5 Aralık 2017 Salı

Sürgün



Ellerim dokunmadı zevke senin ellerinden beri
Hayır, dökülmedi dudağımdan bir gülüş senden sonra
Ve uzaklığın arttığı günden beri
Sessizlik kırık bir deniz kabuğu aramızda.

Katlanır aşk açlığa ve yalnızlığa yine de,
Bir kumrunun kanatları çarpıyor kalbimde her gece
Dalgalanır kibarca taktığın yüzük parmağımda
Üstündeki aşınmış mavi taş parladı daha da.


Hart Crane  
Türkçesi: Candan Selman



Geniş Hazırla Bu Yatağı



Geniş hazırla bu yatağı.
Huşu içinde hazırla;
Kıyamet kopana kadar bekle içinde
Kusursuz ve zarif.

Şiltesi düzgün olsun
Yastıkları yuvarlak
Güneşin sarısı
Dağıtmasın orayı bağırarak.

Emily Dickinson

Türkçesi: Candan Selman


Evrenin Işığıyla Oynuyorsun

 

Evrenin ışığıyla oynuyorsun her gün.
Görünmez bir konuk, çiçeğe ve suya gelen
Sıkıca kavradığım o beyaz baştan çok daha fazlasısın.
Bir salkım meyve her gün ellerimin arasında.

Kimselere benzemez oldun, seni sevdiğim günden beri
İzin ver sereyim altına sarı çiçek çelenkleri
Kim yazıyordu güneyin yıldızları arasına adının harflerini dumanla?
İzin ver anımsayayım seni,  bugün gibi, hiç olmadığın günden beri.

Aniden rüzgâr uğulduyor ve çarpıyor kapalı pencereme. 
Gökyüzü hayali balıklarla tıka basa dolu bir ağ.
Rüzgârlar er geç, varacak buraya dağıtacak her birini.
Yağmur çıkarıyor elbiselerini.

Kuşlar geçiyor, kaçışarak.
Rüzgâr. Rüzgâr.
İnsanın gücüne karşı direnebilirim sadece 
Fırtına savuruyor kopkoyu yaprakları
Ve çözüyor dün akşam göğe demir atan bütün kayıkları.

Buradasın. Ah, kaçıp gitmedin.
Yanıt oldun son çığlığıma 
Korkmuş gibi sarıl bana.
Yine de bazen gözlerinden geçip gidiyor yabancı gölgeler. 

Şimdi, şimdi de, küçücüğüm, bana hanımelini getirdin
Ve göğüslerine bile sinmiş kokusu.
Hüzünlü rüzgâr dolanıp, katlederken kelebekleri
Dişliyor erik ağzını mutluluğum ve seni seviyorum. 

Nasıl da acı çektin alışırken bana,
Benim yaban, yalnız ruhuma,  herkesi uzağa kaçırtan adıma.
Öperken birbirimizin gözlerini, pek çok kez şahit olduk, sabahyıldızının yanışına,
Ve başımızın üzerinde dönen yelpazelerde aralanan gün ışığına. 



Sözcüklerim düşüp, yağdı üzerine, yıkadı seni.   
Uzun zamandır seviyorum güneşte yanmış sedef bedenini. 
Tüm evrenin sahibi senmişsin gibi geliyor bana.
Getireceğim sana dağlardan neşeli çiçekleri,
 Yaban sümbüllerini, kopkoyu fındıkları ve öpüş dolu kır sepetlerini. 

Seninle, yapmak istiyorum
İlkbaharın kiraz ağaçlarıyla yaptığı şeyi. 


PABLO NERUDA

Türkçesi: Candan Selman


Battaniye




Güzel bir eylül akşamıydı. İnce beyaz bir ay vadinin üzerinde yükseliyordu. On bir yaşındaki Peter, ayı fark etmedi. Mutfağa dolan serin eylül esintisini hissetmedi. Aklı; mutfak masasının üzerinde durun kırmızı ve siyah battaniyedeydi. 

Battaniye; babasından büyükbabasına bir hediyeydi… Hoşçakal hediyesi. Büyükbaba uzağa gidiyor dediler. Onlar buna “uzağa gitmek” diyordu. 

