“Artık varsa yoksa Metin’di. Benden üç yaş büyük ağabeyim. Beşiktaşlı babam, abimle bana Metin ve Tekin adını takmış. Bizi, tuttuğu takım kadar sevdi mi bilemiyorum. Her zaman bir mesafe vardı aramızda. Gidişinden sonra da aramızdaki mesafe fiziksel olarak da boy gösterdi. Annem ise babama inat ağabeyime bağlandı. Metin de bu teselliye sessizce boyun eğdi, annemin bir dediğini iki etmedi. Görünmez gibiydim. Ne annem, ne babam ve ne de ağabeyim vardı. Bir gölge gibi evin içinde dolaşıyor ve kendimi kanatırcasına özgürlüğümün tadını çıkarıyordum. Bir hafta sonu tam kapıdan çıkarken arkamdan bağırdı annem. ‘Metin, geç kalma!’ Üçlü kanepeye yayılmış mizah dergisi okuyan ağabeyimle göz göze geldik. Bir şey söylemeden evden çıktım. Artık bir adım bile yoktu. Şunu anladım ki metin olmam gerekiyordu…
Yanlış oğula bağlanmıştı. Tekin olmayan oydu, ben değildim. Ama yine de Metin olmak bana düşmüştü.”
24 Aralık 2021 Cuma
"Ejder Meyvesi Kadar Pembe" Candan Selman
Candan Selman dördüncü öykü kitabı EJDER MEYVESİ KADAR PEMBE’de kuzguni bir dünyanın solgun renklerini dile getiriyor. Ötekine karşı kör olanları, birbirine tıpatıp benzeyen, tükettikçe tükenenleri ve uyuyamayan bir gezegeni anlatıyor. Her bir öykü ‘belki de yanlış olan anahtar değil, kapıdır’ diye sesleniyor.
"Şehrin Sakini" Candan Selman
Şehrin Sakini
Aslına bakarsanız kim kimi büyütür bilinmez. Büyümek Alice’in, harikalar diyarındaki, üzerinde “Beni Ye” yazan sihirli keki yemesine benzemez. Kapıdan geçecek kadar küçülmek, masadan inecek kadar büyümek, her zaman masallardaki kadar kolay olmaz. Bebeklikten çocukluğa, çocukluktan gençliğe ve gençlikten yetişkinliğe uzanan yol, harikalar diyarının çiçekli bahçesine benzemez. Sancılıdır büyümek…
Zombilerden transandantalizme, Milgram Deneyi’nden Harry Potter’a uzanan bir yolculuk. Şehrin Sakini, Candan Selman’ın 2000'lerin başından beri dergilerde ve kitaplarda çıkan yazılarından oluşuyor.
25 Aralık 2019 Çarşamba
Tehlikeli Yaş
Şu an gece. Yıldızlar başımın üzerinde parıldıyor. Sana neden tüm bunları yazdım Joergen Malthe? Senden asıl istediğim ne?
Hayır, hayır!.. Bu dünyada asla olamaz…
Bu mektubu asla okumamalısın. Asla asla! Seni seviyor olmamdan başka bilmen gereken ne var ki? Seni seviyorum ! Seni seviyorum!
Sana sakin ve mütevazi bir şekilde tekrar yazmalı ve sana basit bir gerçeği söylemeliyim; Gelecekten ve bir gün beni sevmekten vazgeçeceğinden korkuyordum. Bu yüzden kaçtım.
Hala gelecekten ve beni sevmeyeceğin zamanın gelmesinde korkuyorum. Ama direncimi kıran tek bir gerçek var o da seni seviyor olmam. Hayatımda ilk defa. Bu yüzden bana gelmen için sana yalvarıyorum; Ama şimdi, hemen. Bir hafta ya da bir ay bekleme. Üzerinde çiçekleriyle ıhlamur ağaçlarım kokuyor. Seni istiyorum Joergen. Şimdi, ıhlamurlar çiçek açarken. Gelirsen ne yapmamı istiyorsan, yapacağım.
Eğer benden karın olmamı istersen, sahiplerinin peşinden giden yaşlı kadınlar gibi neşeyle bunu kabul edeceğim. Ama bunun için bana biraz zaman vermen gerekiyor çünkü hevesli misafirler için evi hazırlamam gerekecek.
Vereceğin karar ne olursa olsun bundan mutluluk duyacağım ve hepsinin beni çok heyecanlandıracağına eminim.
Öyleyse yılların geçmesine ve yaşının benimkine yaklaşmasına izin ver!
Seninle ilgili pek çok güzel anı ektim. Ve bundan sonra güzel duygular ormanımda ölüm gelip beni alıncaya dek gezineceğim.
Güneş, pencere camımı aydınlatıyor; yaydığı ışıklar gökkuşağımın renklerini mutlulukla kıpırdatıyor gibi.
Sen çocuk! Nasılsın?
Gel ve benimle yaşa ya da birlikte geçirdiğimiz mutlu saatlere geri dön.
Mektup gitti. Jeanne onu alıp, kasabaya doğru kürek çekti.
Akşam postasını kaçırmaması için çabuk hareket etmesini söyleyip, mektubu ona verdiğimde sorgulayan gözlerle bana baktı. İkimizin gözleri de yaşlandı.
