5 Aralık 2017 Salı

Acı Vermeye Başladı


“Afiyet olsun Bay Bryar?”

“Nefis bir öğle yemeğiydi.”

“Sorley’de mi yediniz?”

“Hayır, sey… bir Çin Lokantasında.”

“Karınız aradı.”

Bay Bryar evini aradı. Karısı telefona cevap verdi.

“Hangi cehennemdeydin?”

“Üzgünüm hayatım, öğle yemeği uzun sürdü.”

Ona tekrar yalan söylemek garip bir duyguydu. Hele durum bir cenaze olunca!

“Tom gelecekmiş. Dalgliesh’in önünde durup, somon alabilir misin? Şöyle iri bir tane. Hatta hemen şimdi gidip alsan iyi olur. Yoksa kalmıyor.”

Temmuz ayıydı. Sıcağın pişirdiği bir yaz. Biraz önce katıldığı cenazeyi düşünerek yavaş yavaş yürüdü. Beş altı kişilik bir tören. Aralarından bir tek avukatı tanıyordu. Zaten Marie ile onu on yıl önce de bu adam tanıştırmıştı. Ve geçen hafta ölüm haberini de yine o vermişti.

Haberi duyduğunda yıkılmıştı. Hasta olduğunu biliyordu ama yedi yıldır ondan uzaktaydı. İş yerinden kendini hemen dışarı atmış ve deli gibi ağlamıştı.

Dalgliesh’deki adam yosun ve buzla kaplı bölümden, kolu kadar büyük balığı havaya kaldırdı.

“Bu nasıl?”

“İyi. Şey acaba…”

“Ayıklayıp, temizleyeyim mi bayım?”

“Lütfen.”

Adam tarttığı yaratığın karnını küçük bir bıçakla yarıp, içinden çıkan açık renk, ıslak bağırsakları kovanın içine attı. Balığın pullu yüzeyini ve kırmızı içini sıvazlayarak yıkadı. Sonra da balığı kağıda sarıp, naylon bir poşete koydu. Altı inç uzunluğundaydı ve ofisteki buzdolabına sığmazdı.




“Hayvancağız.”

Aşağı kattaki depo odasına indi. Yerlerde yapışkanlı fare kapanları ve üzeri böcek dolu ölmüş fareler vardı. Ama burası üst kattan daha serindi. Balığı metalden yapılmış eski dosya dolabının bir çekmecesine zorlukla yerleştirdi.

Akşamüstü tüm geri kalan zamanını yeni kira listesiyle uğraşarak geçirdi. Bitirdiğinde gözleri yanıyordu. Epeyce geç olmuştu ve metroya yetişebilmesi için acele etmesi gerekiyordu. Charing Cross İstasyonu’na kan ter içinde vardığında altı kırk treni onu bekliyordu. Tren; hafta sonu için bir yerlere giden insanlarla doluydu. Kendini Marie’yi düşünürken buldu. Bazen kulağına eğilir, saçma sapan şarkılar söylerdi. Dudakları bir sırrı fısıldıyormuşçasına kapalı olurdu. Onun Londra’ya geldiği zamanları düşündü. Öyle yalnızdı ki. Burada yabancı biri olmak yalnızlığının yanında hiçbir şeydi. Otel parasını karşılayacak durumları olmadığı için Marie, ofisin kiraladığı evlerle ilgilenen bir müşteri gibi davranırdı. Her girdikleri ev onlar için farklı bir dünyaydı. ‘Viktorya zamanından kalma görkemli döşenmiş küçük bir dairede’ ya da ‘sıcak bir bahçe katında’ sevişmek farklı hayatları yaşamak gibi bir dizi serüvendi. Her birinin kendine özgü bir heyecanı ve mutluluğu vardı: bir akşamüstü kendilerini sosyeteden zengin insanlar gibi hissediyor, diğer bir gün ise bohem bir hayat yaşayan iki öğrenci gibi… Üç yıl boyunca kendini bu dünyada yaşayan en mutlu ve en şanslı adam gibi gördü. Marie ona hiçbir zaman ailenden ayrılacak mısın diye sormadı ve o da kendini şanslı hissetmenin yanı sıra bu tavra büyük saygı duydu.

Sonra birden bire Marie ilişkiyi bitirdi. “Sana aşığım” dedi mazeret olarak “Ve bu bana acı vermeye başladı.”

İstasyonun çıkışında karısı onu bekliyordu.

“Somon nerede?” diye sordu.

Aniden içini bir korku kapladı.

“Ben, ben onu unuttum.”

Kadın hızla arkasını döndü ve yürümeye başladı. Sonra bir dakikalığına geriye dönüp, kocasına baktı.

“Aptalsın.” dedi. “Kahrolası bir aptalsın.”



James Lasdun
Ceviri: Candan Selman








Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Komşunun Tuhaf Kafası Yunan Yeni Dalga Sineması

2009 yılında Kynodontas (Köpek Dişi) filmini izlediğimden beri gözüm komşuda. Modern dünyada robota dönüşen, sistemin kölesi, oyun...