18 Temmuz 2018 Çarşamba

"Yağmur" Lu Yu


733-804 yılları arasında yaşayan Lu Yu, Çin’de halen “Çay Tanrısı” olarak anılıyor. Yetim bir çocuk olan Lu Yu üç yaşında manastıra teslim edilir.  Burada aldığı Zen Budizm’ine ait öğretiler onun ilgisini çekmez. On iki  yaşında manastırı terk ederek  gezici bir tiyatroya katılır. Burada hem komedyen olarak rol yapar hem de üç tane komedi oyun  yazar.

Genç yaşlarından itibaren çay kültürüne ilgi duyar. Tiyatro grubundan ayrılıp, yerleşik bir düzene geçen Lu Yu,  760 yılından 780’e kadar yirmi yıl boyunca Çin’in vazgeçilmez içeceği “çayı” araştırır ve “Çay Geleneği” adındaki anıtsal kitabı yazar.

Hayatta iki büyük aşkı vardır; çay ve şiir. Ülkesinde gezer dolaşır ve suların tadına bakar. Sonunda ideal çayın yapılabilmesi için gerekli suyu  Yangzte Nehri’nin batısında bulur. Genelde doğayı betimleyerek yazdığı şiirleri, titizlikle incelediği çay kadar lezzetlidir. 



  

           Yağmur


Çatlarken koza
Belirir ışıklar alacakaranlıkta,

Siler süpürür dünyayı
İnerken göğün güçlü okları.

Cibinlikten süzülür ışık
Tan vakti düşlerine

Pirinç ısıtırken tatlı çimenleri
Buğulanıyor baharın elbiseleri.

Havuzdaki balık kamçılıyor kuyruğunu
Yetişmek için oluğa.

Dalyanları aşıp yutuyor; mesafeyi, döngüyü
Kanatlara dokunuyor, geri dönüyor.

Taç yaprakları sadece düştü
Henüz sürüklenmedi,

Ama yeni açan ıslak çiçekler kırmızıya boyuyor dalları
Güvendiğim anda.

Lu YU


Çeviri:
Candan Selman



24 Mayıs 2018 Perşembe

Komşunun Tuhaf Kafası Yunan Yeni Dalga Sineması





2009 yılında Kynodontas (Köpek Dişi) filmini izlediğimden beri gözüm komşuda. Modern dünyada robota dönüşen, sistemin kölesi, oyuncağı haline gelen bireyi ve bireyin sistemdeki yerini sorgulayan Köpek Dişi, Yunan Sineması’nda yeni bir kapı açmış gibi gözüküyor. 2000lerin başından itibaren Türk izleyicisinin dikkatini çeken Kore sineması gibi Yunan sineması da özellikle krizden sonra çekilen çarpıcı filmleriyle baş döndürmeye devam ediyor.

Köpek Dişi (2009)
Kynodontas


Üç çocuğunu kendi yöntemiyle yetiştiren, dünyadan soyutlayan adeta kendi dilini yaratan otoriter bir baba, babaya zorunlu inanan, sesini çıkarmayan bir anne, kaotik bir aile.  Yönetmen Yorgos Lanthimos sert bir dille anlattığı bu kara filminde sistemde kediden korkan, köpekleşen insanı toplumun en küçük birimi olan aile içinde irledemiş.

Tayyareci (2010)
Attenberg

Köpek Dişi filminin yapımcılarından Athina Rachel Tsangari'nin yönetmenliğini yaptığı Attenberg, hasta babasıyla, annesiz büyüyen bir kızın kendini arama, bulma, kaybetme hikayesi. Köpek Dişi filminde olduğu gibi film yine bedensel bir dille anlatılmış. Cinselliğin keşfi hayvanları taklit ederek gerçekleştiriliyor.  Yönetmen filmi çekerken psikolojiden değil, biyolojiden ve zoolojiden faydalandığını dile getiriyor.

Şiddet Güzeli (2013)
Miss Violence

Şiddet Güzeli on bir yaşındaki  Angeliki’nin  doğum günü partisiyle başlıyor. Çok geçmeden parti bir faciayla sona eriyor. Güzel Angekili kendini balkondan aşağıya bırakıyor. Arka fonda “Dance me to the end of love” çalıyor. 70. Venedik Film Festivali'nde Alexandros Avranas'a en iyi yönetmen ve Themis Panou'ya en iyi erkek oyuncu ödülü kazandıran Şiddet Güzeli yine Köpek Dişi’ninde olduğu gibi ataerkil bir ailede, babanın sözünden çıkamayan ve gençliklerini, hayatlarını harcayan çocukların öyküsünü dile getiriyor.