Jeanne’den hiçbir zaman ayrılmayacağım. Onun yeri ben de ayrı Joergen yeri de ayrı. Pencereden beyaz botun içerisinde kürek çekişine baktım. Kürekler ona ağır geliyor. Daha güçlü olsaydı… Kasaba uzakta…
Hiçbir zaman akşamüstleri bu kadar sakin olmamıştı. Her şey dinlenmeye geçmiş ve sessiz. Gökyüzü ve yeryüzü çok haşmetli görünüyor. Ormanda ve bahçede öylesine bir şey düşünmeden gezindim. Bastığım yeri hissetmiyor gibiydim. Çiçekler harika kokuyordu ve ağır ağır yürüdüm.
Nasıl uyuyabilirim ! Mektubumu elime alıncaya kadar ayık olmak zorundayım.
Şimdi sakin gecede ona doğru hızla gidiyorum. Mektubum benden önce ulaşacak ona.
Tekrar gencim… Evet genç, genç! Gece ne kadar da mavi! Denizde tek bir ışık bile görünmüyor.
Eğer bu gece hayattaki son gecem olsaydı bundan şikayetçi olmazdım. Mutluluk çok yakınımda. Kalbim; susuz kalmış bir bitkinin çiyi içmesi gibi geceyi açıp yudumluyor.
Her şey öylece durmuş gibi. Tekrar Elsie Bugge’yum. Bütün genişliği ve güzelliğiyle tekrar hayatın kapı girişinde duruyorum.
O geliyor…
Sabah treniyle geliyor. Bu çok yakın bir zaman.
Neden bir iki gün beklemedi ki? Kendimi toplamak için zaman istiyorum. Yapacak çok şeyim var.
Ellerim titriyor!
Telgrafını kalbime yakın tutuyorum. Şimdi biraz daha sakinleştim. Jeanne neden yatağa gitmem için ısrar ediyor? Hasta değilim.
Yarın solacağı için bu geceden vazoları çiçekle doldurmamız gereksiz diyor. Evde yeterince yemek olduğuna dair Torp’a güvenebilir miyim? Başım dönüyor. Çimenler biçilmeli ve çitlerin yanındaki çalılar kesilmeli!… Of ! ne kadar aptalım ! Çimenleri ve çalıları fark edecek!
Jeanne; “Beyefendi nerede uyuyacak?” diye sordu. Cevabını veremedim. Sanırım üst kattaki küçük odayı hazırlayacak. En çok güneş alan odayı.
* * * * *
Jeanne, düşüncelerimi mi okudu? “Arkadaşım” buradayken aşağı katta Torp’la yatmak istediğini söyledi.
Üç dişli tarağımı Lillie’ye verdim ne kadar aptalım. Kibarca onu kırmadan nasıl geri isteyebilirim acaba? Joergen, ona alışmıştı. Şimdi arayacak.
Bütün elbiselerimi dolaptan çıkarttım. Ama hangisini giyineceğime karar veremiyorum. Sabahleyin gece kıyafetiyle karşısına çıkamam. Beyaz bir elbise.. yaşıma uymaz… Tüm bunlardan sonra, neden olmasın ?.. Beyaz nakışlı olan… Üzerime güzel oturuyor. Joergen'in şehirde bizi ziyaretinden beri giymedim bunu. Dolapta asılmaktan üzerinde hafif sarı bir iz oluşmuş ama o bunu asla fark etmez.
* * * * *
Bu gece –uyumalıyım—derin bir uyku çekmem lazım. Sabah kalkar, banyo yapar, uzun bir yürüyüşe çıkarım. Sonra gelir bahçede oturur, beyaz teknenin yanaşmasını beklerim.
* * * * *
Bir doz uyku ilacı almalıyım. Ama öyle ayarlamalıyım ki akşam 9’dan sabah 9’a kadar etkili olsun. Bahçıvan tekneyle açılır ve giyinmek için iki saatim olur.
Benim neyim var? Mutluluk ellerimin arasına gelmek üzere ve içimde bir sıkıntı var.
* * * * *
Jeanne biraz makyaj da yapmamı önerdi. Hayır! Joergen benim doğal halimi sever.
* * * * *
Beyaz işlemeli elbisemin içine giremediğim zaman, ağladığımı duyunca bana kim bilir nasıl gülecek! Benim hata. Bu aralar çok yemek yedim ve yeterince eksersiz yapmadım.
Başka bir beyaz elbisemi giyeceğim. Ama diğeri kadar üzerime tam oturmadığı için mutsuzum.
* * * * *
Tekneyi gördüm…
* * * * *
İKİ GÜN SONRA
Sabah treniyle geldi ve aynı akşam gitti. Evvelsi gün oluyor bunlar. Ve o günden beri uyumuyorum. Hiçbir şey düşünmedim. Düşünecek çok vaktim olacak.
Aynı akşam gitti. En azından gece boş kaldım.
Onun okumadığım mektubunu yaktım. İçinde yazılı bilmediğim ne olabilir ki? Bana bundan daha fazla nasıl bir acı çektirebilir ki?
Gerçekten acı çekiyor muyum? Acıyı artık kanıksamadım mı? Bir zamanlar soğuk ay, yanan güneş gibiydi; Ateşimle onu söndürdüm. Şimdi o soğuk ve ölü ; yansıması az ve yalan.
* * * * *
Gözlerindeki ilk bakış , her şeyi anlattı bana. Belki de beni tekrar incitmemek için gözlerini yere indirdi… Ve ben – korktum—onun yumuşak ve ilgili sözcüklerini kesmeden dinledim onu…
Fakat gözlerimiz ikinci defa birleştiğinde aramızdaki her şeyin bittiğini, ikimiz de biliyorduk.