Peter; babasının, büyükbabasını uzağa yollayacağına pek inanmadı. Ama şimdi – işte buradaydı-- --uzağa gidiş—hediyesi. Babası sabahın erken saatlerinde satın almıştı. Ve bu büyükbabası ile geçireceği son geceydi. 

Yaşlı adam ve çocuk akşam yemeğinin bulaşıklarını birlikte yıkadılar. Babası; evleneceği o kadınlar birlikte dışarı çıkmıştı. Bir süre dönmezdi. Bulaşıklar bitince yaşlı adam ve çocuk ayın altında oturmak üzere dışarı çıktılar. 

“Gidip mızıkamı getireceğim ve senin için çalacağım” dedi yaşlı adam. “Şu eski şarkılardan çalacağım.” Ama mızıka yerine battaniye ile geri döndü. Büyük, iki kişilik bir battaniyeydi. “Ne dersin güzel bir battaniye değil mi?” dedi yaşlı adam dizlerinin üzerine yerleştirirken. “Ve giderken yaşlı bir adamın yanına böyle bir battaniye verdiği için baban oldukça kibar bir adam değil mi? Epeyce pahalı olmalı.Hakiki yünden! Soğuk kış geceleri yaklaşıyor, beni sıcak tutacak. Orada kimsede böyle bir battaniye olmayacak.”

Büyükbaba dönüp dolaşıp aynı şeyi söylüyordu. Durumu kolaylaştırmaya çalışıyordu. Her “uzağa gitme” kelimesini kullandığında, bunun kendi fikriymiş gibi davranıyordu. Düşünün… sıcak bir evi ve dostları bırakıp, o binaya gitmek… kendisi gibi pek çok yaşlıyla birlikte her şeyin en iyisine sahip olacakları o devlet binasına. 

“Ah, evet güzel bir battaniye!” diyerek yerinden kalkıp eve girdi Peter. Onun yanında ağlayamazdı, bunun için fazlasıyla büyüktü. İçeri gidip, büyükbabasının mızıkasını aldı.

Büyükbaba; mızıkayı eline alırken battaniye yere düştü. Birlikte geçirdikleri son geceydi. Yaşlı adam ve çocuk bu konuda daha fazla konuşmaya gerek duymadılar. Büyükbaba notalarda biraz gezindi ve “Bu şarkıyı hatırlayacaksın” dedi.

Hilal şeklindeki ay başlarının üzerindeydi ve vadiden tatlı bir rüzgar esmekteydi. Bu gece son diye düşündü Peter. Bir daha büyükbabasını dinleyemeyecekti. Babası yeni bir eve taşınma konusunda kararlıydı… buradan çok uzağa. Büyükbabası gittiği zaman zaten burada böylesi güzel gecelerde, beyaz ayın altında oturmak istemeyecekti. Müzik bitti. Her ikisi de birkaç dakika sessizce oturdular. Sonra büyükbaba konuştu; “Daha eğlenceli bir şarkı biliyorum.”

Peter; oturup vadiye doğru baktı. Babası o kızla evlenecekti. Evet, onu öpen ve ona iyi bir anne olacağını söyleyen o kızla.

Büyükbaba çaldığı melodiyi kesip “dans edilmediği zaman bir şeye benzemeyen bir şarkı” dedi. Sonra konuşmayı sürdürdü; “Babanın evleneceği kız iyi biri. Öyle tatlı bir eşle birlikteyken kendini yeniden genç hissedecek. Ve benim gibi yaşlı bir adamın evin etrafında ne işi var… ayak altında dolaşan… sürekli romatizmaları ve ağrılarından bahseden yaşlı bir aptalın. Sonra bebekleri olacak. Etrafta olup gecenin her saatinde ağlamalarını dinlemek istemiyorum. Neyse bir iki şarkı daha çalalım sonra yatarız ve biraz uyuruz. Sabah olunca yeni battaniyemi alır, ayrılırım. Şunu dinle. Biraz hüzünlü bir melodi ama böyle bir gece için iyi bir parça.”

Yolun aşağısından iki kişinin geldiğini duymadılar. Babası ve oyuncak bebeklerin suratını andıran soğuk ve parlak yüzüyle tatlı kız. Ama kızın kahkahasını duydular ve şarkı aniden sustu. 