İçimizdeki Düşman (2013)
O ehthros mou

Yunan yeni dalgasının en iyi örneklerinden sayılan “İçimizdeki Düşman” Yorgos Tsemberopoulos imzası taşıyor. Atina’da kriz sonrası meydana gelen suçları, toplumun ve sistemin suçlar karşısındaki duruşunu ve huzuru bozulan bir aileyi konu alıyor. Koleksiyonundaki plaklarda tek bir çizik görmek istemeyen Kostas Stasinos’un ‘çiçek gibi olan’ hayatı, bir gece evine giren soyguncularla birlikte dağılır, çizik içerisinde kalır.

Kuş Yemi Yiyen Oğlan (2012)

İnsan koca bir şehirde nasıl bu kadar aç olabilir? Nasıl bu kadar yalnız olabilir? Knut Hamsun’un “Açlık” romanından esinlenen Ektoras Lygizos, Atina’da kuşuyla yapayalnız yaşayan, bülbül gibi sesi olan 22 yaşındaki Yorgos’un açlığını anlatıyor. 

Meraklısına komşudan bonus :  Strella(2009), September(2013), Istoria 52 (2008).

26 Şubat 2018 Pazartesi

Yeni Dalga 1.BÖLÜM Fotokopi

Bir telefon hayatınızı ne kadar değiştirebilir?
Peki bu şarj ömrü 20 sene olan nükleer bir telefonsa? Birbirinden bağımsız hikayelerden oluşan Yeni Dalga dizisi sizi nükleer telefon C-FORM ile tanıştırıyor. Şarj ömrü uzarsa, insan ömrü kısalır mı?

Yönetmen: cAN selmAN
Senaryo: cANdAN selmAN


8 Ocak 2018 Pazartesi

Çürüyen Kadınlar; Thanatomorphose ve Contracted




Thanatomorphose. İzlemesi de adı gibi zor bir film. Film bitiyor ve Sibyl’i hatırlıyorum. Şu Yunan Mitolojisi’nde kocaya kocaya bir çekirgeye dönüşen bedeniyle, cam bir kavanoz içerisinde yaşarken ölümü özleyen kahin kadını.

Filmimizin kahramanı kadın da Sibyl’in kaderini yaşıyor gibidir. Yeni bir eve taşınmıştır. O sabah bedeninde çürükler ve yaralarla uyanır. Günler geçtikçe yaralar artacak ve kadın yaşarken ölümün çürüme evresini gün be gün hissedecek, yeni girdiği ev bir mezar gibi onu kavrayacaktır. Evin duvarındaki vajina görünümlü yarık da git gide açılacak, kadın çürürken, belki de onu öteki dünyaya taşıyacak kapı olacaktır.
Ölüm neticesinde organizmanın bozulması ve tahribatın gözle görülür halini tasvir eden Yunanca Thanatomorphose kelimesi, Thanatos (ölüm) ve morphosis (dönüşüm) kelimelerinin birleşmesiyle meydana gelir.
1922 yıllarında Freud, Thanatos (ölüm) güdüsünü incelemeye alır. Freud’a göre başlıca iki temel güdü vardır. Yaşama gücünü tanımlayan libido ve yıkıcı içtepileri açıklamak üzere yaşam güdüsünün karşısında duran insanın ölüm güdüsü, destrudo (thanatos).
Freudyen bakış açısına göre ölüm içgüdüsü (thanatos) kişinin kendisine yöneldiği zaman kendi kendine bir yıkıma, kendini tahrip etmeye dönüşür. Hayat ve ölüm içgüdüleri birbirlerine dönüşebilir.
Ölüm güdüsüyle baş etmeye çalışan kadın bir yandan çürürken, bir yanda da yaşama tutunma arzusuyla hayat güdüsü libido’sunu ayakta tutar. Yaratıcılığı teşvik eden libido sayesinde yapmaya başladığı heykeli kendi bedeninden kopan parçalarla tamamlamaya çalışır, ölüme baş kaldırır. Pencereleri kapatıp mezarında bir bütün olarak kalmaya direnen kadın, dünyayla olan bağını koparmayı, cinselliğe tutunarak da reddeder. Mastürbasyon yapar, eve gelen arkadaşıyla sevişmeye çalışır.
Thanatomorphose gibi, hastalıklar, virüsler, parazitler ya da mutasyon sonucu deforme olmuş bedenlerin konu alındığı bir alt tür olan “Body Horror” kategorisine koyabileceğimiz bir diğer film de Contracted.