Her hangi biri bize baksa aramızdaki “kanlı gözyaşlarını” okuyabilirdi. Evde geçirdiğimiz bir iki saat boyunca güldük de… “kanlı gülümsemeler”
Masada karşılıklı oturduğumuz zaman boyunca, birbirimizin ölüm döşeğinde yatağının baş ucunda oturuyor gibiydik. Jeanne, masadan ayrıldığında konuşmaya başlayabildik.
Yalnız kaldığımızda; “Kendimi azılı suçlular gibi hissediyorum,” dedi.
Herhangi bir suç işlememişti. Bir zamanlar beni sevmiş ama artık sevmiyordu. Hepsi bu.
Karin Michaëlis
Çeviri:Candan Selman
12 Kasım 2019 Salı
Vincent/ Tim Burton
Çeviri: Candan Selman
Her zaman kibar ve aklı başında
Yaşına göre olgun ve düşünceli davranıyor
Ama kendini Vincent Price sanıyor.
Ama tercih eder evini örümcekler ve yarasalarla paylaşmayı.
Kendi yaşadığı korkuları yansıtır bu eve
Dolanır karanlık koridorlarda, yapayalnız ve acılar içinde.
Halası onu görmeye geldiğinde iyi davranır kadına
Ama müzesi için batırdığını hayal eder onu balmumuna.
Köpeği Abercrombie üstünde deneyler yapmayı sever
Onu korkunç bir zombiye dönüştürmeyi ümit eder.
Böylece o ve korkunç zombi köpeği
Kurbanlar aramaya çıkabilir, bölerek Londra’nın sisini
Zaman geçsin diye resim yapmayı ve okumayı da severdi.
Diğerleri severken okumayı çocukça bir senaryo
Vincent’ın en sevdiği yazar Edgar Allan Poe.
Okuduğu bölüm yüzünden yüzü oldu bembeyaz.
Bu korkunç habere karşı kalbi attı heyecanlı
Karısı gömülmüştü canlı canlı.
Gerçekten öldü mü diye kazıp mezarına girdi
Mezar sandığı yer annesinin çiçek bahçesiydi.
Annesi Vincent’ı yolladı odasına
Hapsoldu kulesine, boyun eğdi alın yazısına.
Böyle geçecekti geri kalan hayatı, tutuklu ve ıssız
Güzel karısının tablosuyla yapayalnız.
Yalnızlık ve delilik içinde kapanmışken mezarına
Vincent’in annesi dayandı odanın kapısına.
“Eğer istiyorsan çık sokağa oyna
Dışarıda var güneşli bir hava”
Vincent ağzını açmayı denedi ama konuşamadı
Tek başına geçen yıllar demek ki ona pek yaramadı.
Aldı bir kağıt karaladı bir şeyler hal bu üzre
“Bu evin hayaletiyim ben, gidemem artık bir yere.”
Annesi lafa girdi hemen “hayalet falan değilsin, daha ölmedin bile
Tüm bu oynadığın oyunlar senin kafanın içinde.
Sen Vincent Price değil, Vincent Malloy’sun
Ne delisin ne divane sen küçücük bir çocuksun.
Daha yedi yaşındasın ve benim oğlumsun
Hadi çık dışarı oyna hala ne duruyorsun.”
Vincent yavaşça dayanırken duvara
Lafını dinletemeyen annesi indi aşağı kata
Oda başladı dalgalanmaya, sallanmaya, çatırdamaya
Korkunç deliliği ulaştı en son noktaya.
Gördü zombi kölesi Abercrombie’yi
Duydu mezardan yükselen karısının sesini
Tabutundan seslenerek verdi korkunç emirler
Duvarlar çatlarken, uzanırken iskelet eller.
Delice kahkahalar, ürkütücü çığlıklar!
Kurtulmak için delilikten, kapıya doğru uzandı
Ama çok güçsüzdü yere kapaklandı.
Sesi bitkin ve yavaştı okurken bile
Edgar Allan Poe’nun Kuzgun şiirinden bir dize.
“Gölgeden çıkan ruhum
Yerde yatıyor boylu boyunca
Ayağa kaldırılabilir mi?
Asla…”
28 Ağustos 2019 Çarşamba
Edebiyatın Kimsesiz Çocukları
“Yıllardır ki bir
kılıcım kapalı kında,
Kimsesizlik dört
yanımda bir duvar gibi;
Muzdaribim bu duvarın
dış tarafında,
Şefkatine inandığım
biri var gibi.”
Kimsesizlik/ Kemalettin
Kamu
Tom
Sawyer’dan Oliver Twist’e, Jane Eyre’den Çalıkuşu Feride’ye kadar edebiyat
tarihi annesiz babasız kahramanlarla dolu. Yaşayacak huzur dolu bir evi,
kendisine şefkat gösterecek bir ailesi olmayan karakterler romanlarda ve
öykülerde dünyayı bir ev olarak algılarlar. Kendisini kontrol altında
hissetmeyen, hiçbir yere yürekten bağlı olmayan bu kahramanlar tamamen özgür bir
ruhla maceradan maceraya atılır, kendilerinden başka kaybedecek bir şeyleri
olmadığı için korkusuzca hamleler yaparlar. Erenköy Kozyatağı'nda Besime
teyzesinin yanında kalan Feride ile Missouri Mississippi Nehri kenarında Polly
teyzesiyle yaşayan Tom Sawyer aslında birbirinden çok da farklı karakterler
değildir. Ele avuca sığmayan Tom gibi, Feride de yaramazlıkları yüzünden
çevresindekileri bezdirmiş hatta bu sebepten ‘Çalıkuşu’ lakabını almıştır.
