25 Eylül 2026 Cuma

Ev Bizi Korur mu? The Last House ve The End of Oak Street


Ursula K. Le Guin, “Asıl yolculuk dönüştür,” der. Ne kadar uzağa gidersek gidelim, sonunda bildiğimiz yere, kendimizi güvende hissettiğimiz o ilk sığınağa dönmek isteriz.

Odysseus yıllarca eve dönmeye çalışmıştı. Belki de insanın en eski hikâyelerinden biri budur. Yola çıkmak ve sonunda eve varmak. Masallarda, destanlarda, çocukken dinlediğimiz hikâyelerde bile ev çoğunlukla yolculuğun bittiği yerdir. Kapı kapanır, kahraman kurtulur.

The Last House ile The End of Oak Street bu eski hikâyeyi tersine çeviriyor.
Kahramanlarımız zaten evdeler. Sorun da tam olarak bu. Macera eve dönmekle değil, evden çıkabilmekle başlıyor. Böylece insanlığın binlerce yıldır güvenli son olarak gördüğü yer, hikâyenin başlangıcındaki tuzağa dönüşüyor.

İki filmde de sıradan bir banliyö hayatının ortasında yaşayan dört kişilik bir aile var. Evler yerli yerinde, mutfak bildiğimiz mutfak, salon bildiğimiz salon. Sonra dışarıda bir şey oluyor. Ne olduğunu önce kimse bilmiyor. Bildikleri tek şey, birkaç saat önce güvenli ve sıkıcı görünen evlerinin artık hem sığınakları hem de hapishaneleri olduğu.

Ve iki film neredeyse aynı soruyu soruyor: Dışardaki dünya bir anda yabancılaşırsa, ev hâlâ ev midir?

Benzerlik yalnızca çıkış noktasıyla da sınırlı değil. Yiyecekler hesaplanıyor, ev korunmaya çalışılıyor, pencereler ve duvarlar önem kazanıyor. Hatta iki film bodrum katını bile rahat bırakmıyor. Sanki aynı felaket kataloğundan alışveriş yapmışlar da biri sepete biraz daha fazla dinozor eklemiş gibi.
Fakat bir yerden sonra yollar ayrılıyor.

The Last House evin kapısını kapatıp anahtarı neredeyse seyirciyle birlikte yutuyor. Tehlikenin büyük kısmı dışarıda olduğu için korku, göremediğimiz şeyden geliyor. Ev küçüldükçe hikâye sıkışıyor. Koridorlar, odalar, pencereler giderek daha dar hissettirmeye başlıyor.

The End of Oak Street ise aynı kapıdan başlayıp sonunda o kapıyı ardına kadar açıyor. Başlangıçtaki klostrofobik gizem giderek daha büyük, daha maceralı ve daha Spielbergvari bir hayatta kalma hikâyesine dönüşüyor. Birinde “Evden çıkabilir miyiz?” sorusu baskınken diğerinde bir süre sonra “Çıkarsak nereye çıkacağız?” sorusu öne geçiyor.  Ve her iki filmde de dünyanın sonu önce oturma odasına geliyor.
İnsan büyük felaketleri şehirlerin yıkılmasıyla, gökyüzünün kararmasıyla, ordularla ve kaçışan kalabalıklarla düşünmeye alışık. Buradaysa kıyamet son derece evcil. Buzdolabında ne kadar yiyecek kaldığıyla, kapının açılıp açılmadığıyla, çocukların nerede olduğuyla ölçülüyor. 
Dışarıda ne olduğu değişebilir.
Yağmur olabilir.
Bir yaratık olabilir.
Dinozor bile olabilir.

Ama iki filmin de asıl korkusu benzer. Bir sabah uyanıp yıllardır dünyadan kaçmak için sığındığımız evin, dünyada kalan son yerimiz olduğunu fark etmek.

Virginia Woolf, bir insanın özgür olabilmesi için kendine ait bir odası olması gerektiğini söylemişti. Belki de haklıydı. Ama bu iki film başka bir ihtimali hatırlatıyor. Kendine ait bir oda, sanırım kapısını açıp çıkabildiğin sürece gerçekten sana aittir.

Candan Selman 

19 Eylül 2026 Cumartesi

Benekler Dünyayı Yutunca "Yayoi Kusama"

 



Yayoi Kusama'nın eserlerine ilk kez bakan biri genellikle aynı şeyi düşünür: Ne kadar renkli, ne kadar neşeli. Sonsuza uzanan aynalar, duvarları kaplayan puantiyeler ve oyuncak gibi görünen formlar... İlk bakışta bunlar hayat dolu, hatta çocukça bir dünyanın parçaları gibi görünür. Oysa Kusama'nın sanatına biraz daha yaklaştığımızda bambaşka bir hikâye ortaya çıkar. Çünkü bu benekler bir dekorasyon tercihi değil, sanatçının zihninden taşan bir deneyimin izleridir.

Kusama çocukluğundan beri halüsinasyonlar gördüğünü anlatır. Bir gün masa örtüsündeki desenlere bakarken o desenlerin çoğalmaya başladığını söyler. Önce masa örtüsünü, sonra duvarları, ardından bütün odayı kaplarlar. Bir süre sonra yalnızca çevresindeki nesneler değil, kendi bedeni de bu desenlerin içine karışır. Kusama için beneklerin hikâyesi işte burada başlar.
Bu ayrıntı öğrenildiğinde eserler de değişir. Çünkü artık baktığımız şey yalnızca renkli noktalar değildir. Bir insanın dünyayı algılayış biçimidir. Kusama'nın sanatında sıkça geçen bir kavram vardır: "Kendini silme." Ona göre insan evrenin içinde küçücük bir noktadır. Benekler çoğaldıkça birey kaybolur, sınırlar erir ve insan kendisini daha büyük bir bütünün parçası olarak görmeye başlar.

İlginç olan şu ki, Kusama'nın yıllar önce anlattığı bu duygu bugün bize çok tanıdık geliyor. Sosyal medya çağında hepimiz görünür olmaya çalışıyoruz. Fotoğraflar paylaşıyor, düşüncelerimizi yayımlıyor, hayatlarımızı kayda geçiriyoruz. Ama bütün bu görünürlüğün içinde bazen kendimizi daha silik hissediyoruz. Milyonlarca profilin arasında bir profil, milyonlarca görüntünün arasında bir görüntü hâline geliyoruz.

Belki de Kusama'nın eserlerinin bugün bu kadar ilgi görmesinin nedeni budur. Onlar yalnızca bir sanat deneyimi sunmuyor; çağımızın ruh hâlini de anlatıyor. Aynalı odalarına girdiğinizde kendi yansımanız yüzlerce kez çoğalıyor. Bir noktadan sonra hangisinin gerçek siz olduğunu ayırt etmek zorlaşıyor. Bu, modern hayatın da bir özeti gibi. Her yerde izimiz var ama bazen kendimizi bulmak her zamankinden daha zor.

Kusama'nın benekleri bu yüzden bana yalnızlığı değil, aidiyet arayışını düşündürüyor. Çünkü sanatçı kendisini evrenden ayırmak yerine onun içinde eritmeye çalışıyor. Bir benek tek başına önemsiz görünebilir. Ama milyonlarca benek bir araya geldiğinde bir gökyüzünü, bir galaksiyi ya da bir insan hikâyesini oluşturabilir.

Kusama bize dünyanın nasıl göründüğünü değil, dünyanın bir insanın zihninde nasıl hissedildiğini gösteriyor. Bu yüzden eserlerine baktığımızda yalnızca bir tablo görmüyoruz. Bir insanın iç dünyasına açılan kapının önünde duruyoruz.
Yayoi Kusama, 14 Ağustos 2026'da Tokyo'da, 97 yaşında hayatını kaybetti. Yıllarca kendi isteğiyle yaşadığı psikiyatri hastanesinden atölyesine giderek üretmeyi sürdüren sanatçı, son günlerine kadar fırçasını elinden bırakmadı. Onun için sanat yalnızca bir ifade biçimi değil, hayatta kalmanın da bir yoluydu.

Şimdi Kusama yok. Ama yıllarca resmettiği o sonsuzluk fikri, tuhaf bir biçimde gerçeğe dönüşmüş gibi. Benekleri müzelerin duvarlarında, aynalarda, tuvallerde ve onları gören insanların hafızasında çoğalmaya devam ediyor.
Belki de sonunda Kusama kendini silmedi.
Yalnızca beneklerin arasına karıştı.

Candan Selman


Bir Bronz Yalnızlık Camille Claudel

  Bazı insanların hayatlarını öğrendiğimde, onları yıllardır tanıyormuşum da kaybetmişim gibi hissediyorum. Camille Claudel de onlardan bir...