatırlayacaksın” dedi.

Hilal şeklindeki ay başlarının üzerindeydi ve vadiden tatlı bir rüzgar esmekteydi. Bu gece son diye düşündü Peter. Bir daha büyükbabasını dinleyemeyecekti. Babası yeni bir eve taşınma konusunda kararlıydı… buradan çok uzağa. Büyükbabası gittiği zaman zaten burada böylesi güzel gecelerde, beyaz ayın altında oturmak istemeyecekti. Müzik bitti. Her ikisi de birkaç dakika sessizce oturdular. Sonra büyükbaba konuştu; “Daha eğlenceli bir şarkı biliyorum.”

Peter; oturup vadiye doğru baktı. Babası o kızla evlenecekti. Evet, onu öpen ve ona iyi bir anne olacağını söyleyen o kızla.

Büyükbaba çaldığı melodiyi kesip “dans edilmediği zaman bir şeye benzemeyen bir şarkı” dedi. Sonra konuşmayı sürdürdü; “Babanın evleneceği kız iyi biri. Öyle tatlı bir eşle birlikteyken kendini yeniden genç hissedecek. Ve benim gibi yaşlı bir adamın evin etrafında ne işi var… ayak altında dolaşan… sürekli romatizmaları ve ağrılarından bahseden yaşlı bir aptalın. Sonra bebekleri olacak. Etrafta olup gecenin her saatinde ağlamalarını dinlemek istemiyorum. Neyse bir iki şarkı daha çalalım sonra yatarız ve biraz uyuruz. Sabah olunca yeni battaniyemi alır, ayrılırım. Şunu dinle. Biraz hüzünlü bir melodi ama böyle bir gece için iyi bir parça.”

Yolun aşağısından iki kişinin geldiğini duymadılar. Babası ve oyuncak bebeklerin suratını andıran soğuk ve parlak yüzüyle tatlı kız. Ama kızın kahkahasını duydular ve şarkı aniden sustu. 

Babası hiçbir şey söylemedi ama kız nazikçe büyükbabanın yanına gelerek konuştu: “Sabah sizi göremeyeceğim o yüzden şimdi size hoşçakalın demeye geldim.” “Çok kibarsınız” dedi büyükbaba yere bakarak; ve ayaklarına düşen battaniyeyi görüp, almak için eğildi. “Bunu gördün mü?” dedi sesi küçük bir çocuk gibi çıkarken. “Oğlum bana giderken götürmem için verdi, güzel battaniye değil mi?” “Evet” dedi kız “Güzel battaniye.” Dokunup yünü hissetti ve “gerçekten güzel battaniye” dedi. Babaya dönüp, soğuk bir sesle: “Epeyce para tutmuş olmalı” dedi. 

Baba; boğazını temizleyip; “Ben… ben, o en iyisine sahip olsun istedim” dedi. Kız ayakta hala battaniyeye bakıyordu. “Hım… aynı zamanda iki kişilik de” “Evet” dedi yaşlı adam. “İki kişilik… yaşlı bir adamın yanında götüreceği güzel bir battaniye.”

Çocuk birden eve yürüdü. Kızın; pahalı battaniye hakkında konuşmasını hala duyabiliyordu. Babasının yavaştan sinirlendiğini hissediyordu. Sonunda kızın gitme zamanı gelmişti. Peter dışarı çıktığında kız arkasını dönüp; “Ne dersen de, iki kişilik bir battaniyeye ihtiyacı yoktu” dedi. Babası gözlerinde komik bir bakışla kıza baktı.

“O haklı baba” dedi çocuk. “Büyük babamın iki kişilik bir battaniyeye ihtiyacı yok. İşte, baba” elinde tuttuğu makası uzattı. “Kes baba… battaniyeyi ikiye kes.” Büyükbaba ve baba çocuğa şaşkın gözlerle baktılar. “Sana söylüyorum baba, ikiye kes ve yarısını sakla.” “Bu kötü bir fikir değil” dedi büyükbaba kibarca. “Bu kadar büyük bir battaniyeye ihtiyacım yok.” “Evet” dedi çocuk “uzağa yollanan yaşlı bir adam için tek kişilik bir battaniye yeterli. Diğer yarısını saklarız baba; ileride işimize yarar.” 

“Ne demek istedin böyle diyerek?” diye sordu baba. 
“Şunu demek istedim” dedi çocuk sessizce. “Sana vereceğim baba… Yaşlandığında ve ben seni evden yollarken.”

Büyük bir sessizlik oldu. Baba, büyükbabanın önüne gidip tek kelime etmeden durdu. Ama büyükbaba anladı ve elini babanın omzuna koydu. Peter onları izliyordu. Ve büyük baba sessizce fısıldadı. “Tamam oğlum, kötü bir düşüncen olmadığını biliyorum.” Peter ağlıyordu. Ama önemi yoktu çünkü her üçü de ağlıyorlardı.

 Floyd Dell
Çeviri: Candan Selman 

Koridorun Hafızası "Backrooms" ve "Severance"

Bir koridorun bizi korkutması için karanlık olması gerekmez. Hatta en ürkütücü koridorlar çoğu zaman floresan lambalarıyla aydınlatılmış, ha...