Babası hiçbir şey söylemedi ama kız nazikçe büyükbabanın yanına gelerek konuştu: “Sabah sizi göremeyeceğim o yüzden şimdi size hoşçakalın demeye geldim.” “Çok kibarsınız” dedi büyükbaba yere bakarak; ve ayaklarına düşen battaniyeyi görüp, almak için eğildi. “Bunu gördün mü?” dedi sesi küçük bir çocuk gibi çıkarken. “Oğlum bana giderken götürmem için verdi, güzel battaniye değil mi?” “Evet” dedi kız “Güzel battaniye.” Dokunup yünü hissetti ve “gerçekten güzel battaniye” dedi. Babaya dönüp, soğuk bir sesle: “Epeyce para tutmuş olmalı” dedi. 

Baba; boğazını temizleyip; “Ben… ben, o en iyisine sahip olsun istedim” dedi. Kız ayakta hala battaniyeye bakıyordu. “Hım… aynı zamanda iki kişilik de” “Evet” dedi yaşlı adam. “İki kişilik… yaşlı bir adamın yanında götüreceği güzel bir battaniye.”

Çocuk birden eve yürüdü. Kızın; pahalı battaniye hakkında konuşmasını hala duyabiliyordu. Babasının yavaştan sinirlendiğini hissediyordu. Sonunda kızın gitme zamanı gelmişti. Peter dışarı çıktığında kız arkasını dönüp; “Ne dersen de, iki kişilik bir battaniyeye ihtiyacı yoktu” dedi. Babası gözlerinde komik bir bakışla kıza baktı.

“O haklı baba” dedi çocuk. “Büyük babamın iki kişilik bir battaniyeye ihtiyacı yok. İşte, baba” elinde tuttuğu makası uzattı. “Kes baba… battaniyeyi ikiye kes.” Büyükbaba ve baba çocuğa şaşkın gözlerle baktılar. “Sana söylüyorum baba, ikiye kes ve yarısını sakla.” “Bu kötü bir fikir değil” dedi büyükbaba kibarca. “Bu kadar büyük bir battaniyeye ihtiyacım yok.” “Evet” dedi çocuk “uzağa yollanan yaşlı bir adam için tek kişilik bir battaniye yeterli. Diğer yarısını saklarız baba; ileride işimize yarar.” 

“Ne demek istedin böyle diyerek?” diye sordu baba. 
“Şunu demek istedim” dedi çocuk sessizce. “Sana vereceğim baba… Yaşlandığında ve ben seni evden yollarken.”

Büyük bir sessizlik oldu. Baba, büyükbabanın önüne gidip tek kelime etmeden durdu. Ama büyükbaba anladı ve elini babanın omzuna koydu. Peter onları izliyordu. Ve büyük baba sessizce fısıldadı. “Tamam oğlum, kötü bir düşüncen olmadığını biliyorum.” Peter ağlıyordu. Ama önemi yoktu çünkü her üçü de ağlıyorlardı.

 Floyd Dell
Çeviri: Candan Selman 

Kılıçtan Keskin Öykülerin Samurayı Yukio Mishima

Yukio Mishima; Japonya’nın en çok tartışılan, en ilginç yazarlarından biri. 1925 doğumlu yazarın gerçek adı Kimitake Hiraoka. On iki yaşına kadar babaannesiyle büyüyen Mishima’nın çocukluğu kız arkadaşlarıyla oyuncak bebeklerle oynayarak geçer. Samuray kökenli bir aileden gelen büyükannenin yanından ayrılıp anne ve babasının yanın giden Mishima burada da sağlıklı bir çocukluk dönemi geçiremez. Babası sert bir disiplin altında oğlunu yetiştirmeye çalışırken, annesi ona bir sevgili gibi davranır. Eşcinsel eğilimleri olan Mishima’nın annesiyle ensest ilişki içerisinde olduğu söylentileri hayli fazladır. Yaptığı evlilik ise hasta annesine bir bakıcı bulma amacı doğrultusundadır. İlk mastürbasyonunu Aziz Sebastian’ın oklara hedef olmuş görüntüsünün bulunduğu tabloya bakarak yapan Mishima, daha sonra 1968 yılında Rampo Edogawa’nın romanından uyarladığı Kurotokage (Siyah Kertenkele) adlı filminde kendini Aziz Sebatian rolüne sokar.


