5 Aralık 2017 Salı

Üç Milyon Yen


“Saat dokuzda mı buluşacağız?” diye sordu Kenzö.

“Dokuzda demişti, giriş katındaki oyuncak mağazasında,” diye cevapladı Kiyoko. “Ama orası konuşmak için gürültülü bir yer, ben de ona üçüncü kattaki kafeyi önerdim.”

“Bu iyi bir fikir.”

Genç karı koca Yeni Dünya Binası’na doğru yaklaşırken tepedeki neon ışıklı pagodaya* baktılar.

Bulutlu ve kasvetli bir geceydi. Yaza girerken yağmurlar mevsiminde sık sık rastlanan türden. Neon ışıklı alçak göğü rengarenk boyamıştı. Zarif pagoda bir yanıp bir sönen ışıklar arasında büyüleyici görünüyordu. En çok da bütün neon ışıkları bir anda söndüğünde ve aniden yandığında bile gözler önünde olan pagoda daha da güzelleşiyordu. Bütün Asuka’dan gözüken pagoda, Gourd Poud’u kaplamış, Asuka gecelerinin yerini tayin eden bir sınır taşına dönüşmüştü.

Kenzö ve Kiyoko için pagota tüm saflığıyla her yeri kuşatmış, ulaşılmaz bir hayatın hayali gibiydi. Park alanındaki yan yana duran parmaklıkların önünde bir süre daha boş gözlerle yukarıya doğru baktılar.

Kenzö bir atlet, ucuz bir pantolon ve tahta sandaletler giyinmişti. Açık tenliydi ama omuzlarının biçimi ve göğsü güçlü görünüyordu. Kaslı vücudunda koltukaltındaki kıvrımdan fırça gibi siyah kıllar çıkmıştı. Kolsuz bir elbise giyinen Kiyoko’nun ise Kenzö’nun isteği doğrultusunda koltukaltları her zaman ki gibi traşlıydı. Kiyoko’nun vücudundaki kıllar çıkmaya başladığında bu her ikisine de acı veriyordu ve beyaz teninde fışkıran kıllar konusunda Kiyoko çok takıntılıydı.


Kiyoko’nun küçük yuvarlak bir yüzü vardı. El örgüsü şirin bir elbise giyinmişti. Kararlı ve ciddi küçük bir hayvana benziyordu. Görür görmez güveneceğiniz bir tipti ama düşüncelerini ele vermeyen bir yüze sahipti. Kolunda pembe plastik geniş bir çanta asılıydı ve aynı zamanda Kenzö’nun soluk mavi tişörtü. Kenzö elleri boş dolaşmayı severdi.

Kiyoko’nun gösterişsiz saçlarından ve makyajından tutumlu insanlar oldukları hemen anlaşılıyordu. Bakışları netti ve başka erkekler için vakti yoktu.


Park alanını geçip karanlık yoldan Yeni Dünya’ya girdiler.


Büyük mağazanın giriş katı envai çeşit renklerde muhteşem parıltılı ve ucuz eşya yığınlarıyla doluydu. Satıcı kızlar eşyaların arasında ciyaklıyorlardı. Serin floresan ışığı etrafı aydınlatıyordu. Tokyo Kulesi’nin rastık taşından yapılmış modelinin önündeki koruda Tokyo manzarasının boyalı olduğu bir ayna asılıydı. Kenzö ve Kiyoko karşı duvarda duran yazlık elbise ve kravat yığınlarının aynadaki yansımasının yanından geçip gittiler.


“Böyle aynalarla dolu bir yerde bulunmaya dayanamıyorum,” dedi Kiyoko. “Bu beni utandırıyor.”


“Utanacak bir şey yok,” diye sertleşti Kenzö. Karısının sözlerini ciddiye alırdı. Ve yine yerinde, duruma uygun bir cümle kurmuştu. Karı koca oyuncak bölümüne geldiler.


“Oyuncak bölümünü sevdiğini biliyor. O yüzden burada buluşalım dedi.”