Günümüz edebiyatının en popüler öksüz
karakteri şüphesiz ki büyücü dünyasının gözde çocuğu; Harry Potter. Küçük yaşta
öksüz kalan Harry de tıpkı Tom ve Feride gibi hiç sevmediği Petunia teyzesinin
evinde Vernon eniştesi ve anlaşamadığı kuzeni Dudley’le birlikte yaşamak
zorundadır. On bir yaşına bastığında bu küçük dünyadan kurtulacak ve bir büyücü
olduğunu öğrenip yedi yıl boyunca okuyacağı Hogwarts Cadılık ve Büyücülük
Okulu'na doğru yol alacaktır. Tıpkı diğer öksüz kahramanlar gibi Harry de
korkusuz, ayakları yere sağlam basan, kendi kararını kendi verebilen bir
karakterdir. Ruh Emiciler, ölümcül büyüler, karanlık yaratıklar ve en önemlisi de
anne ve babasının ölümünden sorumlu Lord
Voldemort’la (Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen) savaşacak yetide
olan Harry dünya çapında her yaştan okurun ilgisini çekmiştir. Tıpkı Harry gibi
Lord Voldemort da bir öksüzdür. Londra'daki bir yetimhânede dünyaya gelen Tom
Marvolo Riddle ya da nam-ı diğer Lord Voldemort hayatının ilk 11 yılını bu
yetimhanede geçirir. Harry’nin aksine Lord Voldemort tüm zamanların en korkunç
ve kötü büyücüsü haline dönüşmüştür. Yedi ciltlik roman serisinde J.K.Rowling öksüz
iki karakteri iyi ve kötü olarak romanın merkezine yerleştirmiş, çevresel
faktörlerin bir çocuğun gelişiminde oynadığı rolün altını çizmiştir.
Bir okur bundan daha fazlasını
isteyemez zaten. Soluk soluğa okuyacağı bir hikâye ancak özgür bir karakterle
mümkündür. Okur; annesiz ve babasız kalmış, hayatta tek başına mücadele veren bir
çocuğu kendi çocuğu gibi sahiplenir. Çizgi kahraman Heidi’yi de sevişimiz bu
yüzden değil midir? Heidi kimsesiz kalıp, sert mizaçlı dedesinin yanına
sığınmasa, Alplerde anne ve babasıyla yaşayan mutlu bir çocuk olsa sanırım
hiçbirimiz onu bu denli sevmez, ona şefkat duymazdık. Öksüz bir çocuk,
hepimizin çocuğu haline geliyor, okurken karaktere sahip çıkıyor, onunla hop
oturup, hop kalkıyoruz. Yazarlar da anne
babası olmayan bir çocuğa hem dört elden sahip çıkıyor hem de onları istediği
gibi kötülüğün ortasına bırakabiliyor. Şayet Charles Dickens, Oliver’e bir anne
baba yazsaydı onu Londra’nın pis sokaklarında yankesici çocukların ve korkutucu
Fagin’in yanına yollayamazdı. Mark Twain, Tom Sawyer’i eğitimli bir anne
babanın çocuğu yapsa bütün gün balık tutup, tütün çiğneyen Huckleberry Finn’le
takılması için izin koparamazdı.
“Tüm zamanların en
iyisiydi, belki de en kötüsü de... Bilgeliğin çağıydı. Aptallığın çağıydı,
inançların dönemiydi,
inançsızlığın da. Mevsim aydınlığın mevsimiydi, belki de karanlığın...
Umut'un baharını,
umutsuzluğun kışını yaşıyordu. Her şey geleceğindi. Gelecek hiçlikti aslında.
Hepimiz cennete
gidiyorduk; ya da tersine, cehenneme.”
Bu satırlarla başlıyor İngiliz
Edebiyatının en güçlü kalemlerinden Charles Dickens’ın anlattığı İki Şehrin
Hikayesi. 1812-1870 yılları arasında yaşayan Dickens, Victoria Devri’nde
yaşamış ve bu parlak ve bir o kadar da karanlık dönemin olumsuz koşullarını
romanlarında aktarmıştır.
1837 ile 1901 yılları arasında
yaşanan Viktoria Dönemi adını Kraliçe Victoria'dan alır. Büyük Britanya'da
sanayi devriminin başlaması ve makineleşmenin ardından insanların yaşamlarında
ve sosyal statülerinde değişimler oldu. Zengin ve fakir arasındaki ayrım git
gide büyüdü. Sayıları artan fabrikalarla Viktoria Britanyası dünyanın en önemli
sanayi devleti hâline geldi. Bu değişimle birlikte insanların hayatlarında
sorunlar da boy göstermeye başladı. İşçiler fabrikalarda ve madenlerde, düşük
ücretle, uzun saatler boyunca, olumsuz koşullarda çalışıyor, sağlıksız evlerde
yaşıyorlardı. İçme suyu sağlayan pompalar, kirli sularla karışıyor, zaten
bünyesi zayıf olan insanlar kolayca hastalanıyordu. İngiltere nüfusu bu dönemde 20 milyondan 40
milyona çıkmış, sokaklar kimsesizlerle hasta ve yoksullarla dolmuştu. Sosyal
hayattaki bu tutarsızlıklar yazarların kalemine ilham olmuş, bu dönemde
binlerce roman yazılmıştı. 1865 yılında Lewis Caroll tarafından yazılan Alice
Harikalar Diyarında eserinin Viktoria dönemini hicvettiği ve bu çocuk kitabında
alternatif bir yaşam arayışına girdiği söylenir. Eleştirmenlere göre kitaptaki
zalim Kupa Kraliçesi, Kraliçe Victoria’nın ta kendisidir.