Hayatı boyunca samuray değerlerini savunan yazar, 1970’de yarı askeri bir örgüt olan Tatenokai üyelerinden dört yoldaşıyla birlikte Japonya Silahlı Kuvvetlerinin Tokyo’daki bir kampını ziyaret ederek komutanı esir alırlar. İmparatorluğun hakları üzerine yazdıkları bir manifestoyu okurlar ve ardından Mishima, seppuku yani hara-kiri yöntemiyle intihar eder. Tatenokai üyelerinden biri olan Hiroyasu Koga ise intiharın tamamlanması için Mişima'nın başını kılıçla keser.

Hayatı boyunca üç kez Nobel Edebiyat ödülüne aday gösterilmiş 143 öykü, 20 roman, 52 oyun ve 13 makale yazmıştır Yukio Mishima; Japonya’nın en çok tartışılan, en ilginç yazarlarından biri.

Yazarlığın yanı sıra tiyatro yönetmenliği, aktörlük, müzisyenlik, dövüş sanatları ve mimariyle ilgilenen Yukio Mishima’nın başlıca eserleri:

Bir Maskenin İtirafları/ 1949
Aşka Susamak/ 1950
Yasak Renkler/ 1953
Dalgaların Sesi/ 1954
Golden Pavilion Tapınağı/ 1956
Kyoko’nun Evi/ 1959
Şölenden Sonra/ 1960
Denizi Yitiren Denizci/1963
Yaz Ortasında Ölüm /1966
Kaçak Atlar /1969
Şafak Tapınağı /1970


Tartışmalı yazar Mishima’nın tartışmasız en güzel öykülerinden biri, “Yaz Ortasında Ölüm” kitabından “Üç MilyonYen” öyküsüdür. Asuka’da yaşayan Kenzö ve Kiyoko fakir ve tutumlu bir çifttir. Muhabbet tellalı bir kadınla buluşup, ilk defa yapacakları bir iş hakkında konuşacaklardır. Her bakımdan doğru bir hayat yaşayan karı koca gecenin geç saatlerinde bir grup yaşlı ve zengin kadının önünde onları eğlendirmek için para karşılığı sevişeceklerdir. Okuyucu olarak öykünün sonuna kadar bu yaşanacak gerçekten habersiz karı kocanın bir alışveriş merkezinde vakit geçirmelerine tanık oluruz. Zaman zaman Kiyoko huzursuzluğunu ele verir, korktuğunu ve utandığını belli eder. Aynaların önünden geçerken ve karanlıkta kendini çıplak hisseder. Karısına göre daha çocuksu bir yapısı olan Kenzö tüm öykü boyunca onu geceye hazırlamaya ve rahatlatmaya çalışır. Eğlence merkezinde hazırlanmış gösterileri seyretmek, bir şekilde gösteri olacakları saatlere alışma çabasıdır. Eğlence, umut ve zenginliğin simgesi olan neon ışıkları tüm şehri olduğu gibi pagodayı da aydınlatmaktadır. Saflığın, umudun ve güzelliğin simgesi olan pagoda öykünün sonunda karanlığa gömülür. Geleneklerine bağlı bir yazar olan Mishima “Üç Milyon Yen” öyküsünde para yüzünden değerlerini kaybeden Japon toplumunu eleştirir. Fakirler fahişeye dönüşürken, zenginler de sapkın hale gelir. Şans için satın aldıkları kraker Kiyoko ve Kenzö’ya mutsuzluktan başka bir şey getirmez. Öykünün başından sonuna kadar yapacakları işten huzursuzluk duyan Kiyoko, öykünün sonunda kocası Kenzö’dan daha güçlü görünür. Parayı parçalayamayan Kenzö, para yerine krakerleri parçalamaya çalışır. Ama kir bir kere üstüne bulaşmıştır.