Kenzö güldü. Trenler, otomobiller ve uzay mekikleri arasında mutluydu. Ona buna dokunup, hiçbir şeyi satın almaması Kiyoko’u her zaman utandırırdı. Onu kolundan tutup, tezgahtan uzaklaştırdı.

“Erkek çocuk istediğin çok belli. Şu baktığın oyuncaklara bir bak.”

“Erkek ya da kız olmasını çok fark etmez. Sadece bir an önce olsun istiyorum.”


“İki yıl daha, hepsi bu.”


“Her şey planladığımız gibi.”


Kazandıkları paraları dikkatli bir şekilde ayırıp, plan X için, plan Y için ve plan Z için diye etiketlendirip, biriktiriyorlardı. Bir çocuğa kesinlikle plana uygun zamanda sahip olmalıydılar. Çocuk özlemleri ne kadar büyük olursa olsun, plan X için gereken para elde edilinceye kadar beklemeleri gerekiyordu. Çamaşır makinesi, buzdolabı, televizyon gibi bir çok ihtiyaçtan dolayı gidişata bakıp, plan A, plan B ve plan C için gerekli parayı kazanmayı beklediler. Plan A ve plan B’yi hallettiler. Plan D için ise biraz daha paraya ihtiyaçları var. Bu yüzden de gardıropları biraz boş. Kıyafetler her ikisinin de çok ilgisini çekmiyor. İhtiyaçları küçük bir dolaba sığacak kadar ve tek ihtiyaçları kışın onları sıcak tutacak bir şeyler.

Büyük harcama yaparken her zaman dikkatliydiler. Katologları inceliyor ve çeşitleri karşılaştırıyorlardı. Ürünü daha önce satın almış insanlar fikir danışıyorlar ve sonunda da Okachimachi’deki toptancıya gidip, alışverişlerini yapıyorlardı.


Çocuk hala onlar için ciddi bir sorumluluktu. İlk başta güvenli bir yaşam ortamı hazırlamaları için gerekli para kazanılmalıydı. Hatta ailenin durumdan utanç duymaması için gerekenden daha çok para kazanılmalıydı. En azından çocuk büyüyünceye kadar ki dönem için. Kenzö bu konu hakkında çocuk sahibi olan arkadaşlarıyla konuştu. Süt tozu için bile harcadıkları para onu epey düşündürdü.

Planları gayet düzgün işliyordu ama fakir olmanın da ayıplanacak bir şey olmadığının bilincindeydiler. Plan doğrultusunda çocuk için gereken ortam yaratılacak ve çocuk aileye katıldığında refah dolu günler onları bekliyor olacaktı. Sonunda gelecek güzel günlerin çok uzak olmadığını anladılar. Önlerindeki ışığa doğru gözlerini dikip baktılar.


Kenzö en çok umuttan yoksun yaşayan çağdaş Japon gençlerine sinirleniyordu. Öyle derin düşünen bir adam değildi ama dinsel inançları vardı. Eğer bir insan doğaya saygı gösterir, ona itaat eder ve kendi için çalışırsa, yollar bir şekilde önünde açılırdı. Yapılması gereken ilk iş evliliğin kurulu düzenine saygı göstermekti. Umutsuzluğun en büyük panzehiri karı kocanın birbirine duyduğu güvendi.


Neyse ki Kiyoko’ya aşıktı. Bu yüzden gelecek onun için umut doluydu. Tek yapması gereken doğanın onun için sunduğu koşulların peşinden gitmekti. Bugün ve yarın başka kadınlar ona doğru adımlar atacaklardı. Ama Kenzö bu durumdan alacağı zevkin doğal bir zevk olmayacağını her zaman bilecekti. Bu yüzden Kiyoko’nun son günlerdeki sebze ve balık fiyatlarının artışı hakkında yaptığı şikayetleri dinlemeye devam etti.

Karı koca marketi dolaşıp, oyuncak bölümüne geri döndüler.