“Hepimiz çevresine
toplandık; Bayan Cathy’nin başının üstünden bakınca,
kir pas içinde, üstü başılime lime, siyah saçlı
küçük bir çocuk gözüme ilişti;
Catherine’den büyük görünüyordu. Kucaktan yere indiği zaman,
şaşkın şaşkın çevresine bakınıp, hiçbirimizin anlamadığı bir şeyler söyleyip
durdu.
Benim ödüm kopmuştu;
Bayan Earnshaw çocuğu ise, nerdeyse,
kolundan tutup kapı dışarı edecekti; çok kızmıştı.
“Kendi
çocuklarımız yetmezmiş gibi bir de
şu çingene veledini mi besleyeceğiz,”
diye söyleniyordu.
Hangi akla hizmet edip, bu çocuğu eve getirmişti;
yoksa aklını mı kaçırmıştı?
Bey meseleyi açıklamaya
çalıştı;
ama yorgunluktan ölmek üzereydi. Hanımın azarlamaları arasında,dudaklarından
ancak şu
sözler döküldü: “Zavallıyı, Liverpool sokaklarında açlıktan kıvranırken buldum.
Evsiz barksız,
sesi soluğu çıkmaz bir halde görünce de dayanamadım,
aldım getirdim. Gerçi kimin nesi olduğunu
soruşturdum, ama bilen çıkmayınca,
param ve vaktim sınırlı olduğu için daha fazla uğraşamayarak
boşuna masraf etmeden eve getirmeye karar verdim.”
–Emily Brontë, Uğultulu Tepeler
Erkek kimliği ile sanat yapmaya
çalışan, kadının edebiyat yapmasının hoş karşılanmadığı Victoria Dönemi’nde
yaşayan Brontë kardeşler (Charlotte Brontë, Emily Brontë, Anne Brontë) çağlar
ötesi romanlar yazdılar. 1847’de tek romanı olan Uğultulu Tepeler’i yayınlayan
Emily Brontë bir sene sonra otuz yaşında tüberküloz sebebiyle hayata gözlerini
yumdu. Emily belki de hiç yaşamadığı tutku dolu aşkı Catherine ile Heathcliff’i
kaleme alarak ölümsüzleştirdi.
Uğultulu Tepeler evinin sahibi
Earnshaw, Liverpool’dan altı yaşında esmer bir çingene çocukla döner.
Heathcliff adını verdiği bu çocuğu kızı Catherine ve oğlu Hindley ile birlikte
büyütür. Heathcliff tüm hayatı boyunca
Catherine’i derin bir aşkla sevecektir.
Victoria döneminin ihtişamının arka planındaki tüm çaresizlikler, öksüz
Heathcliff’in öfkesinde ve kimsesizliğinde toplanmış gibidir. Üç kız kardeşten
en büyüğü olan Charlotte Brontë de ‘Jane Eyre’ romanı ile adını dünya
klasiklerine yazdırır. Küçük yaşta
annelerini kaybeden Brontë kardeşler,
karakterlerine de aynı acıyı yaşatmış, onları da kurgusal hayatlarına
kimsesiz bir çocuk olarak başlatmıştır. Jane Eyre de tıpkı Heathcliff gibi
küçük yaşta annesini ve babasını kaybetmiş, Gateshat konağında, kendisini
sevmeyen yengesi ve iki kuzeniyle yaşamaktadır. Heathcliff’in Catherine’i
sevmesi gibi o da mürebbiyelik yaptığı Thornifield Malikânesi’nin sahibi Bay
Rohester’a tüm kalbiyle bağlanacak, kimsesizliğini unutmaya çalışacaktır.
Dünya edebiyatında olduğu gibi
Türk edebiyatında da öksüz ve yetim çocuğun kullanımına sık sık rastlıyoruz.
Ebeveyni olmayan bir çocuğu hikâyenin kahramanı yapmak, daha roman başlamadan
karaktere gizli ve dokunaklı geçmiş biçmek anlamına geliyor. Hikâye daha
başlamadan başlıyor. Okur bu duyguyla daha ilk satırdan kitaba bağlanıyor.
Annesiz bir çocuğa çoğu zaman da kötü bir üvey anne figürü çiziliyor. Yaşanılan
trajedilere kayıtsız kalan bir baba ve gaddar üvey annenin himayesindeki yetim
çocuk figürü romanlara ve roman uyarlaması Türk sinemasının melodramlarına da konu
oluyordu.