Candan Selman

Malihulya Ya Da Melancholia



Dünyanın sonunun geleceği aylar öncesinden bellidir ve insanoğlu  bu gerçeği istemeden kabullenmiş son geceye, yeni yıla girecekmiş gibi  hazırlanmaktadır.  Son an geldiğinde fonda çalan Quantanamera şarkısı ile ekran beyaza düşer ve ben yıllarca unutamayacağım bir sekansı hafızama kazıyarak  sinemadan ayrılırım. Yıl 1999, İstanbul Film Festivali, aylardan Nisan.





O güne değin izlemediğim türden bir “kıyamet” filmidir bu… Last Night (Son Gece); Kanadalı oyuncu Don McKellar’ın ilk uzun metrajlı filmi.  Patlamalı, koşuşturmalı, nefes tutmalı felaket filmlerine inat Quantanamera eşliğinde beni ağlatan ilk uzun virajlı filmim…
Sonraları  kimi zaman düz, kimi zaman dik, kimi zaman az ya da çok virajlı filme saptım. Bazen yönetmenin, bazen oyuncunun, bazen de hikâyenin büyüsüne kapılıp seçimler yaptım.






Bu sefer  ismiyle kendini bana gösterdi. Melankoli. Afişe yaklaştım. Kirsten Dunst gelinliğiyle kendini sulara bırakmış yatıyordu. Kulağımda Nick Cave, Kylie Minague ile düete başladı; “Where the wild roses grow…”


Filmlerinin çoğunu beğenerek izlemekle birlikte Lars Von Trier hayranı olduğumu söyleyemem size. Bazen uzak, bazen de yakın bulmuşumdur kendime. “Dalgaları Aşmak” onu ayrı tutuyorum hepsinden. Afişi; oyuncunun, yönetmenin ve filmin adını duyunca melankoli dalgaları aşıp bana ulaştı. Filmler üzerine hiçbir ön bilgi edinmeden; gözümü, kulağımı kapayarak izlemek isterim filmi. Bu da öyle oldu. Kapattım kendimi dünyaya ve sonunda melankoli ile baş başa…
Şayet filmi izlemediyseniz buradan sonra yazacaklarımı okumanızı önermem. Hızla sayfanın altına gidin ve mavi resimden itibaren okumaya devam edin. Yok ben filmi izledim ve her şeyi duymaya hazırım diyorsanız, buyurun sayfa sizin…
İki bölümden oluşuyor film. İki kız kardeşin adını alıyor bölümler; Justine (Kirsten Dunst) ve Claire (Charlotte Gainsbourg).  






Justine:
Büyük bir düğünle başlıyor filmimiz. Justine ile Michael’ın düğünü. Gelinin ablası Claire ve kocası John (Kiefer Sutherland) tarafından hiçbir masraftan kaçınılmayacak şekilde organize edilmiş, sabaha dek sürecek bir eğlence. Justine hüzünlü. Bir gelin için hüzün az laf. Mutsuzluk yüzünden okunuyor. Büyük malikâneye kapıdan girerken gözü gökyüzüne takılıyor. Samanyolu’ndaki kırmızı renkli yıldızı fark ediyor. Amatör astronom John, onun Akrep takım yıldızının kalbi Antares  olduğunu söylüyor.
Gecenin yıldızı olarak Justine’in kendi düğününe konsantre olamadığını, gece boyunca herkesten ve her şeyden kaçtığına tanık oluruz. Bir ara tek başına gidip gökyüzüne bakar, küçük yeğeni Leo’yu yatırır, küvete yayılır ve hatta yeni tanıştığı patronunun yeğeniyle kaçamak sevişir. Ve gecenin sonunda damat Michael onu terk ederek başlamadan bir evliliği sona erdirir. Ertesi gün kız kardeşiyle at binen Justine, kırmızı yıldızı gökyüzünde görememektedir.