Kenzö’nun gözleri daha önce baktığı bir oyuncağa takıldı. Uçan cisimlerin bulunduğu bir istasyon. Metal bir levhanın üzerine kurulmuş ayrıntılı bir mekanizma, sanki pencereden bakılıyormuş havası verilerek boyanmıştı. Ortada bulunan kontrol kulesinde ışık yanıp sönüyordu. Koyu mavi plastikten yapılmış uçan cisimler olması gerektiği gibi havada asılıydı. İstasyon tam bir uzay görünümündeydi ve arkada duran metal levha üzerinde; yıldızlar, bulutlar ve bildik halkalarıyla Satürn gezegeni vardı.


Yaz gecesinin parlak yıldızları tüm görkemiyle gözler önündeydi. Metal yüzey üzerindeki boya öyle güzeldi ki bu kasvetli gecede kim olsa kendini oyuncaktaki gökyüzünde düşlerdi.

Kenzo birden kendini ileri doğru öyle bir attı ki Kiyoko onu durduramadan Kenzö uzay istasyonuna çarptı.

Uzay gemileri tavana doğru gidip gelmeye başladı.


Satıcı kız söylenerek oyuncağın yanına geldi.


Uzay oyuncağının tam karşısındaki tezgahta pastalar satılıyordu. Masanın tam ortasına da milyon yen krakerleri dizilmişti.


“Tam içindeyiz!” diye tezgaha doğru koştu Kenzö.


“Ne demek tam içindeyiz?” diye sorarak utangaç bir şekilde satıcı kızdan, kocasına doğru döndü Kiyoko.

“Krakerlerin konumuna bak. Bu iyi şans demek. Bundan hiç şüphem yok.”

Dikdörtgen krakerler büyük kağıt para şeklinde yapılmıştı ve banknot şeklindeki krakerlerin üstünde “bir milyon yen” yazılıydı. Krakerlerin üzerindeki jelatinde ise kağıt paralarda bulunan Prens Shotoku yerine kel mağaza sahibinin fotoğrafı duruyordu. Her paket içinde üç adet büyük kraker bulunuyordu.


Kiyoko itiraz etse de elli yen tutan üç adet krakeri Kenzö iyi şans getirsin diye satın aldı. Hemen paketini açıp birini Kiyoko’ya verdi, diğerini kendine sakladı. Üçüncü kraker ise Kiyoko’nun çantasına girdi.


Kenzö güçlü dişleriyle krakerden bir ısırık alınca önce tatlı sonra da hafif acımsı bir tat ağzına yayıldı. Kiyoko fare gibi krakeri azıcık kemirdi. Bu bile onun için büyük bir lokmaydı.


Kenzo yere düşen uzay gemilerini oyuncak tezgaha geri götürdü. Satıcı kız oyuncakları alırken oldukça sinirliydi.

Uzun boylu Kiyoko’nun küçük olmasına karşın dik göğüsleri vardı. Bu yüzden de güzel görünürdü. Kenzö’yla yürüdüğü zamanlar onun gölgesinde saklanıyor gibi dururdu. Sokakta karşıdan karşıya geçerlerken Kenzö ona sarılır, sağına soluna bakar onu bedeniyle korurdu.


Kenzö uysal kadınları severdi. Karısı da zaten böyle bir kadındı ve her zaman karar verme işini kocasına bırakırdı. Kiyoko hiç gazete okumazdı ama ev işleri konusunda çok titizdi. Elinde bir fırça tuttuğunda ya da takvim yaprağını çevirirken ya da yazlık bir kimonoyu katlarken yaptığı işle bütünleşirdi. Banyoda yıkanır gibi kendi dünyasını da yıkar, temizlerdi.


“Dördüncü katta bir kapalı eğlence merkezi var. Orada zaman geçirebiliriz,” dedi Kenzö. Kiyoko sessizce onu asansöre kadar takip etti ama dördüncü kata ulaştıklarında kocasının belini çekiştirdi.


“Para tuzağı burası. Her şey çok ucuz ama buna aldanıp, çok harcama yapıyor insan.”