300’den fazla romana imza atan
Kemalettin Tuğcu, kırık aşkların yazarı Kerime Nadir başta olmak üzere Reşat
Nuri Güntekin, Ömer Seyfettin, Refik Halit Karay, Samipaşazade Sezai gibi pek çok yazar yazdığı
dokunaklı hikâyelerle okuru gözyaşlarına boğmuştur. Hikâyelerdeki bu çocuklar yetimhanede,
sokaklarda, yatılı okullarda ya da
hizmetçi olarak bir konakta zorluklar içinde büyüyordu. Daha şanslı olanlar ise
bir akrabanın yanına gönderiliyor ya da varlıklı bir aileye evlatlık olarak
veriliyordu.
'En iyi bildiğin şeyi yaz'
söyleminden yola çıkarak, bu hüzünlü hikâyeleri kaleme alan yazarların acaba
kendi hayat hikâyelerinde de benzerlik var mıdır sorusunu sorabiliriz.
Annesini, babasını kaybeden yazarlar olduğu gibi küçük yaşta her ikisini de kaybeden
yazarlar da mevcut.
Jean Jacques Rousseau, Stendhal,
Gerard de Nerval, Mallerme, O. Henry, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Tevfik Fikret,
Virginia Wolf, Halide Edip Adıvar, Ahmet Haşim, Aldous Huxley, Nurullah Ataç,
Ceyhun Atuf Kansu çocuk yaşta annesini kaybetmiş yazarlardan bazılarıdır.
George Sand, Ivan Turgenyev,
Charles Baudelaire, Şinâsî, Mark Twain, Emile Zola, Maksim Gorki, Andre Gide,
Agatha Christie, Peyami Safa, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Jean-Paul Sartre,
Cesare Pavese, Albert Camus, Sylvia Plath ise aynı acıyı küçük yaşta babasını
kaybederek yaşamıştır.
Ailesi olmayan karakterler gibi
Edgar Allen Poe, Lev Nıkolayevıc Tolstoy, Şemsettin Sami, Somerset Maugham,
Eflatun Cem Güney, Yasunarı Kavabata ise hem annesini hem babasını kaybeden
yazarlardan…
1697 yılında yazılan Cinderella
masalından günümüze değin, kalplerimizi acıtan, hoplatan ve ısıtan öksüz
kahramanlar. Dünyayı ev bilmiş, kimi zaman köşe bucak dağıtan, kimi zaman
sığınacak bir liman arayan karakterler. Dünden bugüne hiç büyümeyecek, biz
okudukça satırlar arasında nefes almaya devam edecekler.
Candan Selman
Kitapçı Dergisi Eylül/Ekim 2016 Sayı 17
28 Temmuz 2019 Pazar
Kumru Günlüğü
“’Kuşların olmadığı bir yer, baharatsız ete benzer.’” Benim yerim böyle bir yer değildi. Kendimi ansızın kuşlara komşu buldum. Hiçbirini hapsetmeden, kendimi yanlarına kafesleyerek.”
Henry David Thoreau / Nerede ve Ne İçin Yaşadım
22 Haziran 2019
Günlerdir pencereme konup etrafta gözlem yapan kumru çifti
bu sabah inşaata başladı. Kuşların penceremden yemek yediği, su içtiği çok
olur. Ama bu benim için bir ilk.
23 Haziran 2019

24 Haziran 2019
Kumrular gün boyu penceremde durdular. Bir bana bir de
kutuya baktılar. Yok olan yuvalarının yerinde hazır bir yuvayı görmek onları
epey şaşırtmış olacak. Ama sonuç hem benim hem de kumrular için oldukça tatmin
edici. Dişi kuş kutuya yerleşti.
25 Haziran 2019
Erkek kuş ortada yok. Dişi kutudan hiç çıkadı. Odysseus’un
yolunu gözleyen Penelope gibi duruyor. Ve yumurtayı gördüm. Bir tane, bembeyaz.
Penelope ve Odysseus’un çocuğu Telemakhos…
26 Haziran 2019
Penelope nasıl kalkmadan yemek yiyecek, Odysseus nerede diye
endişeliniyordum. Meğer kumrular tek eşliymiş. Yuvada nöbetleşe yatarlarmış.
İnsanoğlunun kumrulardan öğreneceği çok şey var.
27 Haziran 2019
Dün gece çok rüzgâr vardı. En büyük endişem sağanak yağmurun
yağması ve karton kutuya su dolması. Yine de pencereyi açıp onları korkutmamam
gerektiğini biliyorum. Kutuyu hazırlamam ve kumruların o kutuyu kabul etmesi
büyük şanstı. Ama daha fazla şansımı zorlamak istemiyorum. Onları doğal haline
bırakmam gerek.
28 Haziran 2019
Gündüz biraz yağmur yağdı. Penelope’nin ya da Odysseus artık
hangisi bilmiyorum, üzeri biraz ıslandı. Ama büyük bir özveriyle hiç
kıpırdamadan yumurtayı korumayı başardı. Gece yağmur artar diye endişelensem de
korktuğum olmadı.
29 Haziran 2019
Bugün bir kumru çifti gelip pencere demirlerine tünediler.
Paris ve Helen. Kutuda yatan Penelope’yi dikkatlice incelediler sonra uçup
gittiler. Belki de pencerenin yeni kiracıları onlar olacaktır. Oda ne zaman
boşalıyor diye kontrole gelmiş olabilirler. Kim bilir?
30 Haziran 2019
Yumurtanın üzerinde şekil değişiklikleri yapıyor. Bir o yana
bir bu yana yatıyor. Ama sabırla sıkılmadan yatıyor. Ta ki eşi gelip nöbeti
devralana kadar. İnsanların kumruların sabrından ve sadakatinden öğreneceği çok
şey var.
1 Temmuz 2019
Dışarıdaki ağaçtan bir kumru sesi geldi. Bizimki yattığı
yerden sese cevap verdi. Yakında kuş dilini
çözeceğim.
çözeceğim.
2 Temmuz 2019
Birkaç gün önce yağan hafif yağmuru saymazsak, çiçeklerim
günlerdir su yüzü görmedi. Saksılardaki minik çiçeklerden çok iki yıldır
pencere pervazımı saran Arap yaseminim zor durumda. Toprağı epey kuru
gözüküyor. Kumruyu korkutmadan penceredeki sinekliği aralayıp, çiçekleri
sulamam gerekiyor.
3 Temmuz 2019
Mutfak penceresine kuş yemi döktüm. Nöbet değişimi yapan
kumrular yem aramak için uzağa gitmiyorlar. Hemen yan pencerede karınlarını
doyurup, kutsal görevlerinin başına dönüyorlar.
4 Temmuz 2019
Birbiriyle savaşan güvercinler salon penceresinin önündeki
bütün yemi bitirmişler. Nöbet değişiminden kalkıp yemek yemeğe gelen Odysseus
pencere kenarını boş görünce epey bozuldu. “Dur bekle,” dedim. Pencereyi açıp
ortamı yemledim. Ben bunu yaparken kenara çekilip bekledi. Sonra da yüzüme baka
baka karnını doyurdu. Beni seviyor.
5 Temmuz 2019
Daha iri olan kumrunun kuyruğunda beyaz bir tüy olduğunu
fark ettim. Daha iri olduğu için onun erkek olduğunu düşünüyorum. Böylece artık
Odysseus’un hangisi olduğunu biliyorum.
6 Temmuz 2019
Çiçekleri sulamak zorunda kaldım. Penelope korkup yerinden
kalktı. İşte o zaman onu gördüm. İkinci bir yumurta. Uzun zamandır orada
duruyor olmalı. Sürpriz yumurta; Kinder.
15 Temmuz 2019
Geçtiğimiz hafta nöbetleşe yumurtaların üzerinde yatmayı
sürdürdüler. Ve bu sabah beni bir sürpriz bekliyordu. Odysseus ve Penelope’nin
beklenen bebeği Telemakhos yumurtadan çıktı. Tam da 21. Günde.
16 Temmuz 2019
Üzerinde kırçıllı tüyleri olan yavru kumru çok küçük
gözükmüyor. Hafif hafif kımıldıyor. Annesi genelde üzerinde oturup onu
ısıtıyor. Ve nöbet değişimi sırasında yavruyu ağızlarından besliyorlar.
Kinder’i görememiştim ve sonunda bu sabah kutunun kenarında gördüm. Anne baba
ondan ümidi kesmis olacak. Zavallı yavrucak öylece kutuda kalakaldı.
17 Temmuz 2019
Telemakhos gözle görünür biçimde büyüyor. Üstelik daha 2
günlük. Bir annesi bir babası besliyor. Tek çocuk olmanın faydalasını görüyor.
Zavallı Kinder’e hala üzülüyorum. Yağan yağmurlar yüzünden anne baba bir
yumurtaya sahip çıkabildi diye düşünüyorum.
18 Temmuz 2019
Penelope pencereye geldiğinde ötüyor sonra yavrusunu
besliyor. Bu gün ilk kez Telemakhos annesine cevap verdi. Sesini duydum.
Kafasını çevirip pencereden bana da bakıyor. Yakında yürümeye başlar. Bu gece
ilk defa annesi ve babası onu yalnız bıraktı. Kutuda şu an tek başına uyuyor.
19 Temmuz 2019
Bugün yavruyu pek gözlemleyemedim. Annesi ona yemek getirdi
mi bilmiyorum. Biraz endişeliyim. Eğer anne/ baba gelmediyse Telemakhos’u benim
beslemem gerekecek. Bunun için bulguru haşlayıp önüne koymayı düşünüyorum.
Umarım buna gerek kalmaz.
20 Temmuz 2019
Sabah altıda uyandım. Gözüm, kulağım pencerede. Neyse
endişem çabuk sona erdi. Yedi civarı anne gelip yavruyu besledi. Her şey
yolunda.
21 Temmuz 2019
Telemakhos büyüyor. Kırçıllı tüylerini dökmeye başladı.
Gövdesinin alt tarafı bir kumru rengini almaya başlıyor. Kuyruğunda da beyaz
bir tüy çıktı. Umarım onu diğer kumrulardan ayıracak bir renk farkı olur.
Pencereden uçup gittikten sonra da gördüğümde onu tanımak istiyorum.
22 Temmuz 2019
Bugün annesi gelip bir süre yavrunun karşında oturdu. Sonra
Telemakhos ilk defa kanatlarını açıp birkaç kez çırptı. İlk uçma dersini aldı
sanırım.
23 Temmuz 2019
Bugün anne baba ve yavru üçü bir araya geldi. Küçücük kutuya
birlikte sığdılar. Anne ve baba sırasıyla yavruyu beslediler. Yavru dediysem
neredeyse anne ve babası kadar oldu. Tüyleri epey değişti.
24 Temmuz 2019
Bugün İstanbul epey yağmurlu. Bir önlem almam gerekiyordu.