Claire:
Ağır bir depresyon geçiren Justine bir süre önce düğünün yapıldığı ablası Claire ve eniştesi John’un malikânesine yerleşir. Yemek yemiyor, banyo yapmayı reddediyor, neredeyse hareket bile edemiyordur.
Kız kardeşiyle ilgilenen Claire’i huzursuz eden daha büyük bir sorunu vardır. Güneşin ardında gizli duran Dünya benzeri  oldukça büyük mavi bir gezegen olan Melankoli görünür olmuş, Dünya’ya yaklaşmaktadır. Bu durum eşi John’u oldukça heyecanlandırır. Bilim insanları  tarafından Dünya’nın yanından geçip gideceği söylenen Melankoli’yi oğluyla birlikte daha net izleyebilmek için teleskop bile satın almıştır.  Claire de heyecanlıdır ama onun heyecanı daha çok tedirginlikle örülüdür. Bazı bilir kişiler bu geçip gitme durumunu “Dünya ve Melankoli’nin Ölüm Dansı” olarak tanımlıyordur. John her ne kadar Claire’i rahatlatmaya çalışsa da Melankoli tüm ihtişamı ile ürpertici biçimde Dünya’ya doğru gelmektedir.
Kız kardeşi ile at binen Justine gökyüzünde Melankoli’yi ilk gördüğü an çok sevdiği atını dövmeye başlar. Artık bir sonun başlangıcına girdiğini hissetmektedir.



Evet Justine’in önsezileri oldukça güçlüdür ve nasıl olduğunu bilmediği bir şekilde olacakları hissedebiliyordur. O andan itibaren Melankoli gezegeni Dünya’ya yaklaşırken Justine’in içindeki melankoli uzaklaşmaya başlar. İlk bölümde düğünü kontrol etmeye çabalayan ablası Claire ise tüm soğukkanlılığını kaybetmiş, ne yapması gerektiğini bilememektedir. Claire geceleri korkudan uyuyamazken, Justine mavi gezegenle bütünleşmektedir.

Dünya zaten tüm pislikleriyle yaşanılası bir yer değildir ve bu yüzden Justine içindeki melankoliyi bir yana atıp yaklaşmakta olan Melankoli’ye kollarını açar.
İlk bakışta gerçekten mavi gezegen Dünya’ya selam verip gidiyor gibidir. Uzaklaşmakta olan Melankoli Claire’i ve John’u rahatlatır. Fakat sabah Claire eşi John’u ahırda atların yanında intihar etmiş olarak bulur. Melankoli geçip gitmemiştir, Dünya’ya daha da yaklaşmıştır. Yapacak bir şey yoktur. Claire önce oğlu Leo’yla kaçmaya çalışsa da dakikalar içinde kaçacak da bir yer olmadığını anlar.
Justine’in düğününü titizlikle organize etmeye çalışan Claire, kendilerini bekleyen sonu organize etmeyi başaramaz. Ne kendini, ne de oğlunu teskin edebilir. Düğün günü kendini kaybeden Justine ise ablasının tersine bilge bir edayla küçük Leo’ya korkmaması gerektiğini, sihirli bir mağara inşa ederek, onu gezegenden koruyacağını söyler.





Eski dilde malihulya Türkçe’de karasevda olarak bilinen melankoli; insanı ortada somut bir gerekçe yokken dahi mutsuzluk haline sokan ve yalnızlığa iten ruh halidir. Bir kara deliktir insanı yutan, dünyasını parçalayan… 
Lars Von Trier’in Melankoli’si de insanı bir karadelik gibi kendine çekiyor. Felaketler içten dışa, dıştan içe doğru gelebilir. Melankolik bir patlama dünyanızı yok edebilir. Don McKellar’ın Son Gece filminden sonra pek çok felaket filmi izledim. Ama yıllar sonra  Melankoli ile birlikte  Quantanamera çaldı yine içimde…

Meraklısına:
.Justine'in gelinliğiyle elindeki çiçek buketiyle çay üzerine uzanmış hali, John Everett Millais'ın "Ophelia " isimli tablosundan esinlenerek tasarlanmıştır.
.Lars Von Trier’in “Dalgaları Aşmak” filmindeki damat Stellan Skarsgård, Melonkoli filminde Justine’in patronunu oynarken, oğlu Alexander Skarsgård  bu sefer damat rolündeki Michael’ı oynamaktadır.
. Justine rolü için önce Penélope Cruz düşünülmüş ama Karayip Korsanları’nı bırakamayan Cruz’un yerine Kirsten Dunst getirilmiş.
.Film süresince John golf sahasında 18 adet delik bulunduğunu özellikle vurgular. Ama finale doğru Claire  yanında bayrağı bulunan 19. deliğin yanından geçer. Lars Von Trier’e göre “19.Delik” Limbo’dur; Cehennemin sınır noktası…


Candan Selman

Milgram Deneyi; “Lütfen devam edin!”