“Konuşmaya gerek yok. Bu bizim güzel bir gecemiz ve kendine hadi bu seferlik böyle olsun dersen gözüne çok da masraf gibi gözükmez.”
“Bu seferlik böyle mi olsun? Hadi bir kere hadi bir daha derken artar böyle günler.”
Kiyoko’nun ciddi görüntüsü birden silindi. Kahverengi kraker parçası dudağına yapışmıştı.

Bunu fark eden Kenzö; “dudağını sil,” dedi. “Komik görünüyorsun.”

Kiyoko yanlarındaki sütunda bulunan aynaya baktı. Küçük parmağının tırnağıyla kırıntıyı temizledi.

“Denizler Altında Yirmi Bin Fersah” yazılı kapının önüne geldiler. Sivri kayalar tavana kadar uzanıyordu ve denizaltı görünümündeki bir odanın penceresinden bilet satışı yapılıyordu: yetişkinler için kırk, çocuklar için yirmi yen.

“Kırk yen çok fazla,” dedi Kiyoko aynadan başını çevirirken. “Bu kartondan yapılmış balık resimlerine bakınca insanın iştahı kesiliyor ve üstelik kırk yene en pahalı balıklardan kaç kilo balık alınır.”

“Dün bir parça siyah mercan için kırk yen diyorlardı. Ah insan ağzında bir milyon yeni çiğnerken bu tarz konuşmalar yapınca kendini dilenci gibi hissediyor.”

Tartışma sona erdi ve Kenzö biletleri satın aldı.

“Şu krakeri çıkar artık kafandan.”
“Ama iyi oldu tam da acıkmışken karşımıza çıktı.”

“Satın aldık işte tamam.”

Tren rayına benzeyen bir platform üzerinde altı adet küçük araba şeklinde vagon sıralanmıştı. Belirli aralıklarla ardı ardına dizilen vagonlar iki kişinin sığabileceği şekilde dizayn edilmişti. Üç ya da dört çift daha onlar gibi bekliyordu. Kenzö ve Kiyoko vagonun birine bindiler. Aslında iki kişi için oldukça dar bir araçtı. Kenzö kolunu karısının çıplak omzuna attı.

Operatör kibirli bir şekilde düdüğünü öttürdü. Kenzö’nun kolundaki ter soğumuş, Kiyoko’nun omzunu ve sırtını tutarken kaskatı olmuştu. Üst üste duran çıplak iki kol, bir böceğin kanatlarına benziyordu. Vagon sallanmaya başladı.

“Korkuyorum,” dedi Kiyoko. Yüzündeki ifade gerçekten korktuğunu belli ediyordu.

Ardı ardına sıralanmış vagonlar kayalardan yapılmış siyah bir tünele doğru yol aldı. İçeriye girer girmez karşılarına eğimli bir yol çıktı. Yankılanan sesler kulakları sağır edecek cinstendi.

Yeşil pulları parıldayan büyük bir köpekbalığı kafalarının üzerinden öyle bir geçti ki Kiyoko ördek gibi başını aşağıya daldırdı. Genç kocası kendisine yapışan Kiyoko’ya bir öpücük kondurdu. Köpekbalığının ardından araba tekrar bir virajı dönüp, kapkaranlık bir bölüme girdi. Kenzö’nun dudakları hala karısına kenetlenmiş durumdayken küçük bir balık önlerinde belirdi. Zıpladı, kayboldu ve tekrar göründü.

Karanlık Kiyoko’nu garip bir şekilde utangaç hale getirdi. Arada çıkan şiddetli sarsıntılar ve korkutucu sesler onu kendine getiriyordu. Karanlık tünellere girdikçe kocası ona daha da sarılıyor ve Kiyoko kendini çıplak hissediyor, kıpkırmızı kesiliyordu. Zifiri karanlık öyle koyuydu ki üstündeki elbise onu hiç örtemiyor gibiydi. Karanlık bir kulübede oyun oynayan bir çocuk olduğunu düşlemeye çalıştı. Karanlıkta açan bir çiçek gibi kırmızı bir ışık önlerinde parladı ve Kiyoko bir çığlık attı. Okyanusun dibinden büyük bir fenerbalığı ağzını onlara doğru kocaman açtı. Etrafındaki mercan zehirli yeşil su yosunlarıyla birlikte onunla savaşıyor gibiydi.

Kenzö yanaklarını karısının yanaklarına yasladı. – Kiyoko ona sımsıkı yapıştı- Kenzö bir yandan karısına sarılıyor bir yandan da onun saçlarıyla oynuyordu. Vagonun hızıyla karşılaştırılınca Kenzö’nun parmak hareketleri oldukça yavaştı. Kiyoko kocasının eğlendiğinin farkındaydı. Üstelik korkuyor olması onu daha da eğlendiriyordu.

“Bitiyor mu? Korkuyorum,” dedi ama gürültü arasında sesi pek duyulmadı.

Bir kez daha karanlığa girdiler. Hala korkmasına karşın, Kiyoko daha cesur görünüyordu. Kenzö’nun kolları onu sarmıştı ve korkacak ya da utanacak bir şey yoktu. Çünkü umut onları hiçbir zaman terk etmemişti. Tıpkı gerilim gibi mutluluk da hep yanlarındaydı.

Büyük pis bir ahtapot önlerinde belirdi. Kiyoko bir kez daha çığlık attı. Kenzö onu ensesinden öptü. Ahtapotun büyük dokungaçları tüm mağarayı sardı gözlerinden etrafa vahşi bir ışık yayıldı.
Son dönemeçteki yosunlar ormanında onları boğulmuş bir ceset bekliyordu.
Sonunda tünelin ucunda ışık belirdi. Vagon yavaşladı ve rahatsız edici gürültü azaldı. Aydınlık platformda üniformalı bir adam uzanıp vagonu durdurdu.

“Bu kadar mı?” diye sordu Kenzö.

Adam “evet” dedi.
Kiyoko doğrularak platforma çıkarken kocasına fısıldadı : “Kırk yen verdiğin için kendini kötü hissediyor olmalısın.”

Kapıya geldiklerinde krakerlerini karşılaştırdılar. Kiyoko çeyreğini, Kenzö da yarısını yemişti.

“Hala bitiremedik,” dedi Kenzö. “Öyle korktuk ki yemek aklımıza gelmedi.”

“İyi işte mutlu olmalısın.”

Kenzö’nun gözleri üzerinde parlak bir yazı olan başka bir kapıya takıldı. Hareket eden elektronik tabelada “Sihirli Dünya” yazıyordu. Gümüş ve altın renkli puanlardan yapılmış elbiseler giyen bir grup cücenin bulunduğu resme baktılar. Cücelerin gözlerinden mavi ve yeşil ışıklar çıkıyordu. İçeri girmeyi teklif etmeye çekinin Kenzö duvara doğru yanaşarak krakerini yemeye koyuldu.

“Otoparktan geçişimizi hatırlıyor musun? Işık gölgemizi birkaç adım önümüze düşürmüştü. O zaman aklıma komik bir şey geldi. İkimizin gölgesinin yanında küçük bir erkek çocuğunun gölgesi. Elinden tutmuşuz, yürüyoruz. Sonra bir baktım gölge elimi bıraktı yanımızdan ayrıldı.”

“Hayır!”

“Sonra etrafıma baktım. Arkamızdaki insanlarmış. Top oynayan iki şoförden biri kaçan topun ardından koşmuş.”

“Bir gün bu da olacak. Üçümüz gezmelere gideceğiz.”


“ Onu buraya getiririz.” Kenzö duvardaki tabelayı işaret etti. “Bu yüzden nasıl bir yer diye önce girip, bir bakmalıyız.”
Kiyoko bu sefer bir şey söylemedi. Kenzö bilet penceresine doğru yöneldi.

Muhtemelen yılın kötü bir zamanı olduğu için Sihirli Dünya pek gözde bir mekan değildi. İçeride yapay çiçeklerin bulunduğu bir patika onları bekliyordu ve bir müzik kutusu çalıyordu.
“Bir gün bir ev inşa edersek böyle bir patikamız olsun.”

“Ama çok çirkin,” diye itiraz etti Kiyoko.

