Bir film bittiğinde geriye ne kalır? Hikâyesi mi, oyuncuların yüzü mü, zihnimize takılıp duran bir sahne mi? Çoğu zaman bunların hiçbiri. Film çoktan bitmiştir ama insanın içinde bir soru dolaşmaya devam eder. Üstelik cevabını aradıkça çoğalan, bulduğunu sandığında yeniden biçim değiştiren bir soru. Kim Dae-seung'un 2001 yapımı Bungee Jumping of Their Own filmi, tam da böyle bir huzursuzluk bırakıyor geride. Güney Kore sinemasının mahcup romantizmiyle açılan kapıdan giriyoruz. İçeride bizi aşkın tanımından çok, o tanımın yetersizliği karşılıyor.
İnsan birini neden sever? Yüzünü mü, sesini mi, yürüyüşünü mü, yoksa bütün bunların ardında var olduğuna inandığı, elle tutulamayan bir özü mü? Birini tanıdığımızdan nasıl emin olabiliriz? Karşımızdakini mi görüyoruz, yoksa yıllardır içimizde taşıdığımız özlemi mi?
Kim Dae-seung'un ilk uzun metrajında duyguyu büyütmek yerine onun etrafında dolaşıyor. Söylenmeyenin, söylenenden daha ağır olabileceğini biliyor. Oyuncu Lee Byung-hun'u bugün sert, karizmatik, çoğu zaman tehditkâr karakterlerle tanıyoruz. Oysa burada gücünü kırılganlığından alan bir adam var karşımızda. Suskunluğunda, tereddütlerinde, bir duyguyu kendisine bile itiraf etmekte zorlanan yüzünde başka bir oyunculuk izliyoruz. Gösterişli bir performans değil bu. Daha çok, insanın kendi içinde olup bitenlere yetişemediği anların oyunculuğu. Yıllar sonra Squid Game dizisindeki Front Man karakterinin soğuk otoritesini düşününce, bu erken dönem performansındaki savunmasızlık daha da kıymetli görünüyor.
Filmin isminde de geçen Bungee jumping, yerçekimini yenmek için değil, ona kendimizi teslim etmeyi göze alarak yaptığımız bir atlayış. Aşkın da buna benzeyen bir tarafı yok mu? Önümüzde ne olduğunu bilmeden, düşme ihtimalini hesaba katarak, yine de kendimizi boşluğa bırakıyoruz.
Ne var ki gerçek bir bungee atlayışında insanı koruyan bir bağ bulunur. Aşkta o bağın varlığından hiçbir zaman aynı kesinlikle emin olamayız. Filmin romantizmiyle trajik ihtimali arasındaki gerilim de burada doğuyor. İnsan kendisini tutacak bir şey olduğuna inanmak istiyor. İnançla güvenceyi birbirine karıştırması ise pek kolay.
Aşkın en büyük yanılgısı, sonsuza kadar sürmesi gerektiğine inanmak olabilir. En güzel tarafıysa sonlu olduğumuzu bile bile sonsuzluğu hayal edebilmemiz. İnsan ömrünün sınırlarını biliyor, yine de duygularına bir ömür yetmeyecekmiş gibi davranıyor. Sonsuzluk belki de tam burada, gerçekleşmesi mümkün olmayan ama vazgeçemediğimiz bir istekte saklı.
Bungee Jumping of Their Own, aşkın tanımını yapmaya çalışmıyor. O tanımın altındaki zemini çekiyor. Sevdiğimiz kişide neyi aradığımızı, neyi hatırladığımızı, neyi kendimizin yarattığını sorgulatıyor. Hatırlamakla özlemek, tanımakla inanmak, sevmekle sahiplenmek arasındaki sınırların sandığımız kadar belirgin olmadığını gösteriyor.
Hayatımızdan çıkan herkes gerçekten gitmiş midir? Yıllar önce kapanmış bir kapının önünde hâlâ bekleyen yanımızı ne yapacağız? Bir insanın yokluğu, varlığından daha fazla yer kaplayabilir mi?
Gidenin ardından kalan boşluğa hemen aşk adını vermek kolay. Oysa orada hafıza da vardır, alışkanlık da, pişmanlık da. Hatta insanın kendisiyle yüzleşmekten kaçındığı şeyler de. Geçmişe duyulan özlemin ne kadarı geçmişteki insana, ne kadarı o insanın yanındayken olduğumuz kişiye aittir, bunu ayırmak güç.
Film bitince arkama yaslanıyorum. Kendi boşluğuna atlayanları düşünüp, insanın en derin düşüşlerini yerinden hiç kıpırdamadan yaşadığını fark ediyorum.
Candan Selman

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder