Yayoi Kusama'nın eserlerine ilk kez bakan biri genellikle aynı şeyi düşünür: Ne kadar renkli, ne kadar neşeli. Sonsuza uzanan aynalar, duvarları kaplayan puantiyeler ve oyuncak gibi görünen formlar... İlk bakışta bunlar hayat dolu, hatta çocukça bir dünyanın parçaları gibi görünür. Oysa Kusama'nın sanatına biraz daha yaklaştığımızda bambaşka bir hikâye ortaya çıkar. Çünkü bu benekler bir dekorasyon tercihi değil, sanatçının zihninden taşan bir deneyimin izleridir.
Kusama çocukluğundan beri halüsinasyonlar gördüğünü anlatır. Bir gün masa örtüsündeki desenlere bakarken o desenlerin çoğalmaya başladığını söyler. Önce masa örtüsünü, sonra duvarları, ardından bütün odayı kaplarlar. Bir süre sonra yalnızca çevresindeki nesneler değil, kendi bedeni de bu desenlerin içine karışır. Kusama için beneklerin hikâyesi işte burada başlar.
Bu ayrıntı öğrenildiğinde eserler de değişir. Çünkü artık baktığımız şey yalnızca renkli noktalar değildir. Bir insanın dünyayı algılayış biçimidir. Kusama'nın sanatında sıkça geçen bir kavram vardır: "Kendini silme." Ona göre insan evrenin içinde küçücük bir noktadır. Benekler çoğaldıkça birey kaybolur, sınırlar erir ve insan kendisini daha büyük bir bütünün parçası olarak görmeye başlar.
İlginç olan şu ki, Kusama'nın yıllar önce anlattığı bu duygu bugün bize çok tanıdık geliyor. Sosyal medya çağında hepimiz görünür olmaya çalışıyoruz. Fotoğraflar paylaşıyor, düşüncelerimizi yayımlıyor, hayatlarımızı kayda geçiriyoruz. Ama bütün bu görünürlüğün içinde bazen kendimizi daha silik hissediyoruz. Milyonlarca profilin arasında bir profil, milyonlarca görüntünün arasında bir görüntü hâline geliyoruz.
Belki de Kusama'nın eserlerinin bugün bu kadar ilgi görmesinin nedeni budur. Onlar yalnızca bir sanat deneyimi sunmuyor; çağımızın ruh hâlini de anlatıyor. Aynalı odalarına girdiğinizde kendi yansımanız yüzlerce kez çoğalıyor. Bir noktadan sonra hangisinin gerçek siz olduğunu ayırt etmek zorlaşıyor. Bu, modern hayatın da bir özeti gibi. Her yerde izimiz var ama bazen kendimizi bulmak her zamankinden daha zor.
Kusama'nın benekleri bu yüzden bana yalnızlığı değil, aidiyet arayışını düşündürüyor. Çünkü sanatçı kendisini evrenden ayırmak yerine onun içinde eritmeye çalışıyor. Bir benek tek başına önemsiz görünebilir. Ama milyonlarca benek bir araya geldiğinde bir gökyüzünü, bir galaksiyi ya da bir insan hikâyesini oluşturabilir.
Kusama bize dünyanın nasıl göründüğünü değil, dünyanın bir insanın zihninde nasıl hissedildiğini gösteriyor. Bu yüzden eserlerine baktığımızda yalnızca bir tablo görmüyoruz. Bir insanın iç dünyasına açılan kapının önünde duruyoruz.
Yayoi Kusama, 14 Ağustos 2026'da Tokyo'da, 97 yaşında hayatını kaybetti. Yıllarca kendi isteğiyle yaşadığı psikiyatri hastanesinden atölyesine giderek üretmeyi sürdüren sanatçı, son günlerine kadar fırçasını elinden bırakmadı. Onun için sanat yalnızca bir ifade biçimi değil, hayatta kalmanın da bir yoluydu.
Şimdi Kusama yok. Ama yıllarca resmettiği o sonsuzluk fikri, tuhaf bir biçimde gerçeğe dönüşmüş gibi. Benekleri müzelerin duvarlarında, aynalarda, tuvallerde ve onları gören insanların hafızasında çoğalmaya devam ediyor.
Belki de sonunda Kusama kendini silmedi.
Yalnızca beneklerin arasına karıştı.
Candan Selman