Nasıl olur da kendileri için bir ev yapabilirlerdi? Bir ev yaptırma fikri ikisinin de hesapları arasında yoktu. Ama tabi düşünülebilirdi. Hayal ettikleri sürece isteklerinin doğal olarak gerçekleşmesi mümkündü. Bu gece nasıl olduysa içlerinden geçen her türlü düşünceyi ve hayali dile getirmişlerdi. Kiyoko bunu milyon yen krakerlerine bağlıyordu.

Müthiş güzellikteki yapay kelebekler, yapay çiçeklerden bal topluyorlardı. Bazıları kocamandı ve yarı şeffaf kırmızı kanatlarının üzerinde sarı ve siyah benekleri vardı. Kelebeklerin yuvarlak gözlerindeki minik ampuller yanıp, sönüyordu. Günbatımının ışığı plastik çiçeklere ve çimenlere yumuşak bir hava veriyordu. Belki de bu sisli görüntünün gizemi yerden havalanan tozlardı.
Okları takip ederek girdikleri ilk odada bir simetri sorunu var gibiydi. Zemin ve eşyalar odada anlamsız bir biçimde asılı duran karşılama notunu işaret ediyordu.
“Burası yaşamak isteyeceğim türde bir ev değil,” dedi Kenzö tahtadan yapılmış sarı lalelerin bulunduğu masaya yaklaşarak. Kelimeler ağzından kesin bir istek gibi çıkmıştı. O bunun farkında değildi ama öyle kendinden emin konuşmuştu ki karşısındaki ister istemez durumu kabul edecekti. Hayal kurarken başkalarının hayallerini küçümsemek aslında çok da garip bir şey değildi.

Masaya dayanan Kiyoko’yu karşısında atletiyle konuşan kocasına bakıp, gülümsedi. Çok evcil bir hali vardı. Pazar tatilini kendi istekleri doğrultusunda geçiren bir adam, saçma sapan yerleştirilmiş eşyaların bulunduğu bir odada günü sonlandırıyor.

“Böyle bir yerde yaşayabilirsin diye düşünüyorum,” dedi Kiyoko. Pille çalışan bir bebek gibi kollarını açıp tahta lalelerin hizasına gelerek kollarını kocasına doladı.
Kenzö’nun ciddi duran kaşları aşağıya düştü ve gülümsedi. Kendisine yaklaşmış olan yanağı öptü ve krakerinden kabaca bir ısırık aldı.

Daha sonra gıcırdayan bir merdivenden, sallanan bir geçitten, alçak bir köprüden ve canavar kafalarının bulunduğu parmaklıklı bir yoldan geçtiler. Daha dolaşacak pek çok yer vardı ama içerisi onlara fazla sıcak geldi. Kenzö önce kendi krakerini sonra da karısınınkinden arta kalanları bitirdi. Balkona açılan bir kapının önündeki sallanan ata bindi ve akşam rüzgarıyla serinlemeye çalıştı.
“Saat kaç?” diye sordu Kiyoko. “Dokuza çeyrek var. Hadi çıkıp, dokuza kadar oyalanalım.” “Susadım, kraker çok kuruymuş.” Elinde tuttuğu Kenzö’nun tişörtünü yelpaze gibi kullandı.

“Bir dakika içinde içecek bir şeyler buluruz.”

Geniş balkonun bulunduğu yerde akşam rüzgarı serin serin esiyordu. Kenzö kollarını açıp kocaman gerindi. Karısının yanındaki parmaklıklara dayandı. Çıplak kolları siyah parmaklıklara değince gecenin nemi onu ıslattı.

“Geldiğimizde hava bu kadar serin değildi.”


“Aptal olma,” dedi Kenzö. “Burası yüksek de ondan.”