Yavrunun altındaki kutu önceki yağmurlardan epey parçalanmış halde. Kutunun
üzerine büyükçe bir karton kutunun kapağını yerleştirdim. Derme çatma bir
kulübede gibi. Neyse ki o şiddetli yağmurdan kutu sayesinde nasibini almadı. Yağmur
hafifleyince üzerini tekrar açtım. Yağmurla tanışsın ve annesi geldiğinde
kutudan ürkmesin diye. Her şey yolunda.
25 Temmuz 2019
Yavru sabah ilk kez pencerede bana döndü ve kanatlarını
kocaman açıp birkaç kez kanat çırptı. Bugün her zamankinden daha cin bakıyor.
Etrafı gözlemliyor. Bence yakında pencere içinde yürümeye ve hafif hafif uçmaya
başlayacak. Yağmur ara ara yağıyor ama çok şiddetli değil. Yavrunun keyfi
yerinde.
26 Temmuz 2019
Yavru bütün gün boyunca kendini temizledi. Doğduğu günden
beri bedenini kaplayan kırçıllı tüylerin çoğu dökülmüş yerini yeni kumru
tüyleri kaplamıştı. Geride kalan tek tük kırçıllı tüyleri de ağzıyla koparıp
attı. Artık tam bir kumru gibi gözüküyor.
27 Temmuz 2019
Bu sabah ayak sesleriyle uyandım. Perdeyi araladım ve
kumruyu kutunun dışında, saksının üzerinde buldum. İlk defa kutunun dışına
çıktı. Biraz yürüyüp etrafı gezindi. Dışarıdaki ağaçlara baktı ve sonra
kutusuna geri döndü. Dünyası genişliyor.
28 Temmuz 2019
Yavru dün geceyi saksının üzerinde uyuyarak geçirdi. Bugün
ise gezinti bölgesini biraz geliştirdi. Ama hala koca bir bebek. Kenara
serptiğim bulgurlarla ilgilenmedi. Annesinin gelip onu beslemesini bekliyor.
Neyse ki iyi bir annesi ve babası var. Gün içerinde sık sık ziyaretine
geliyorlar. Onlar gelince hemen kutusuna girip yemeğini bekliyor. Çok tatlı.
29 Temmuz 2019
Otuz yedi gündür penceremde yaşayan kumru ailesinin yaşam
bulan tek çocuğu Telemakhos, yumurtadan çıkışının on dördüncü gününde yuvadan
uçtu.
Bu geçen muhteşem süreç içerisinde kumrulardan çok şey
öğrendim. Bakmak ve görmek arasındaki farkın altını koyu bir kalemle çizdim.
Yaşamın görebildiğim kısmı için minnet duyarken, şahit olamadıklarım için
beslediğim merakı kat be kat arttırdım. Fedakarlarlığın, sadakatin, aşkın ve
sabrın ne demek olduğunu hatırladım. Sevginin sahiplenmeyle ilgili değil, saygı
ve vicdanla alakalı olduğunu, hiçbir canlının özgürlüğüne müdaale etmeden onu
tüm varlığınla sevebileceğini kendime bir kez daha fısıldadım.
Tek taraflı sanmayın, kumrular da benden çok şey öğrendi.
Bir şehrin kaosuna, belediyesine, yangınına, Haziran’ına ve Temmuz’una şahit
oldular. Aşk hayatımı dinleyip, benimle
sevinip, benimle üzüldüler. Küçük İskender’in ardından en sevdiğim şiirini ağlayarak okuyuşumu dinlediler. Bütün kız arkadaşlarımın özel hayatlarına
burunlarını soktular. Yeni romanımın sancılarının benimle çekip, yazdığım dizi
film senaryosunu beğendiler. Stranger Things’in ve La Casa de Papel’in
3. sezonunu benimle birlikte izlediler. Joao Gilberto’ya saygı duruşunda
bulunup gece gündüz The Girl from Ipanema’yı dinlediler.
Kumrular ve ben pek çok öğrenip, hiçliğe çoğaldık.
" Kuş Ölür Sen Uçuşu Hatırla "
Füruğ Ferruhzad
15 Haziran 2019 Cumartesi
Beyin Yakan İspanyol Filmleri
1- Los cronocrímenes / Suç Zamanı (2007)
2- La habitación de Fermat / Kapan (2007)
3- La piel que habito / İçinde Yaşadığım Deri (2011)
4- Mientras duermes / Ölüm Uykusu (2011)
5- Musarañas/ Tuhaf Ev (2014)
8- Pieles / Deriler (2017)
10- Durante La Tormenta / Fırtına Anı (2018)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Etrafta Kimsenin Olmadığı Ormanda
" Uzak bir ormanda bir ağaç devrilirse ve çevrede hiç kimse yoksa ağaç devrilirken ses çıkarır mı? " Dünyada ve gökyüzündeki tüm ...
-
Rafa kaldırdığım yastığı yorganı Gün gelecek bir kez daha sereceğim. Utanırken ben bir kez daha Kilitli mücevherimi açman için ...
-
" Uzak bir ormanda bir ağaç devrilirse ve çevrede hiç kimse yoksa ağaç devrilirken ses çıkarır mı? " Dünyada ve gökyüzündeki tüm ...
-
Acı, merhamet ve intikam üçgeninde ilerleyen Güney Kore filmlerini severim. Ama daha önce bir Kore dizisi izlememiştim. Nasıl bir şey...