“Hayat; cinsel yolla bulaşan bir hastalıktır ve ölüm oranı yüzde yüzdür.”- Ronald David Laing

Genel yapısı itibariyle Thanatomorphose’la benzer özellikle gösteren Contracted gerek oyunculuk, gerek hikaye örgüsü ve yapısı itibariyle çok başarılı bir yapım olmasa da, türün meraklıları için izlenesi bir yanı da var. Yine gün be gün çürümeye başlayan esas kadınımız Thanatomorphose’daki kadının aksine, kendini eve gömmez. Çürümesiyle baş etmeye, tedavi olmaya, gündelik hayat rutinini bozmamaya çalışır. Ne yaparsa yapsın, morphosis (dönüşüm) Contracted filminde de kaçınılmazdır.
Bu sefer hastalığın ya da ölümün nasıl bulaştığının izlerini filmin başında görürüz. Ölümden bulaşan ölüm, hayat gibi cinsel yolla bulaşan bir hastalıktır. Aynı zamanda lezbiyen olan Contracted’in baş kahramanı, karşı cinsle tek gecelik bir ilişki yaşar. Ama bunun sonuçlarına katlanması kolay olmayacaktır.

Thanatomorphose’un kadını finalde çürük bir et parçasına dönüşürken, Contracted’ın kadını zombileşir. Hayvan Mezarlığı’nda söylendiği gibi, “Bazen ölmek daha iyidir.”

2 Ocak 2018 Salı

Fantastik Güney Kore Dizileri



Acı, merhamet ve intikam üçgeninde ilerleyen Güney Kore filmlerini severim. Ama daha önce bir Kore dizisi izlememiştim. Nasıl bir şeymiş acaba, bir arkadaşa bakıp çıkayım edasıyla girdiğim kapıdan henüz çıkamadım. Ardı ardına izlediğim Güney Kore dizilerinin ardından Kore yemeklerini ve Korece’yi de hayatıma sokmuş bulunmaktayım.

Güney Kore dizileri diğer ülkelerde olduğu gibi sezon sezon ilerlemiyor. Geneli 20 civarında bölümde son buluyor. Bölümler bir saatten oluşuyor. Ama çoğu dizide olduğu gibi son sahne, sizi bir sonraki bölümü de izlemeye teşvik ediyor.

Tüm dünyada olduğu gibi Kore dizilerinin bizde de izleyicisi bol. Altyazı sorunu çekmeden istediğiniz türde diziye kolaylıkla ulaşabiliyorsunuz. Ben genelde gizemli ve fantastik dizilerden hoşlandığım için seçimim bu yönde oldu. Ben de bir tane izlesem diyenler için beğendiğim beş Kore dizisini sizlere tanıtayım.

Goblin: The Lonely and Great God


Goblin 16 bölümden oluşan fantastik bir drama dizisi. Daha önce Train to Busan filminden tanıdığım Gong Yoo, dizide  Kim Shin ya da nam-ı diğer Goblin karakterini canlandırıyor. Mitolojik bir varlık olan Goblin, 939 yaşındadır ve tüm bu yıllar içerisinde sevdiklerinin ölüme şahit olmuştur. Ölme arzusunda olan Goblin’in beklediği biri vardır. Efsane Goblin’in gelininin geleceğini ve karnında saplı duran kılıcı çıkarıp onu huzura erdireceğini söyler. Dizi Goblin, hafızasını kaybetmiş bir ölüm meleği ve hayaletlerin dostu Goblin’in gelini arasında geçiyor. Bittiğinde şiir gibi görüntüler ve nefis müzikleri hafızanızda kalıyor.