Aşağıdaki açık hava eğlence parkının siyah makineleri uyuyor gibiydi. Atlı karıncanın boş koltukları gecenin neminden dolayı ıslaktı. Çarpışan arabaların arasında duran demir sütunlar buz gibi görünüyordu.
Solunda bulunan restoran eğlence parkıyla karşılaştırılınca oldukça hayat doluydu. Yukarıdan kuş bakışı büyük mekana incelediler. Her şey bir tiyatro sahnesi gibi görünüyordu: küçük kulübelerin çatıları, onları birbirine bağlayan geçitler, bahçedeki dere ve göller, taş fenerler, geleneksel Japon odaları ve içlerinde kırmızı kuşaklarıyla servis yapan kimonolu kızlar ya da dans eden geyşalar. Fenerlerin beyaz saçakları ve üstündeki yazılı harfler olağanüstü güzel görünüyordu.

Rüzgar; restorandaki sesleri yukarı kadar çıkartıyordu. Ve aslında kasvetli olan bu yaz gecesine mistik bir güzellik katıyordu.

“Çok pahalı bir yer olduğuna bahse girerim,” dedi Kiyoko her zaman ki gibi en romantik konuşmasını yaparak.
“Elbette. Sadece aptalların gittiği bir yer.”
“Hıyarları çok lezzetli o yüzden biraz pahalı dediklerine eminim. Sence bir hıyar kaç paradır orada?”
“İki yüz belki.” Kenzö tişörtünü alıp, giyindi.

Kiyoko kocasının düğmelerini iliklerken konuşmayı sürdürdü: “Müşterilerinin aptal olduğunu düşünüyorlardır herhalde. Bir hıyarın on katı fiyatında. Yirmi yene en kalitelisini satın alırsın.”

“Evet bayağı ucuzmuş.”

“Önümüzdeki haftadan sonra fiyatlar daha da düşer.”

Dokuza beş dakika kalmıştı. Üçüncü kattaki merdivenlerin yanına gelip, aşağıdaki kafeye baktılar. İki krakeri de yemişlerdi. Üçüncüsü ise Kiyoko’nun çantasına yumuşamaya başlamıştı.
Yaşlı kadın sabırsız bir insandı bu yüzden de erkenden gelmişti. Caz orkestrasının yanındaki oturduğu koltuk her yeri rahatlıkla görebileceği bir konumdu. Bir tek müzisyenlerin arkasındaki palmiye saksılarının olduğu bölümü göremiyordu. Yazlık kimonosuyla yaşlı kadın, pek de ortama uygun giyinmiş görünmüyordu.

Orta yaşını çok geçmemiş, minyon bir kadındı. Temiz sıradan ve güzel bir yüzü vardı. Konuşurken yüzünde pek çok mimik oluşuyordu. Gençlerle anlaştığı için kendiyle gurur duyuyor olmalıydı.

“Siz de bana eşlik edersiniz diye düşünüp, beklerken pahalı bir şeyler ısmarladım.” Üstünde meyvelerin takılı olduğu uzun şık bir bardak kadının önüne kondu.

“Çok cömertsiniz, soda bizim için yeterli olur.”

Uzun ve gergin parmaklarıyla yaşlı kadın kaşığına uzandı ve bardağın içindeki kremayı karıştırdı. Bir yandan da her zaman ki gibi canlı canlı konuşmayı sürdürdü.