"İnsan en zalim hayvandır."
Friedrich Nietzsche

Maddi sıkıntılar çeken, hayatını düzene sokmayı bir türlü beceremeyen iyi bir adam düşünün. Her şeyin kötüyü gittiği bir anda aldığı teklifle tüm hayatı bir anda değişen bir adam. Elliot’un günün birinde telefonu çalar on üç bölümden oluşacak bir yarışma programına katılmak isteyip, istemeyeceği sorulur. Elliot, gizli kameralar vasıtasıyla izlenecek, her bölümde verilen görevleri yerine getirecek ve her başardığı aşamada banka hesabına ödemeler yapılacaktır. Görevlerin her biri, bir öncekinden zorlu olup, para ödülü de o derece artış gösterecektir.
2014 yapımı 13 Sins (13 Günah),  Chookiat Sakveerakul’un yönettiği, 2006 Tayland yapımı 13: Game Sayawng (13 Ölüm Oyunu) adlı filmin tekrar çekimi. Her iki filmde de ödüle ulaşmak için zorlu bir mücadeleden geçen iki masum karakterin, otoriteye itaat ederken yaşadıkları değişime,  oyunların derecesi arttıkça insanlıktan çıkışlarına tanık oluyoruz.
Sineği yakala, öldür ve ye komutu ile başlayıp, hayal gücünün sınırları zorlayan şeytani görevlerle karşılaşan oyuncular, sıradan bir insanın koşullara bağlı olarak bir canavara dönüşebileceği tezini doğrular niteliktedir.
Gerçek hayatta ucunda bir ödül olmaksızın otoriteye itaat eden, masum insanlara işkence yapan pek çok zalim var.  Emirlere uydukları gerekçesiyle diğer vatandaşları katletmiş, görevlerini yaptıklarını düşünerek insanlıkların çıkmış binlerce kişi.

“Bu satırları yazdığım esnada, üstümden beni öldürmeye çalışan uçaklar geçiyor. Bana kişisel olarak düşmanlıkları yok, benim de onlara. Onlar sadece, nasıl derler ‘görevlerini yapıyorlar.’ Çoğu eminim ki gerçek hayatlarında asla cinayete teşebbüs etmeyecek kadar kibar, yasalara uyan kimseler. Öte yandan, biri beni parçalara bölmekte başarılı olursa, bundan böyle uyku da uyuyamayacak.” George Orwell