My Girlfriend is a Gumiho




Kız Arkadaşım Dokuz Kuyruklu bir Tilki ya da kısaca Gumiho, fantastik bir romantik komedi. Gumiho Kore mitolojisinde geçen bir yaratık. Efsaneye göre, Gumiho yani dokuz kuyruğa sahip bir tilki büyükannesi tarafından bir resme hapsedilmiştir. Aslına dünyalar güzeli bir kız olan Gumiho’nun insan formunda resimden kurtulabilmesi  için birinin resimdeki tilkiye dokuz tane kuyruk çizmesi gerekir. Dizimizde bu kuyrukları çizerek Gumiho’yu yıllar süren tutsaklığından kurtaran kişi Cha Dae Woong’tur. Dizi boyunca güzeller güzeli tilki kızımız Mi Ho, “nomu nomu nomu nomu chua” yani “senden çok çok çok çok hoşlanıyorum,” diyerek Dae Woong’un peşini bırakmaz. Ve tüm dizi boyunca et yemeye doyamaz. Gülerek izlediğiniz dizinin son bölümlerine doğru duygu patlaması yaşanıyor ve yer yer gözleriniz doluyor. Dolunayda çıkan dokuz kuyruğuyla sevimli Gumiho unutulmaz diziler arasında yerini alıyor.

W - Two Worlds



Kang Chul ,Güney Kore’de çok sevilen bir çizgi romanın baş kahramanıdır. Tüm ülke her hafta yayınlanan Kang Chul’un hayatını yakından takip etmektedir. Ama bir gün her şey değişir. Çizgi romanın yaratıcısının kızı, genç doktor Oh Yeon-Joo çizgi romanın içine çekilir.  İki farklı dünyanın insanları olan Yeon- Joo ve Kang Chul arasında bir aşk filizlenmeye başlar. Çizgi romanın artık bir yazara ihtiyacı yoktur. Karakterler yaşadıkça hikayenin sayfaları da dolup taşar. W - Two Worlds manga ve webtoon sevenlerin ilgisini çekecek, temposu ve duygusu yüksek bir dizi.

Legend of the Blue Sea



Shim Chung bir denizkızıdır. Gerçek aşkı Heo Joon-jae’nin peşinden karaya çıkar. Hiç bilmediği bir dünyaya ayak uydurmaya çalışan Shim Chung’un önünde zorlu bir yol vardır. Ya ağlaya ağlaya biriktirdiği incilerini satıp, insanların dilini algılayıp aşkı uğruna karaya ayak uyduracak. Ya da sularına geri dönecektir.  Diğer benzeri fantastik Kore dizileri gibi Legend of the Blue Sea de hem geçmişte hem de günümüzde geçiyor. Masalsı bir hikaye izlemek isteyenlerin kaçırmaması gereken bir dizi.

You Who Came From the Stars



Denizkızlarından, mitolojik yaratıklardan ve hayaletlerden bahsetmişken uzaylılardan bahsetmesek olmaz. Do Min Joon 400 sene boyunca insanlar arasında yaşamak zorunda kalan bir uzaylıdır. Ama dünyadaki geçirdiği vaktin artık sonuna gelmiştir. 3 ay sonra dünyadan görünecek yıldız sayesinde yaşadığı yere dönecektir.  Ama aşk kapıyı son anda çalar.  Şımarık oyuncu Cheon Song-Yi uzaylımızın yolculuğuna engel olacak gibidir. 

13 Aralık 2017 Çarşamba

Çünkü insanın karakteri kaderi, romanın karaktersizi kederidir



“Bizim adadan Süleyman vardır. Çocukluk arkadaşım. Tutturdu bir gün krampon alacakmış. Eminönü’nde bir mağaza varmış, oradakiler hem kaliteli, hem ucuzmuş. Futbol oynuyordum o zamanlar. Yani çok sevdiğimden değil, takım bile tutmam aslına bakarsan. Ama işte Süleyman meraklıydı. Takım kurdular adada. ‘İyi ya, kaleci olurum ben de,’ dedim. İnsan sıkılıyor adada. Arkadaş arıyor. ‘Sen de alırsın bir tane spor ayakkabı,’ dedi. ‘Yok,’ dedim. Hem param yok, hem de krampon dediği ayakkabıyı normalde giyemem.