“Burasının gürültülü olması güzel bu sayede kimse konuşmalarınızı duyamaz. Bu gece Nakano’ya gideceğiz. – Sanırım telefonda bahsetmiştim sıradan bir eve gideceğiz.- Düşünebiliyor musunuz müşterilerimiz mezunlar toplantısı yapan ev hanımları. Günümüz zengin kadınları fazla bir şey bilmezler. Böyle bir fikir akıllarına zor gelmiş olmalı. Her neyse, onlara sizden bahsettim. Onlar da bir tek sizi istediler. Yani öyle bu işin uzmanı birilerini istemiyorlar, anlarsınız işte. Ve onlara karşı mahcup duruma düşmek istemiyorum. Ev sahibi kadına iyi bir fiyat önerdim. O ise bunu ucuz buldu ve eğer sizden memnun kalırsa güzel bir bahşiş de vereceğini söyledi. Tabi piyasa fiyatları hakkında hiçbir fikri yok. Ama şimdi sizin işinizi çok iyi yapmanızı istiyorum. Tabi size ne yapmanız gerektiğini anlatmama gerek yok ama onları memnun edersek bundan sonra başka zengin müşteriler de bulabiliriz. Tabi ikinizi birden isteyecek başka müşteri bulmak kolay olmayacak ama şimdi bunu düşünmüyorum. Sadece beni utandırmayın yeter. Her neyse ev sahibi kadın önemli bir adamın eşi ve bizi Nakano İstasyonu’nun önündeki kafenin orada bekleyecek. Daha sonra olacakları biliyorsunuz. Bizi eve taksiyle götürecek ama karışık yollara saparak kafamızı karıştırmak isteyecektir. Gözümüzü bağlayacağını düşünmüyorum ama çıkışta da evin arka kapısını kullanmamızı isteyecektir ki evin daire numarasına bakmayalım. Bu durumdan ben de sizin gibi hoşlanmıyorum ama daha sonrası için güvenlik adına insanlar böyle şeyler yapar. Bu sizin canınızı sıkmasın. Beni sorarsanız ben siz işinizi yaparken koridorda bekliyor olacağım. Eve kim gelmiş kim gitmiş umrumda değil ben de işimi yapacağım. Hadi gidelim isterseniz. Ve tekrar söyleyeyim, sizden iyi bir performans bekliyorum.

Gecenin geç bir saatiydi. Kenzö ve Kiyoko işlerini yapmış, yaşlı kadından ayrılıp Asuka’ya geri dönmüşlerdi. Her zamankinden daha bitkin haldeydiler. Kenzö tahta sandaletlerini caddede sürte sürte yürüyordu. Parktaki ilan tahtaları bulutlu göğün altında kapkara görünüyordu.

İstem dışı başlarını kaldırıp Yeni Dünya’ya baktılar. Neon ışıklarının çarptığı pagoda karanlık görünüyordu.

“Ne kadar kokuşmuş bir topluluktu. Daha önce böylesi kibirli, kokuşmuş insanlar görmemiştim,” dedi Kenzö.

Gözleri yerde olan Kiyoko cevap vermedi.

“Daha önce sen hiç böyle yaşlı kadınlar görmüş müydün?”

“Hayır. Ama ne yapabilirsin ki? İyi para verdiler.”

“Kocalarından aldıkları parayla başkalarının özel hayatlarını dikizliyorlar. Paran olduğunda sakın böyle şeyler yapma.”
“Zevzek,” Kiyoko’nun gülümseyen yüzü karanlıkta bembeyaz görünüyordu.
“Gerçekten iğrenç bir topluluktu.” Kenzö beyaz yüzüyle kendi kendine söylendi. “Ne kadar?”
“İşte burada,” Kiyoko sakin elini çantasına atıp, makbuzlar çıkardı.

“Beş bin mi? Daha önce hiç bu kadar çok para kazanmamıştık. Ama yaşlı kadın üç binini aldı. Lanet olsun! Bunları yırtıp atmak istiyorum. Bunu gerçekten yapmak istiyorum. Bu beni rahatlatacak.”

Kiyoko paranın güvenliği açısından çekleri alıp, çantasına geri koydu. Parmakları milyon yen krakerine değdi.

“Onun yerine bunu kır,” dedi sessizce.
Kenzö krakeri aldı, poşetini açıp, yere attı. Kağıt yere düşerken sessiz sokakta bir hışırtı yarattı. Kraker tek elle kırılmayacak kadar büyüktü bu yüzden Kenzö onu iki eliyle bölmeye çalıştı. Islak ve çok yumuşaktı. Erimiş yüzeyi tüm eline yapıştı. Kenzö bölmeye çalıştıkça, kraker direndi. En sonunda uğraşmayı bıraktı.


[1966]


Yukio Mishima


Çeviri: Candan Selman


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

"Yağmur" Lu Yu

733-804 yılları arasında yaşayan Lu Yu, Çin’de halen “Çay Tanrısı” olarak anılıyor. Yetim bir çocuk olan Lu Yu üç yaşında manastıra teslim...