Avrupalı Yahudilerin, Nazilerce soykırıma uğraması tarihin en kirli eylemlerinden biridir. Nazi subayları üstlerinden aldıkları emirler ile vicdanları arasında bir seçim yapmak zorunda kaldıysalar, bu seçimin kazanan tarafı otoriteye itaat olmuştur.
20. yüzyıl psikolojisinin en ünlü ve tartışmalı figürlerinden biri olan Stanley Milgram, Nazi savaş suçlusu Adolf  Eichmann'ın Kudüs'te yargılanmaya başlamasından sonra yaptığı deneyle şu soruya cevap aradı;
" Eichmann ve soykırımda yer alan milyonlarca asker, sadece emirlere itaat ediyor olabilirler miydi? Hepsi bu suça ortak sayılmaz mı?”
1960’ların başlarında, Yale Üniversitesi’nde araştırmacı olan Stanley Milgram, bir “şok makinesi” yaptı ve insanların; kendileri gibi sıradan insanları cezalandırırken ne kadar ileri gidilebileceklerini görmek için bir gazete ilanıyla kendine denekler aradı. 20-50 yaşları arasında gönüllülerin katılımıyla oluşacak deneyin karşılığında, katılımcılara 4.50$ ödenecektir. Denek, deneyi yarım da bıraksa, bu parayı almaya hak kazanacaktır. 
 Yüzlerce sıradan Amerikalıyı bir bodrum laboratuarına sokup deneylere başlayan Milgram, deneklere deneyin gerçek amacını açıklamaz. Denekler “öğrenmede cezanın etkisi” üzerine yapılan bir deneyin parçası olduklarını sanırlar. Katılımcılardan birinin öğretmen, diğerinin ise öğrenci rolü üstleneceği söylenir. Öğretmen olan denek, öğrenci deneğe sözcük çiftlerinden oluşan bir liste okuyacak aldığı her yanlış cevap karşılığında öğrenci deneği elektrik şoku ile cezalandıracaktır.
Katılımcıların bilmediği noktalardan biri de öğrenci denek rolünü aslında projenin bir parçası olan aktörlerin oynadığıydı. Gelen denekler her koşulda öğretmen rolünü üstlenmek durumundaydılar. Deneyin asıl odak kişisi öğretmendir. Öğrenci denek bir sandalyeye oturtulup, hareketlerini kısıtlamak amacıyla kolları sabitlenir ve bileğine bir elektrot takılır. Bu yapılan sözde işlemleri gören öğretmen denek, gerçek deney odasına alınıp, elektro şok jeneratörünün önüne oturtulur.
Cihazda yatay olarak sıralanmış, 15 Volt’tan 450 Volt’a kadar 15’erlik aralıklarla çıkan 30 düğme vardır. Cihazda “HAFİF ŞOK”tan, “TEHLİKE- AĞIR ŞOK”a kadar ayıran etiketler de mevcuttur.
Aslında hiç elektrik şoku almayan öğrenci denek aktörler verdikleri her yanlış cevapta, aldıkları elektriğin acısıyla seslerini biraz daha yükseltirler. Deneğin amacı emri almış deneğin, kurbana uyguladığı şiddeti hangi seviyeye kadar götürebileceğini görmektir. Aktörden gelen acı çığlığını duyan öğretmen denek her tereddüt ettiğinde, otorite ona devam etmesini emreder.
  1. Lütfen devam edin.
  2. Deney gereği devam etmeniz gerekmektedir.
  3. Devam etmeniz gerçekten çok önemlidir. 
  4. Başka seçeneğiniz bulunmuyor, devam etmek zorundasınız.

Deneyin sonunda, deneklerin %65'i,  otoriteye itaat ederek,  450 voltluk en yüksek derecede elektriği öğrenci konumundaki aktöre uygulamıştır.
Milgram ulaştığı sonuçları açıklayan iki ana kuram geliştirdi.
Uyum Kuramı; Karar verme konusunda, özellikle bir kriz ortamında karar verme konusunda hiçbir deneyimi veya yeteneği olmayan bir denek, kararı gruba ve gruptaki hiyerarşiye bırakır. Grup bir davranışsal model oluşturur.
Araçlaşma Kuramı; Milgram’a göre, “itaatin özü, bir insanın kendisini başka bir insanın isteklerini gerçekleştiren bir araç olarak görmesi, böylece kendi davranışlarından kendisini sorumlu hissetmemesidir. Kişinin bakış açısındaki bu kritik kayma gerçekleştiği zaman, itaatin tüm öznitelikleri bunu izler”. Bu temel olarak askeri açıdan otoriteye saygının temelidir; askerler üstlerinin emirlerini ve komutlarını, sorumluluğun subaylarda olduğunu bilerek yerine getirirler.
 İtaat ederken sorumluluğun kendisinden çıktığını hisseden, bir görevi yerine getiriyor olmanın egosuyla büyük bir güce hizmet ettiğini sanan insanoğlu, yıkıcı bir yok etme sürecinin de parçası olabiliyor.       
Platon’dan Hobbes’a kadar otoriteye itaat kavramı tüm dönemlerde analiz edilmiş, ahlaki yargılar ve vicdanın üstünlüğü ne denli etkin olup, olmadığı sorgulanmıştır.
XVIII. yüzyılda "Otorite doğaya aykırıdır” diyen Godwin’in aksine, insanın doğası, otoritenin ‘gizli çekiciliği’ altında ezici güç olmayı sürdürüyor. Tarihin sadistler antolojisi, sayfalarını çoğaltmaya devam ediyor.
                                                                                                                      Candan Selman


Etrafta Kimsenin Olmadığı Ormanda

" Uzak bir ormanda bir ağaç devrilirse ve çevrede hiç kimse yoksa ağaç devrilirken ses çıkarır mı? "  Dünyada ve gökyüzündeki tüm ...