İndik Eminönü’ne. Annem,  ‘geç olmadan, dön’ dedi. ‘Babanla vapurda falan karşılaşma, sinirlendirme adamı,’ dedi. Kırmızı, mavi, sarı renkli kramponları görünce, ‘almam,’ dediğime pişman oldum. Cebimdeki paraya baktım, beyaz keten ayakkabılara yetiyor. Krampondan daha çok işime yarar. Satın alıp hemen ayağıma giydim. Süleyman gitti, siyah bir krampon seçti. Kenarında mavi çizgisi olan sapsarı bir tanesini gösterdim. ‘Karı mıyım lan ben?’ dedi. Zevklerimiz pek uymuyor ama Süleyman en iyi arkadaşım. Güzel saçları var. İpek gibi. Koşarken savuruyor saçlarını. Siyah ayakkabıları çok yakıştı. Dükkândan çıktık. Bir kız varmış. İstanbul Üniversitesi’nde okuyormuş. Beyazıt’ta. ‘İstersen bekle beni, bir saat görüp geleyim, birlikte döneriz adaya.’ dedi. Saat daha erken ‘olur,’ dedim. Dükkânın camında kendisine baktı. Saçlarını düzeltti. ‘Nasıl kardeşin? Yakıyor yine ortalığı değil mi?’ dedi. Cevabımı beklemeden, ‘Beş kırk beş vapurunda buluşuruz,” diyerek tramvaya binmek üzere Çemberlitaş’a doğru yollandı.

Ne yapsam? İstanbul çok kalabalık. Süleyman gitti. Herkes bana bakıyor. Bugün çok çirkinim. Yıkamamış annem yeşil tişörtümü. Bu eski şeyi giymek zorunda kaldım. Saçlarım da yağlı. Bir o yana, bir bu yana yürüdüm. İçerilere çok girmek istemiyorum. Denizden uzaklaşmak istemiyorum. Yolu karıştırabilir, vapur saatini kaçırabilirim. Cebimde hala para var. Bir lokantaya girip bir şeyler yiyebilirim. Ama tek başına girmek istemiyorum. Bir simit aldım ve başım önümde yeni ayakkabılarıma baka baka, Yeni Cami’ye doğru yürüyordum. İşte o anda birden her yer kırmızı oldu. Beyaz ayakkabılarıma kırmızı damlalar sıçradı. O adam nasıl olduysa tepeden, beşinci kattan, inşaattan, tam önüme düştü. Başı ayaklarımın yanına. Kırmızı. Kendimden geçtim.”


 “Sonra böyle ibne oldum işte. Ne alaka, diyeceksin. Bilmiyorum. Herifin kafası ayağımın dibinde patladı. İbneleştim. Gülme. Bu doğru. Bir süre öyle bön bön baktım etrafa. Kimseyle konuşmadım. Doktora falan götürdüler. Travma sonrası böyle durgun haller olurmuş falan. İlaçlar verdiler. Unuttum o adamı. Ama unutamadım da. Güzellikler olsun hep istedim. Temiz olayım hep. Yüzüm gözüm pırıl pırıl olsun. Üstüme başıma bir kir bulaşmasın istedim. Marilyn Monroe çok güzeldi. Kırmızı elbisesi vardı. Ama çok güzeldi. Ben de öyle güzel olmak istedim. Saçlarım pırıl pırıl olsun istedim. Yani ibne dediysem, erkekleri beğenmiyorum. Marilyn Monroe’yu beğeniyorum. Sadi düştü. Kırmızı oldu her yer. Öldü. Marilyn Monroe doğdu.”

Virginia Woolf'un dostu, kadınların ve erkeklerin aşkı; Lytton Strachey


Bu bana çok olur. Ben buna "serendipity" ya da benim kurmaca çevirimle "rastbul" derim. Yani bir şey ararken rastlantı sonucu başka bir şey bulmak. Rastbulmak. Virginia Woolf'un eşine yazdığı intihar mektubunu okuyordum. Birisi kardeşi Vanessa Bell'e diğeri kocası Leonard Woolf'a yazılmış iki mektup bırakmış. Leonard Woolf'a, 18 Mart 1941 tarihinde yazdığı mektubun son satırlarında biraz kaldım.

"Söylemek istediğim şey şu ki, yaşadığım tüm mutluluğu sana borçluyum. Bana karşı daima sabırlı ve çok iyiydin. Demek istediğim, bunları herkes biliyor. Eğer biri beni kurtarabilseydi, o kişi sen olurdun. Artık benim için her şey bitti. Sadece sana bir iyilik yapabilirim. Hayatını daha fazla mahvedemem. Bizim kadar mutlu olabilecek iki insan daha düşünemiyorum."

"Eğer biri beni kurtarabilseydi, o kişi sen olurdun." diyor. Kendisi için bir basımevi kurmuş, kitaplarının basımına yardımcı olmuş, ona destek olan, onu seven bir adam Leonard Woolf. Ama bu sevgi Virginia'yı kurtaramamış.
Virginia Woolf ve eşinin fotoğraflarında bir süre gezindim. İşte tam bu gezinme sırasında Lytton Strachey'i rastbuldum. Virginia'ya bankta çekilmiş bu fotoğrafı önümde yeni bir kapı araladı. Yeni bir merak, yeni bir dünya. Yanlarında iki kişi daha var. Virginia Woolf'dan gözünüzü alabilir ve arkanıza yaslanır fotoğrafa genel olarak bakarsanız. Fotoğraftaki diğer iki kişiyi; birinin bacaklarını diğerinin kolunu görebilirsiniz. Ama baş başa gibidirler. Virginia Woolf ve Lytton Strachey.

1904'de babasının ölümü ardından Woolf kardeşleriyle Bloomsbury'ye taşınır. İçlerinde; E.M. Forster, Dora Carrington, Roger Fry, Vanessa ve Clive Bell, John Maynard Keynes ve Lytton Strachey gibi sanatçı ve entelektüellerin Londra'nın kırsalında bir araya gelerek oluşturdukları Bloomsbury Grubuna Virginia Woolf da dâhil olur. Her biri iyi bir eğitim almış olan grup üyelerini diğer sanatçı topluluklardan ayıran en belirgin özellikleri; kadın sanatçıların ve eşcinsellerin haklarını savunmaları, açık evlilikten yana olmaları ve barışçı politik duruşlarıydı.
Virginia Woolf; en önemli eserlerinden "Mrs. Dalloway," "Kendine ait bir oda" ve "Deniz Feneri" romanlarını Bloombury Grubu'nun içerisindeyken yazmıştır.
Grup üyelerinden "Eminent Victorians" adlı biyografi kitabının yazarı Lytton Strachey, Virginia Woolf'un yakın arkadaşıdır. Lytton Strachey her ne kadar eşcinsel olsa da zekasından ve güzelliğinden etkilendiği Virginia Woolf'la evlenmek ister. 1909 yılının şubat ayında Virginia Woolf'a evlenme teklif eder. Ama cümlesi bittiği anda aslında içinden bunun yanlış bir fikir olduğunu biliyordur. Bunu o sıralar arkadaşı olan, sonradan Virginia Woolf'un eşi olacak Leonard Woolf'a mektubunda şöyle anlatır:

"Evvelsi gün Virginia'ya evlenme teklif ettim. Ettiğim anda eğer kabul ederse bunun sonumuz olacağını hissettim. Ve bu yüzden konuşmayı sonlandırmak istedim. Ama işin kötüsü konuşma devam etti ve bu işin imkânsızlığı çok daha aşikâr hale geldi..."

Lytton Strachey o gün konuşmayı sonlandırır ve Virginia Woolf'un cevabı gelene kadar bekler. Bir sonraki gün "Evet" cevabını duyduktan sonra teklifini geri çeker. Woolf kibarca onu anladığını söyler.
Kendini bir şekilde suçlu hisseden Lytton Strachey arkadaşı Leonard Woolf'a tekrar yazar ve Virginia'yla onun evlenmesinin ikisinin için de iyi olacağını söyler. O dönem Seylan Adası'nda memurluk yapan Leonard Woolf, birkaç yıl sonra Londra'ya geri döner ve 1912'de Virginia Woolf'la evlenir.

Virginia Woolf ve Lytton Strachey evlenemezler ama hayatları boyunca dost olurlar. Lytton Strachey "Kraliçe Victoria" adını verdiği ilk kitabını 1921'de Virginia Woolf'a ithaf eder.



Lytton Strachey, (1880-1932) 1916


Lytton Strachey, Bloombury grubu içerisinde tanıdığı kadın ve erkeklerle hayatı boyunca aşklar yaşar ve hiç evlenmez. Bu aşklardan en önemlisi İngiliz ressam Dora Carrington ile olan ilişkisidir.
Lytton Strachey, (1880-1932) 1916


Meraklısına Not: 1995 yapımı başrollerini Emma Thompson ve Jonathan Pryce paylaştığı Lytton Strachey hayatını ve Dora Carrington'la yaşadığı aşkı konu alan Carrington filmi de tavsiyemdir.

"Yağmur" Lu Yu

733-804 yılları arasında yaşayan Lu Yu, Çin’de halen “Çay Tanrısı” olarak anılıyor. Yetim bir çocuk olan Lu Yu üç yaşında manastıra teslim...